Edebiyat tarihinin en büyük isimlerinden Fyodor Mihayloviç Dostoyevski üzerine kaleme almakta olduğum yazı serisinin ilk bölümünde; Dostoyevski’nin ilk yıllarına odaklanmış ve bir dâhiyi ortaya çıkaran kişisel koşullara değinerek portresini kaleme almıştım.
Serinin bu ikinci yazısında ise dehânın edebiyat ve anlatı dünyasına nasıl yansıdığını, hayatındaki yükseliş ve düşüşleri yine biyografisindeki temel unsurlar ve geçiş noktaları üzerinden ele alacağım.
Düşenler hep düştükleriyle mi kalır?
Stefan Zweig, “Yarının Tarihi” başlıklı az okunan ama fevkalade derin kültürel geçişler panoramasında bizi ilginç bir korelasyon üzerinde düşünmeye davet eder: Yaşanan acılar ve rahatın terk edilmesi ile dehâ ve yaratıcılık arasındaki ilişki.[1]
“Rahatı yerinde olan saray orkestrası şefi Richard Wagner, günün birinde ansızın barikatlara tırmanır ve bu yüzden kaçmak zorunda kalır. Schiller, okulundan kaçar; Bakan Goethe, Karlsbad’dayken ansızın arabasını hızlandırtır ve doludizgin İtalya’ya, daha özgür, daha bağımsız bir yaşama koşar. Lenau’nun Amerika’ya, Shelley’in İtalya’ya, Byron’ın Yunanistan’a gidişleri, hep bu bağlamda düşünülmek gerekir. Hep tereddüt etmiş, fakat çağrıyı aslında çoktan duymuş olan biri, yani Tolstoy ise seksen yaşında, ateşler içinde ve ölümcül hastayken, bir kış gecesi arabaya atlayıp yurtluğundan kaçar… Dante, sürgündeyken ‘Commedia’yı, Cervantes ise zindanda ‘Don Quichotte’yi yaratır; Goethe, Wagner ve Schiller gittikleri yerlerden bakışları daha bir parlak, güçleri yüz katına çıkmış olarak dönerler. Yaptıkları çıkış, onlara kendilerine giden yolu, düşüşleri ise evrenin yolunu açmıştır” (s. 74).
Bu kaçışlar her zaman gönüllü bir ayrılış, derinleşme çabası ile konfor alanından uzaklaşıp kendi içine yolculuk tercihi olarak şekillenmez. Bazı durumlarda ise doğrudan zulümler, hapisler, sürgünler, tehcirler bu büyük dehâların yaratıcılıkları üzerinde şekillendiricidir. Yukarıdaki satırların yazarı Zweig, Nazilerin yükselişe geçtiği 1930’ların ortalarında terk etmek zorunda kaldığı memleketinden uzakta yaşayıp büyük eserlerini ve incelemelerini kaleme alırken, hayat Dostoyevski’ye o kadar müşfik davranmayacaktı.
Dostoyevski de hayatında belki de en dönüştürücü yıllar olan 1850’lerin sonunda Sibirya’daki sürgününden döndüğünde işte tam olarak Zweig’ın tarif ettiği haldeydi. Devrimci gruplarla eylem birlikteliği suçlamasıyla 1849’da tutuklanıp aylarca hücrede tutulması, ardından sekiz sene boyunca Sibirya’da kürek mahkûmu ve çalışma kampında tutuklu olarak geçirdiği yıllar, üzerinde büyük iz bırakacak ve sonraki hayatını derinden şekillendirecekti.
Sürgünün izleri, ilk hayal kırıklıkları ve direnç
Bir önceki yazıyı bitirirken tasvir ettiğim sahnede; Sibirya sürgününden, daha doğrusu “ölüler evinden” Petersburg’a ölmeden dönebilen Fyodor Mihayloviç sadece 38 yaşında ihtiyarlamış bir adamdı. Ve bu yıkılmış, umutlarını yitirmiş, hayata küsmüş adam sadece birkaç yıl içerisinde eskisinden çok daha fazla bilinen bir edebiyatçıya dönüşecek; şüpheleri, sorgulamaları, istifhamları ve insan ruhunun karanlık dehlizlerine ışık tutan satırları 1,5 asır sonra dahi hayranlıkla okunacaktı.
