Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin üzerine uzun zamandır zihnimde dolaşan düşüncelerin en berrak karşılıklarından biriyle buluştuğumu hissettim. Bu karşılaşma, hem kendisi hakkında bütünlüklü bir yazı kaleme alma fikrini hem de bir süredir ertelediğim yazma arzusunu yeniden harekete geçirdi.
Benjamin, kendisine hayranlık duyduğum, hiçbir büyük anlatının içine bütünüyle yerleşmeyen bir düşünürdür. Hayatı da ürettikleri de sabitlenmeye direnir. Akademiye tam anlamıyla yerleşmez, parti disiplinine girmez, ulusal bir kimlik anlatısının içinde konforlu bir yer edinmez. Avrupa’nın en sert ideolojik kamplaşmaları arasında yaşar fakat o kamplardan da hiçbirine sığınmaz. Onu özgün kılan tam da bu sığmama hâlidir. Çünkü Benjamin için düşünce, bir yere ait olma meselesi olamaz, düşünce sürekli uyanık kalma biçimidir.
Bir hayli çalkantılı fakat bir o kadar durgun hayatının son demlerine geldiğinde artık çok yorgundu. 1940’ta Nazi işgalinden kaçarken Fransa-İspanya sınırındaki Pirene Dağları’nı aşmaya çalıştı. Astımıyla, zayıf kalbiyle dağ yollarında durmadan ilerledi. Portbou’da sınırda geri çevrileceğini öğrendiği gece yaşamına son verdi. Yanında taşıdığı çantanın içeriği hâlâ bilinmiyor. Bu görüntü düşünce tarihinin en ağır ve ikonik sahnelerinden biri hâline geldi. Fakat Benjamin söz konusu olduğunda belirleyici olan ölüm biçimi değil, o ana kadar sürdürdüğü zihinsel ve bedensel dirençtir, hiçbir mutlak anlatıya teslim olmama kararlılığıdır.
Nersessian da yazısında Benjamin’e layık olduğu değeri veriyor ve anlatıyı trajik sonuna sabitlemiyor. Onu ölümünün gölgesinden çekip çıkararak yaşamının düşüncelerini ve düşünme tarzını merkeze yerleştiriyor. Portbou’daki o son gece kader sahnesi gibi dondurulmuyor, büyük anlatılara teslim olmamış bir düşünce yapısının son eşiği olarak okunuyor. Benjamin’i anlamak anmakla sınırlı kalamaz. Onu bugünün karanlığına yerleştirerek yeniden düşünmek gerekir.
Tıpkı ölümündeki gibi yaşamındaki kararlılık da özellikle ulus-devlet fikri karşısındaki tavrında belirginleşir. Benjamin, antisemitizmin gündelik hayatı kuşattığı Avrupa’da Yahudi bir aileden gelmektedir. Sürgün ihtimali soyut bir korku değildir, yaşamının merkezindeki gerçekliktir. Buna rağmen siyasal Siyonizmin devlet merkezli kurtuluş tasavvuruna hiçbir zaman yönelmemiştir.
Bu mesafeyi sıradan bir siyasal tercihle açıklamak mümkün değildir. Mesele güvenli bir coğrafya arayışına kayıtsızlık da değildir. Mesele, kimliğin devlet biçimi içinde tamamlanmasına duyulan köklü bir kuşkudur.
Çünkü Siyonizm, modern ulus-devlet mantığı içinde Yahudiliği belirli bir coğrafyada egemenlik formuna kavuşturmayı hedefler. Sürgünle yoğrulmuş bir hafızayı devletle tahkim etmeyi amaçlar. Benjamin ise tam olarak bu sabitleme hareketine kuşkuyla yaklaşır. Kimliği kan, soy ve toprak üzerinden tanımlayan her dil, karşıtının kurduğu kategorik çerçeveyle tehlikeli bir yakınlık taşır. Avrupa antisemitizmi Yahudiliği ırksal bir kategori olarak kurarken buna cevap olarak geliştirilen devlet merkezli kimlik söylemi aynı biyolojik dili yeniden üretme riski taşır. Benjamin için Yahudilik bir ırk kategorisi değildir; ilahi metinler, yorumlama biçimleri ve hafızayla kurulan bir sürekliliktir. Harita çizerek tamamlanacak bir siyasal tasarım olarak kavranamaz.
Onun düşüncesinde sürgün yalnızca tarihsel bir talihsizlik olarak görünmez; aynı zamanda bir bilinç hâlidir. Sürgün, kimliği donmuş bir öz olmaktan çıkarır ve hareket hâlindeki bir deneyim olarak düşünmeye imkân verir. Devlet formu bu hareketliliği katılaştırma eğilimi taşır. Kimlik devletle mühürlendiğinde tarih kapanmaya başlar. Oysa Benjamin’in düşüncesi kapanmayı reddeder ve yarılmaya yaslanır.
