Sanat Tarihçisi Titus Burckhardt Nasıl Sanat Tarihçisi İbrahim İzzeddin Oldu?

Sanat tarihi eğitimi alırken, formların dünyasına adım attığım ilk günlerde zihnimi kurcalayan en büyük soru şuydu: Bir nesneyi, bir yapıyı sadece estetik bir seyir unsuru olmaktan çıkararak ona sarsılmaz bir ruh üfleyen asıl güç nedir?

Zaman içerisinde bu alanda attığım her adımda fark ettim ki gerçek sanat, inancın maddede görünür hale gelmesidir. Kalpte saklanan o aşkın sevdalanma yeryüzünde bir mimari nizam, bir geometrik ahenk olarak gövde kazanır. İnanç sanata can suyunu verirken, sanat da o inanca somut bir sığınak inşa eder.

Albaraka Yayınları’ndan çıkan Fes: İslam Şehri kitabını okurken bu kopmaz bağın yeryüzündeki en asil şahitlerinden biriyle, Titus Burckhardt ile derin bir hasbihale dalıyorum. Meslektaşlarımın pirinin izinde disiplinimin köklerine ve o köklerin aşkın olanla kurduğu bağa onun gözünden bakmak bana gezdiğim şehirlerden çok daha fazlasını, ruhun asıl vatanını keşfetme imkânı sunuyor.

Titus Burckhardt -Müslüman olduktan sonraki adıyla İbrahim İzzeddin- formların arkasında gizlenen o ilahi nizamı fark ederek o nizamın içine dâhil olan, sanat üzerinden kalbini İslam’a açan bir 20. yüzyıl dervişidir. Onun hikâyesi bizim mesleğin kütüphane raflarındaki teorik kalıplarını yıkan, kâğıt üzerinde başlayıp taşa, çiniye, sokağa ve nihayetinde kalbe uzanan apayrı bir nefestir.

Aristokrat Bir Gelenek ve Büyük Amcanın Gölgesi

Titus Burckhardt, 1908 yılında Floransa’da dünyaya gözlerini açtığında kendisini köklü bir entelektüel mirasın tam ortasında buldu. Protestan kökenli, kültür seviyesi son derece yüksek, aristokrat bir İsviçreli aileye mensuptu. Babası Carl Burckhardt, tanınmış bir heykeltıraştı. Ancak ailenin entelektüel genetiğindeki en baskın ve sarsılmaz figür, Titus’un büyük amcası olan, biz sanat tarihçilerinin opus magnumlarından dünyaca ünlü Jacob Burckhardt’tı.

Jacob Burckhardt, kaleme aldığı Rönesans Kültürü eseriyle tarih yazımında çığır açmış, sanatı medeniyetlerin ruhunu ele veren en şeffaf ayna olarak kabul etmiş bir otoriteydi. Genç Titus, böyle bir aile ikliminde büyürken sanatı sadece müze nesnesi ya da boş vakitleri süsleyen bir hobi olarak görmeyi reddetti. Kültürün kodlarını formlar üzerinden okumayı çocuk yaşta öğrendi.

Buna karşın, amcası Jacob’ın ve genel olarak Batı akademisinin sanata yaklaşımında genç Titus’u huzursuz eden büyük bir eksiklik vardı. Modern Batı düşüncesi, sanatı aşkın olanla bağından koparıyor, onu bireysel dehanın ya da seküler bir estetik kaygının ürününe indirgiyordu. Titus bu biçimlerin arkasında daha derin, evrensel ve kutsal bir hakikatin saklı olduğunu seziyordu. Bu içsel sezgi, onu henüz yirmili yaşlara gelmeden Doğu’nun kadim dillerine, kozmolojisine ve tasavvuf felsefesine doğru bir yolculuğa çıkardı.

Fes: Yaşayan İslam Medeniyetiyle Karşılaşma

1930’lu yılların başında Titus Burckhardt, hayatının akışını kökten değiştirecek olan Fas seyahatine çıktı. Bu yolculuk, bir seyyahın egzotik bir coğrafyayı keşfetme hevesinden tamamen uzaktı. Fes şehrinin kapısından içeri adım attığı an, aradığı o “kayıp cenneti” yani kutsal ile günlük hayatın, mimari ile vahyin, zanaat ile zikrin ayrılmaz bir bütün oluşturduğu yaşayan bir medeniyeti karşısında buldu.