Peki ama nasıl olacaktı bu? Düşenler hep düşmez miydi, sürekli baş aşağı giden makûs talihin bir noktada insana güldüğü de vaki miydi?
Sibirya’daki o meşum “ölüler evinde” ne görmüştü Dostoyevski? Rus kültür tarihine dair en derinlikli çalışmalardan “Nataşa’nın Dansı & Rusya’nın Kültürel Tarihi”nde[2] Orlando Figes bu soruyu yanıtlar: “Omsk’taki esir kampı, onu sıradan insanın en sert ve acımasızlarıyla karşı karşıya getirmiş ve ona Rus ruhunun en gizli derinliklerine doğru özel bir içgörü olduğunu düşündüğü şeyi vermişti.” Nitekim kendisi de bu durumu 1854’te kürek mahkûmu olarak kaldığı kamptan kardeşine yazdığı bir mektupta vurgulayacaktı: “Neticede kaybedilmiş bir zaman değildi. Rusya’yı olmasa bile halkını tanımayı, pek az insanın tanıdığı gibi tanımayı öğrendim.” (s. 306). Ancak kürek mahkûmu olduğu kampta kolları damgalanmış, kafası tıraş edilmiş ve sürekli taş kırmıştır, sara nöbetleri de peşini bırakmamış, bu şehir çocuğunu sürekli hastane odalarına taşımıştır.
Dostoyevski’nin bu ortamda yakından gözlemlediği insan aklının, zihninin ve kalbinin bu karanlık ve tabii görünümü, “Suç ve Ceza”dan başlamak üzere Sibirya sonrası hemen tüm roman ve novellalarının katil, hırsız ve ahlaksızlarına ilham kaynağı olacaktı. Ancak yine “ölüler evinde” insan ruhunun mistik ve dindar yönlerini de tanıyacak, tüm karanlıkların ve kriminal karakterlerinin içinden bile bir noktada bu “Hristiyanlık mayası ve İsa’nın mirası” varlığını hissettirecektir. Kendisini “yaşadığı dönemin çocuğu” olarak gören (s. 309) Dostoyevski’nin roman karakterleri de tıpkı kendisi gibi inançsızlık ve şüpheciliğin çocuğudur, ama eninde sonunda Hristiyan’dır.
Şehrin çocuğu 1859’da şehrine döndü ve dönüşünü iki novellayla duyurdu: Aynı yıl önce “Amca’nın Rüyası”, ardından da “Stepançikovo Köyü” yayımlandı. Sonraki büyük ve abidevî romanlarının ana karakterlerinin nüvelerine bu iki novellada rastlanır; metinler üzerinde Gogol’ün etkisi ise hissedilecek kadar çoktur. Velakin Dostoyevski’nin beklediği karşılığı bulamaz bu iki metin, ciddi eleştiriler alır her ikisi de; hatta bir dönem kendisini savunan eleştirmenlerden Nikolay Nekrasov, onun bir yazar olarak “bittiğini” bile iddia eder.[3]
O lanetli “ölüler evinde” gerçekten “bitmiş” miydi Fyodor Mihayloviç?
Bilakis… yeni başlıyordu. Azimle ayakta duran, çalışarak ve üreterek var olmaya mecbur pek çok kalem ehli gibi Dostoyevski de rüzgâra karşı yürüyor, bazen metinlerde bazen insanlarda yanıla yanıla doğruyu bulmaya uğraşıyordu. Ama yeni başlıyordu, eski ilgiyi bulamamaktan dolayı şevki kırılmıştı kuşkusuz, yine de eleştirileri aldı kabul etti ve tarihin en önemli romanları arasına girecek metinleri büyük bir inatla bir bir yaratmaya koyuldu.
