Bölgemizde Demokrasi, Sivil Toplum ve Vakıfların Tarihsel Dönüşümü:
Günümüz küresel siyasetinin ve siyaset felsefesinin en çetrefilli sorularından biri, İslam dünyasının geniş bir coğrafyasında neden istikrarlı, katılımcı ve şeffaf bir demokrasi modelinin inşa edilemediğidir. Uzun yıllar boyunca Batılı oryantalist literatür ve yerel seküler elitler, bu durumu İslam dininin ontolojik yapısına bağlama eğilimi göstermişlerdir. Bu indirgemeci bakış açısına göre; özgürlüklerin kısıtlanması, siyasi temsilin zayıflığı ve buna eşlik eden kronik fakirleşme, dinin otoriter karakterinin bir sonucudur. Ancak bu teolojik savunma, İslam dünyasının bir zamanlar bilim, sanat ve ticarette dünya liderliğini üstlendiği tarihsel gerçeğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Derinlemesine bir kurumsal analiz, bu tablonun teolojik bir zorunluluktan ziyade, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşanan bilinçli bir “kurumsal yıkımın” sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. İslam dünyasında demokrasinin eksikliği, İslam’ın özünden değil; sivil yapının kalbi olan vakıf müessesesinin modernleşme adı altında devlet tarafından tasfiye edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Modern iktisat bilimi, diktatörlüklerin sadece etik bir sorun olmadığını, aynı zamanda ekonomik kalkınmayı doğrudan baltalayan birer “çıkarcı kurum” olduğunu kanıtlamıştır. Yapılan araştırmalar, kişisel özgürlükler ile kişi başına düşen milli gelir arasındaki güçlü korelasyonu bilimsel bir temele oturtmuştur (Gwartney, Lawson ve Block, 1996). Bu bağlamda, İslam coğrafyasındaki fakirleşme süreci, toplumun yaratıcı enerjisini baskılayan antidemokratik yapılarla doğrudan ilişkilidir.
Daron Acemoğlu ve James Robinson’ın (2013) Ulusların Düşüşü adlı eserinde vurguladığı üzere, toplumların zenginleşmesi için “kapsayıcı ekonomik ve siyasi kurumlara” ihtiyaç vardır. İslam dünyasındaki mevcut rejimler, gücü küçük bir elit grubun elinde toplayan ve toplumun geri kalanını bu kaynaklardan mahrum bırakan “çıkarcı” yapılardır. Acemoğlu’nun deyimiyle, bu tür yapılar başlangıçta devlet eliyle bir miktar büyüme sağlasalar bile, yenilikçiliği (inovasyon) ve yaratıcı yıkımı engelledikleri için uzun vadede çöküşe mahkûmdurlar. Dolayısıyla, bölgedeki ekonomik kriz bir “kader” değil, kurumsal bir tercihtir.
Bugün İslam coğrafyasındaki otoriter rejimlerin birçoğu, varlıklarını sürdürebilmek ve kitleleri mobilize edebilmek için dini sembolleri araçsallaştırmaktadır. Ancak bu rejimlerin klasik İslam hukuk doktrini açısından hiçbir meşruiyeti bulunmamaktadır. Murat Çizakça (2002), modern İslam düşüncesinin bu diktatörlükleri meşruiyet zemininden tamamen mahrum bıraktığını vurgular. İslam’ın temel siyasi prensipleri olan şura (danışma), bey’at (toplumsal sözleşme) ve adalet, teorik düzlemde despotizmin tam karşısında konumlanır.