Bu noktada “mesiyanik zaman anlayışı” belirleyici hâle gelir. Tarih Felsefesi Üzerine Tezler’de tarih çizgisel bir ilerleme hattı olarak ele alınmaz. İlerleme anlatısı galiplerin kurduğu bir süreklilik mitidir. Her an geçmişin bastırılmış hakikatleriyle ani bir temas kurma potansiyeli taşır. Zaman bir hattan ziyade kırılgan bir yüzeydir. O yüzeyde açılan her çatlak geçmiş ile şimdi arasında beklenmedik bir ışık üretir. Mesiyanik olan gelecekte kurulacak bir siyasal düzen değildir, şimdi’nin içindeki yoğunlaşma olarak ortaya çıkar.
Mesiyanik zaman her düzeni geçici kılar. Her egemenlik iddiasının altına bir kırılganlık yerleştirir. Bu nedenle Benjamin’in düşüncesi Siyonizmin devletle tamamlanan kimlik anlayışına içeriden köklü bir itiraz taşır. Kurtuluş sınır çizerek güvence altına alınacak bir sonuç olmanın ötesinde, tarihin her anında yeniden açılabilecek bir yarıktır.
Nersessian’ın yazısında hissedilen güncellik tam da burada yoğunlaşıyor. Benjamin’i yalnızca 1930’ların trajedisi içinde okumak yerine bugünün kimlik siyasetleriyle birlikte düşünmek gerektiğini hatırlatıyor. Kimliğin devletle mühürlenmesi, tarihin ilerleme mitiyle kutsanması, kültürün siyasal estetikle iç içe geçmesi bugün de sürmektedir. Benjamin’in mesafesi bu nedenle hâlâ canlıdır.
Sanat üzerine düşünceleri bu bütünlüğün ayrılmaz parçasıdır. Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri metni teknik çoğaltılabilirliğin estetik deneyimi nasıl dönüştürdüğünü incelerken yalnızca sanat tarihine katkı sunmakla kalmaz, görsel düzen ile iktidar arasındaki ilişkiyi de açığa çıkarır. “Aura” kavramı eserin tekil varlığıyla kurulan yoğun karşılaşmayı ifade eder. Fotoğraf ve sinema bu yoğunluğu dağıtır. Eser çoğalır, dolaşıma girer ve yerinden kopar. Bu çözülme bir yandan büyünün çözülmesi, diğer yandan yeni bir görsel disiplinin kurulmasıdır. Kitleler görüntü aracılığıyla yönlendirilebilir ve hatta kendi yıkımlarını estetik bir deneyim gibi yaşayabilir.
Benjamin kültürü masum bir alan olarak görmez. “Her uygarlık belgesi aynı zamanda bir barbarlık belgesidir” cümlesi medeniyet söyleminin arkasındaki şiddeti görünür kılar. Tek Yön’de gündelik nesneler düşüncenin merkezine taşınır. Vitrinler, reklam panoları ve şehir fragmanlara ayrılır. Pasajlar’da 19. yüzyıl Paris’i yalnızca mimari bir yapı olarak ele alınmaz, tüketim kültürünün erken rüyaları, toplumsal arzunun biçimleri ve modernliğin hayal dünyası incelenir. “Konstelasyon” kavramı geçmiş ile şimdi arasındaki ani temasları düşünmenin yolunu açar. Tarih düz bir ilerleme çizgisi olmaktan çıkar, farklı anların beklenmedik biçimde yan yana geldiği bir alan hâline gelir.
Walter Benjamin’in bugün hâlâ yaşayan kavramlarını hakkıyla konuşmak uzun zamanlara yayılan bir mesai gerektirir. Yine de bu kısa temaslar ihmal edilmiş varlığını görünür kılma arzusundan doğuyor. Onu okumaya başladığım ilk günden beri düşünce dünyamda ve yazı dilimde açtığı yarık yerli yerinde duruyor. O yarıktan sızan anlam üzerine yazmayı kendime bir sorumluluk olarak görüyorum.
Hayatı kırılgandı, metni dirençli kaldı. Bazı düşünürler çağlarının içinde kalır. Bazıları ise zamanın yüzeyinde çatlaklar bırakır. Nersessian’ın hatırlattığı gibi Walter Benjamin ikinci türdendir.
Benjamin’i anlamak yalnızca bir düşünürü hatırlamak değildir. Tarihin yüzeyinde açılan çatlakları fark etmeyi öğrenmek demektir.