Yükselişler, çöküşler, yeniden yükselişler…
Zweig’ın “Üç Büyük Usta”da[4] çizdiği perspektiften mülhem, Dostoyevski’nin hayatında üç yükseliş ve üç düşüş dönemi olduğu dikkatimi çekiyor:
i) Genç dâhi henüz 25 yaşındayken 1846’da ilk büyük romanı sayılabilecek “İnsancıklar” yayımlanmış, yakaladığı ani şöhret ve büyük isimlerin övgüleri bu erken yaşta başını döndürmüştü. Ancak Petraşevski Çevresi’ne katılarak sistem eleştirisine yöneldiği ve siyasi faaliyetlerde bulunduğu bu dönemde, önce hücre hapsi sonrasında da idama mahkûm olarak umutsuzluk gayyasına atılmış, sonrasında 10 yıllık sürekli bir çöküş dönemiyle kader onu adeta “terbiye” etmişti.
ii) 1859’da sürgünden Petersburg’a geri döndüğünde eski Batılılaşmacı ve sosyalist fikirlerini geride bırakmış, yerine mistik bir Rus milliyetçiliği ve Hristiyanlık merhametini ikame etmiş bir adamdır. Sibirya anılarını anlattığı abidevi eseri “Ölü Evinden Anılar”, Rus kültüründe hapishane edebiyatının da kurucu metni kabul edilir, Çar’ın bile kitabı okurken gözyaşı döktüğü efsanevi şekilde anlatılır. 1866’da “Suç ve Ceza” çıktığında, sürgünden döneli sadece yedi sene olmuştur ama yer yerinden oynamıştır. Ancak 1864’ten itibaren kişisel hayatında sorunlar baş gösterir; o yıl içinde önce karısı Maria’yı, birkaç ay sonra da çok sevdiği ağabeyi Mihail’i kaybeder, onunla birlikte çıkardıkları dergi batar ve ortaya çıkan astronomik borç zaten çökmüş bu adamı daha da çökertir. Avrupa’ya adeta kaçarak gider, kumar batağına saplandığı bu dönemde parmağındaki alyansa kadar her şeyini kaybeder. Hastalık bedenini kemirirken, kendi milleti de bu büyük yazarı unutacak, kader de ikinci eşinden olan kızı Sonya’yı 1868’de elinden alacaktır. Yine de bu sefaletin içinde “Budala” ve “Ecinniler” gibi herhangi bir yazarın “opus magnum”u olabilecek iki büyük romanını yazmak zorunda kalır. Zira borçlarını ödemek için tek çaresi kalemidir; yazar, sadece delice bir hız ve mecburiyetle yazar ve ufak tefek teliflerle hayatta kalmaya çalışır.
iii) Avrupa’da yaşadığı ve parasızlık içinde kıvrandığı, cebinde para kalmayıp da ülkesine bir telgraf yollamak için üç beş frank borç almak zoruna kaldığı yıkım dolu yılların sonunda, 1871 yazında eşiyle birlikte St. Petersburg’a geri döner. Aynı kişiye, dibi gördüğü hayatta talihin üç sefer güldüğü anlar nadirse de Fyodor Mihayloviç bunun istisnalarından olacak, bir kez daha şöhretin en tepesine çıkacaktır. Avrupa’dan Rusya’ya dönünce eşi Anna kitapların basımı ve dağıtımı işini bizzat üstlenip finansal kontrolü sağlar; nihayet bu sayede Dostoyevski borçlarından kurtulup kumarı bırakır. Yıldızı parladıkça parlamaya başlar artık; 1874-75’te “Delikanlı”, 1876’da “Bir Yazarın Günlüğü”, 1879’da ise “Karamazov Kardeşler” üzerinde çalışır; Karamazovlardaki iki mistik figür Zosima ve Alyosha’nın (Aleksey) ana karakterleri olacağı “Bir Büyük Günahkârın Yaşamı” adlı eserini ise tamamlayamaz.
Kader Raskolnikov’a gülmemiştir, ama onun yaratıcısı Dostoyevski’ye güler: Hayatının nispeten en rahat dönemin denilebilecek bu yıllar (1871-1881) bu büyük dehânın zirveye çıktığı ve zirvedeyken hayata veda ettiği dönemdir. Eski nihilist, bohem, sosyalist ve devrimci “zehirlerden” tümüyle arındığı bu son döneminde Slav milliyetçisi ve Ortodoks Hristiyanlık savunucusu, Kilise’ye oldukça yakın, milliyetçi-muhafazakâr bir figüre dönüşür; kelimenin tam anlamıyla “yerli ve milli” bir kalem olmuş, peygamberâne bir şöhret ve etkileyiciliğe kavuşmuştur artık.