Wael Hallaq (2014), İmkânsız Devlet adlı eserinde daha radikal bir eleştiri getirir. Hallaq’a göre modern devlet formu, kendi doğası gereği totaliterdir ve İslam’ın ahlaki ve hukuki paradigmasıyla yapısal bir uyumsuzluk içindedir. Hallaq, klasik İslam medeniyetinde hukukun, devletten bağımsız bir ulema sınıfı ve vakıflar tarafından yürütüldüğünü, devletin hukuk üzerinde mutlak bir otoritesinin olmadığını belirtir. Modernleşme süreciyle birlikte bu özerk alan yok edilmiş, hukuk devletin tekeline girmiştir. Dolayısıyla bugün İslam dünyasında gördüğümüz otoriterlik, “İslami” bir yönetim değil, modern ulus-devlet formunun en dizginlenemez ve ahlaki denetimden yoksun halidir.
Demokrasinin yeşerebilmesi için devlet ile birey arasında bir tampon bölge işlevi gören oda, dernek, vakıf gibi dinamik bir sivil toplum sektörüne ihtiyaç vardır. İslam medeniyeti tarihinde bu “üçüncü sektörün” yegâne ve en güçlü temsilcisi vakıflardır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, altyapı ve belediye hizmetleri asırlarca devlet bütçesinden tek kuruş çıkmadan vakıflar eliyle karşılanmıştır. Bu sistem, toplumun devlet karşısında ekonomik bir özerklik kazanmasını sağlamıştır.
Ancak 19. yüzyıldan itibaren, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat fermanıyla başlayan merkeziyetçilik rüzgârı, bu özerk alanı hedef almıştır. 1826’da II. Mahmud tarafından Evkaf-ı Hümayun Nezareti’nin kurulması, vakıf özerkliğine indirilen en büyük darbedir. Bu süreçte vakıfların devasa mal varlıklarına ve nakitlerine devlet tarafından el konulmuş, vakıf yönetimi memurlaştırılmıştır (Öztürk, 1995). Nazif Öztürk ve Murat Çizakça’nın (2004) çalışmalarında detaylandırıldığı üzere, bu tasfiye süreci Cumhuriyet döneminde de hız kesmeden devam etmiştir. Vakıfların tırpanlanması, sadece birer hayır kurumunun kaybı değil; toplumun kendi sorunlarını devlete muhtaç olmadan çözme iradesinin ve örgütlenme kapasitesinin yok edilmesidir.
Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmadığını, asıl gücünü sivil örgütlenmelerden aldığını 19. yüzyılda saptamıştır. De Tocqueville (2004), Fransız Devrimi sonrası aristokrasinin tasfiye edildiği Fransa’da, halk ile devlet arasında hiçbir engel (ara kurum) kalmamasının despotizme yol açacağını savunmuştur. Amerika’daki demokrasiyi başarılı kılan temel unsurun, halkın her türlü ihtiyacı için dernekler ve vakıflar kurarak bir araya gelme yeteneği olduğunu belirtir.
İslam dünyası, ne yazık ki Anglo Sakson modelini değil, Fransa’nın katı merkeziyetçi ve ara kurumları düşman gören modelini miras almıştır. Fransız Devrimi’nin “vatandaş ile devlet arasında hiçbir ara kurum bulunmamalıdır” felsefesini simgeleyen 1791 tarihli Le Chapelier kanunu, modernleşen İslam ülkelerindeki otoriter elitlerin rehberi olmuştur (Salamon ve Anheier, 1997). Türkiye’de, Mısır’da, İran’da ve Pakistan’da devlet, dernek ve özelde vakıf sistemini “gericilik odağı” veya “merkezi otoriteye rakip” olarak kodlayıp baskı yapmış veya yok etmiştir. Sonuçta sivil toplumun yok edildiği, halkın her lokma ekmek için devlete el açtığı bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır.
Acemoğlu ve Robinson’un teorisine dönecek olursak; vakıfların tasfiyesi, “dar koridor” dengesinin bozulmasıdır. Devletin gücü artarken sivil toplumun gücünün zayıflaması, koridorun dışına çıkılmasına ve despotizmin hâkimiyetine yol açmıştır. Vakıflar, bir zamanlar devletin gücünü sınırlayan “kapsayıcı” birer sosyal sigorta ve hizmet sağlayıcıydı. Onların yerini alan modern bürokratik aygıt ise tamamen “çıkarıcı” bir nitelik kazanmıştır.