Batı dünyası sanatı galerilere hapsederek hayatı makineleştirirken, Fes şehir olarak evlerin avlularından sokakların kıvrımlarına, cami minarelerinden pazar yerindeki bakır ustasının çekici vuruşuna kadar her anıyla canlı bir organizma gibiydi. Burckhardt, Fes sokaklarında yürürken adeta bir tefekkürün içinde yüzüyordu.

Şehrin mimari dokusundaki tevhit ilkesi ruhunu derinden sarstı. İslam şehri, dışarıdan bakıldığında mahremiyeti ve sadeliği koruyan yüksek, gösterişsiz duvarlardan ibaretti fakat o duvarların ardındaki avluya geçildiğinde, gökyüzüne açılan sonsuz bir sükûnet bahçesi, fıskiyeli havuzlar ve geometrik bir nizamla işlenmiş çiniler insanı karşılıyordu. Bu mimari yapı, insanın iç dünyasını, nefsin terbiyesini ve kalbin batıni derinliğini sembolize eden sessiz bir dildi.

Burckhardt, İsviçre’ye kısa süreliğine döndüğünde bu sezgisel hayranlığını entelektüel bir zemine oturtacak olan René Guénon’un eserleriyle tanıştı. Guénon, modern dünyanın kutsaldan kopuşunu ve modern krizin kaynağını “Gelenekselci” bir perspektifle ifşa ediyordu. Guénon’un yazıları, Burckhardt’ın Fas’ta bizzat soluduğu ve hissettiği o hakikati kavramsal bir kalıba dökmesine yardım etti. Genç sanat tarihçisi için artık yön netleşmişti: Sanatın formlarındaki ilahi güzellik, onu kaynağa, yani İslam’ın kalbine çağırıyordu.

İhtida, Tasavvuf ve Zellige Çıraklığı

1933-1934 yıllarında Burckhardt yeniden Fas’a, bu kez bir mürit adayı olarak döndü. Fes şehrinde İslam’ı kabul etti ve “İbrahim İzzeddin” adını aldı. Onun ihtidası, kelime-i şehadet getirip köşesine çekilmekten öte, İslam’ı sanatı, dili ve maneviyatıyla bir bütün olarak kuşanma arzusuydu.

İlk iş olarak klasik Arapçayı, İslam’ın ana kaynaklarını aslından okuyabilecek düzeyde öğrendi. İmam Gazâlî, Muhyiddin İbn Arabî ve Abdülkerim el-Cîlî gibi tasavvuf dünyasının devlerinin eserlerini orijinal metinlerinden incelemeye başladı. Bu entelektüel derinleşme, amelî ve kalbî bir terbiye ile taçlandı. Şâzeliye tarikatının Derkâviye koluna intisap ederek Şeyh Ali ed-Derkâvî’nin rahle-i tedrisine girdi. Bir yandan kütüphanelerde İbn Arabî’nin Fususü’l-Hikem’ini Batı dillerine çevirmek için iğneyle kuyu kazarcasına çalışıyor, diğer yandan tasavvufun nefis terbiyesinden geçiyordu.

Ancak İbrahim İzzeddin’i çağdaşı olan diğer Batılı mühtedilerden ayıran en muazzam pratik, onun Fes’teki zellige (geleneksel Fas mozaik çinisi) ustalarının yanına girerek bizzat çıraklık yapmasıydı. Bir aristokrat, bir sanat tarihçisi, o çamurun, boyanın ve keskin aletlerin arasında günlerce çalıştı. Çünkü iyi biliyordu ki İslam sanatında zanaat ile maneviyat birdi. Çini ustası, o geometrik şekilleri taşa kazırken aslında evrendeki ilahi nizamı, çokluktaki birlik sırrını taşa işliyordu. Çini parçalarını bir araya getiren ustanın her çekici, bir zikrin tezahürüydü. Burckhardt, İslam sanatının estetik teorisini modern üniversite amfilerinde değil, o çini atölyelerindeki iskemlelerde, ustalarının eline bakarak, yaşayarak ve hissederek öğrendi.

Sanatın Kalbindeki Tevhit

Burckhardt’ın tüm eserlerinde ve hayatında savunduğu temel fikir şuydu: İslam sanatı, sanatçının egosunu, şahsi kaprislerini veya psikolojik bunalımlarını sergilediği bir alan olmaktan uzaktır. Tam aksine, sanatçının kendi varlığını ilahi irade karşısında hiçleyerek, mutlak olanın güzelliğini (Cemâl) ve celâlini formlar aracılığıyla yansıtma çabasıdır.