Ve zirvede bitirmek
Ömrünün son yıllarında giderek daha sık çıkar halkın karşısına. 1880’lerin ortalarında “Karamazov Kardeşler”i yazarken kısa bir ara verir ve Moskova’da yeni bir Puşkin anıtının açılma töreninde dönemin en büyük edebiyatçılarından biri sıfatıyla boy gösterir. Bu dönemde, Robert Bird’ün deyimiyle “Yirmi yıllık terör, reform ve irtica dönemi” artık sona ermekte ve sivil bir toplumun inşası için adımlar atılmakta, toplumsal uzlaşı atmosferi kamusal hayatın hemen her alanına sirayet etmiş durumdadır. Dostoyevski de bir zamanlar düşmanlık içerisinde olduğu “rakibi” Turgenyev’le aynı sahneyi paylaşır[5] ve Puşkin’in anmasına birlikte katkı verirler.
Dostoyevski’nin bazı biyografistleri, Puşkin anması konuşmasını bu büyük dehânın en büyük zaferi olarak anar. Kuvvetle muhtemel, kaleminin zirvesi 1881’de yayımlanan “Karamazov Kardeşler” ise, sözünün zirvesi de 1880’de yaptığı Puşkin konuşması olur. Artık zirvededir. Bu büyük hayatın hatimesinin çekilmesi için kader gerekli sahneyi ve dekoru hazırlamıştır.
“Rus toplumunun yeniden doğuşunu” temsil ettiğini düşündüğü, kendisinin de sürgünden döndükten sonra yeniden zirveye çıktığı yılların monarkı Çar II. Aleksandr 1 Mart 1881’de bir suikastle öldürülecektir. Ama Dostoyevski bu “uğurlu” saydığı dönemin kapanışını görmeden, suikastten hemen dört hafta kadar önce Ocak 1881’de, amfizeme ilaveten tüberküloz hastalığı nedeniyle hayata veda eder.
Ömründe defalarca zirveye çıkıp dibi gören bu büyük yazar, Rus toplumunun büyük bir hüsnükabulüne mazhar olmuştur artık. Cenazesi şaşırtıcı şekilde kalabalık ve coşkuludur; eşi Anna o gün on binlerce insanın cenaze alayına eşlik ettiğini söyler. Cenazesindeki konuşmacılar arasında Aleksandr Palm da vardır (Bird, s. 19); 1849’un o karanlık Aralık günü genç bir yazarken idam mangasının önüne çıkarıldığı sırada yanında duran Palm, ölüm meleğinin karşısında da yanında duracaktır, ancak vefasını esirgemediği bu büyük dostu dördüncü bir düşüş ve yükselişi göremeyecek kadar uzaktadır artık.
***
Peki kendisini “yaşadığı çağın çocuğu” olarak gören Dostoyevski hangi şartların gölgesinde yetişmiş ve eserlerini vermişti? Hangi iç ve dış şartlar altında yükselmiş ve düşmüştü? Serinin üçüncü yazısında da bir dönem çerçevesi çizmeye gayret edeceğim.
Kaynakça
[1] Stefan Zweig (1991), Yarının Tarihi, (çev. Ahmet Cemal), İstanbul: Can Yayınları
[2] Orlando Figes (2002), Nataşa’nın Dansı & Rusya’nın Kültürel Tarihi, (çev. Figen Dereli), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.
[3] Robert Bird (2021). Fyodor Dostoyevski, (Çev. Elif Ersavcı), İstanbul: Runik Kitap; s. 58.
[4] Stefan Zweig (1919), Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, (Çev. Nafer Ermiş), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (10. baskı, 2011), s. 93.
Zweig burada Dostoyevski’yi tasvir ederken “Hayat onu üç kez havaya fırlatır, üç kez yere serer” ifadelerini kullanır.
[5] Yevgeni Solovyov (1891), Dostoyevski & Bir Rus Dâhinin Entelektüel Portresi, (Çev. Şefika Hüseyin), Ankara: Paspartu Yayınları, 2024.