Wael Hallaq’ın uyarısı ise bu noktada daha da anlamlı hâle gelir: İslam dünyasındaki entelektüeller, Batı’nın 19. yüzyıl pozitivist devlet anlayışını taklit ederek kendi sivil miraslarını yok etmişlerdir. Modern İslam devleti iddiasındaki yapılar, aslında klasik İslam’ın çok sesli, yerinden yönetimci ve hukukun üstünlüğüne dayanan yapısını değil; Avrupa’nın sömürgeci dönemindeki mutlakiyetçi devlet yapısını kopyalamışlardır. Bu durum, İslam dünyasında demokrasinin neden “ölü doğduğunun” temel kanıtıdır.
İslam dünyasının 21. yüzyıldaki en hayati meselesi, kaybedilen sivil toplum dinamiklerinin, yani “vakıf medeniyetinin” modern şartlarda yeniden ihyasıdır. Sağlam bir demokrasinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesi için gereken olmazsa olmaz şart, devlet ve özel sektörün yanında, bağımsız bir “üçüncü sektörün” varlığıdır.
Vakıf reformu, sadece teknik bir mevzuat değişikliği değil, bir ontolojik kurtuluş ve demokrasi mücadelesidir. Halkın devlet karşısında ekonomik ve hukuki özerklik kazanamadığı, kendi sorunlarını sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla dile getiremediği veya çözemediği bir vasatta, anayasaya yazılan “demokrasi” kelimesi kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Bugün Türkiye dâhil bölgedeki pek çok ülkede yaşanan tıkanıklığın kalbinde, devletin sivil alanı bir tehdit olarak görme alışkanlığı yatmaktadır.
Sonuç olarak; günümüz İslam dünyasında demokrasi görülmüyor ve fakirleşme yaşanıyorsa, bunun sorumlusu dernek ve vakıfları talan eden, sivil toplumu boğan, ahlaki denetimi reddeden merkeziyetçi otokratik yapılardır. İslam dünyasındaki baskıcı rejimler, sivil toplumun kurutulduğu bir çorak arazide yetişen yabani otlar gibidir. Bu toprağı yeniden canlandırmanın yolu bireyi devletin insafına terk etmeyecek ara kurumların, devletten veya siyasi iktidardan beslenmeyen, hür, özgün ve özerk vakıf ve derneklerin yeniden güçlendirilmesinden geçmektedir. Gerçek bir demokrasiye giden yol, sandıktan önce sivil toplumun güçlendirilmesiyle oluşacaktır.
Kaynakça
- Acemoğlu, D. ve Robinson, J. A. (2013). Ulusların düşüşü: Güç, refah ve yoksulluğun kökenleri (Çev. F. Lord). Doğan Kitap.
- Çizakça, M. (2002). Demokrasi arayışında Türkiye: Laik-dindar/demokrat uzlaşmasına bir katkı. Yeni Türkiye Yayınları.
- Çizakça, M. (2004). İslam dünyasında ve Batı’da vakıflar tarihi. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
- De Tocqueville, A. (2016). Amerika’da demokrasi (Çev. Seçkin Sertdemir Özdemir). İletişim Yayınları.
- Gwartney, J., Lawson, R. ve Block, W. (1996). Dünyada ekonomik özgürlük: 1975–1995. Fraser Institute.
- Hallaq, W. B. (2014). İmkânsız devlet: İslam, siyaset ve modernitenin ahlaki çıkmazı (Çev. Aziz Hikmet çevirisiyle). Babil Kitap
- Öztürk, N. (1995). Türk yenileşme tarihi çerçevesinde vakıf müessesesi. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
- Salamon, L. M. ve Anheier, H. K. (1997). Kâr amacı gütmeyen sektörün tanımlanması: Uluslar arası bir analiz. Manchester University Press.