Ona göre İslam sanatının kalbi tevhit ilkesidir. Camilerdeki sonsuzluğa uzanan geometrik desenler, birbirini tekrar eden formlar, aslında tek bir merkezden türeyen evrenin ve o evrenin yaratıcısının birliğine işaret eder. Hat sanatı, ilahi kelamın maddede ete kemiğe bürünmüş halidir. Halı dokumalarındaki motifler, gökyüzünün ve yeryüzünün kozmik nizamının birer haritasıdır. Burckhardt, Batı dünyasına İslam’ı anlatırken, klişeleşmiş siyasi veya fıkhi tartışmalar yerine doğrudan bu estetik ve manevi dili kullandı. Güzellik, kalbe doğrudan nüfuz eden bir fıtrattır.

Fes’e Vefa: UNESCO Projesi

İbrahim İzzeddin Burckhardt, ömrünün olgunluk döneminde de İslam medeniyetine hizmet etmeye devam etti. Yazdığı Tasavvuf Doktrinine Giriş, Doğu ve Batı’da Kutsal Sanat, Simya ve İslam Sanatı: Dil ve Anlam gibi eserler, İslam estetiğinin Batı’da doğru anlaşılmasını sağlayan en temel başyapıtlar haline geldi.

Ancak onun bu topraklara olan vefası sadece kitaplarla sınırlı kalmadı. 1970’li yıllara gelindiğinde, modernleşme dalgası ve çarpık kentleşme, Burckhardt’ın gençliğinde hayran kaldığı Fes şehrinin tarihi dokusunu tehdit etmeye başlamıştı. Kadim sokaklar, geleneksel zanaat atölyeleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu durum karşısında Burckhardt, 1972-1977 yılları arasında UNESCO adına Fes Medinesi’nin (tarihi şehir merkezinin) korunması ve restorasyonu projesinin başına geçti.

Genç bir adamken ruhunu kurtaran bu şehre, yaşlı bir bilge olarak geri dönmüş ve bu kez şehrin bedenini, mimarisini kurtarmak için kolları sıvamıştı. Sokak sokak, ev ev dolaşarak geleneksel restorasyon tekniklerinin aslına uygun yapılması için çalıştı. Bugün Fes şehrinin o büyüleyici, bozulmamış tarihi atmosferinde yürüyen her insan, farkında olsun ya da olmasın, İbrahim İzzeddin’in bıraktığı mirasa basarak yürümektedir.

Formdan Öz’e Bir Ömür

1984 yılında Lozan’da vefat eden Titus Burckhardt, arkasında modern insanın düştüğü anlam krizine karşı çok net bir reçete bıraktı. O, büyük amcası Jacob Burckhardt’tan devraldığı sanat tarihi mirasını, seküler bir bilim dalı olarak bırakmak yerine bir hidayet vesilesine dönüştürdü.

Onun hikâyesi bize, gerçek sanatın insanı dünyevileştiren bir lüks olmaktan ziyade, insanı dikey bir sıçrayışla Yaratıcı’ya yaklaştıran kutsal bir merdiven olduğunu gösterir. Taşın taşa değdiği, hattın kâğıda döküldüğü, çininin fırında piştiği o anlarda Müslüman olan Titus Burckhardt, İslam sanatının sadece gözü değil, ruhu doyuran evrensel ilahi dilinin en asil ve en samimi şahididir.

Masamdaki bu kitap, sadece bir tarih anlatısı değil, yolun başındaki tüm sanat tarihçileri için mesleki bir duadır.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Devletin İki Yüzü: İstisna ile Kuralın Savaşı – II

İlk yazıda devletin varoluşsal sancısının, onu sınırlandırma arzusundan çok daha eskiye dayandığını, Machiavelli ve Richelieu’nun düzen kurma kaygıları...

“Devletin Derini Olmaz, Hukuku Olur” I

Siyasetin gündemi çoğu zaman kendi ömründen daha kısadır. Bugün büyük gürültü koparan bir tartışma, birkaç hafta sonra hafızalardan...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (3)

Ahmet Taşgetiren’in dikkat çektiği yer tam olarak burasıdır. Taşgetiren’e verilecek cevap, Gannuşi ile İmamoğlu’nun farklı insanlar olduğunu söylemekten ibaret...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (2)

Said’in bu şekilde yükselişini ilk başta birçok insan demokrasiye yönelmiş bir tehdit olarak görmedi. Aksine mevcut sistemin üretemediği...

Gannuşi’ye Ne Oldu?

Raşid Gannuşi son yarım yüzyılda Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasında bir uzlaşma zemini arayan en etkili düşünürlerden...

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti...

Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın:...

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...