Çocukluk bazen kaderin kenarına düşülmüş bir dipnottur. Henüz ilkokul çağındayken, Konya’nın Beyşehir ilçesine bağlı Bayat köyünde, elimde yağlıboya dolu bir kova ve fırça ile elektrik direklerine, uygun duvarlara üç harf yazıyordum: MSP. Ardından MTTB. Sonra AKINCILAR… O harflerin veya kelimenin neyi temsil ettiğini bütünüyle kavrayacak yaşta değildim. Fakat yıllar sonra anladım ki insan bazen anlamadan taraf olur, taraf oldukça da istikamet edinir. O üç harf, benim için bir siyasi tercihten önce bir yön duygusunun başlangıcıymış.
1979’da ortaokula başladığımda kendimi kısa süre sonra MTTB’nin içinde buldum. MSP’nin gençlik kolları olarak faaliyet gösteren bu yapının Beyşehir Ortaokul temsilciliğine seçilmiştim. O yaşta siyaset bir bilinç meselesi değil, bir aidiyet hâliydi. 1980’in ilk aylarında Yenidoğan beldesine Prof. Dr. Necmettin Erbakan hocanın geleceği haberini aldığımızda, bir grup arkadaşla Konya-Beyşehir yolunda konvoyu beklemeye koyulduk. Sonradan öğreneceğim alışkanlık gereği gecikmeli gelen araçtan indi, hepimize babacan bir edayla selam verdi, başımızı okşadı. Elini öptüğümde bunun sıradan bir temas olduğunu sanmıştım. Oysa bazı temaslar hafızada değil, istikamette iz bırakır.
Yıllar geçti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geldiğimde bu kez MTTB’nin yerini alan Milli Gençlik Vakfı’nın fakülte yönetiminde görev aldım. Ankara’daki Balgat Kültür Merkezi’nde yapılan eğitim programlarında yalnızca bir siyasi hareketin teşkilat yapısını değil; bir dünya tasavvurunu, bir medeniyet iddiasını dinledim. Kürsüde konuşulanlar partisel hedeflerin ötesindeydi: Türkiye’nin sanayileşmesi, bölgesel birliktelik arayışı, bağımsız kalkınma, sanayi, bilgi ve teknoloji vurgusu…
Ancak şunu özellikle ifade etmeliyim: Orada dinlediklerim beni şekillendirdi ama sınırlamadı. Bir çizginin içinde yer almakla, o çizginin düşünsel derinliğini sorgulamak arasındaki farkı o yıllarda öğrendim. Aidiyet, düşüncenin sonu değil, başlangıcı olmalıydı ve insan düşünerek, sorgulayarak, mukayese ederek, gerektiğinde karşı çıkarak, mevcut sınırları bilgiyle, ortaya koyduğu irade ile aşmalıydı…
1998’de Refah Partisi kapatıldığında genç bir avukattım. Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan partinin harcamalarına ilişkin açılan ceza davalarında, İstanbul il yönetim kurulu üyesi iki kişinin müdafiliğini üstlenmiştim. Siyaset bu kez kürsülerden yargı koridorlarına taşınmıştı.
Açılan davalar ile ilgili yapılan toplantılarda dikkatimi en çok çeken husus, Erbakan Hoca’nın dosyalara yaklaşım tarzıydı. Adeta bir hukuk profesörü gibi hazırlanır, sorularını önceden olgunlaştırır, toplantıya çalışarak gelirdi. Çok iyi bir dinleyiciydi; sözü kesmez, konuşana saygı gösterirdi. Fakat ardından gelen soruları, sağlı sollu kroşeler gibi olurdu. Anlatılanın ne kadar derinlikli olduğunu kendi ölçülerinde test eder, mukayeseli sorularla meseleyi berraklaştırırdı. Dosyaya çalışmadan gelenlerin susmayı tercih ettiğine defalarca şahit oldum.
Bir gün, davanın seyrinin olumsuzlaştığı bir dönemde, benden İstanbul Üniversitesi’nden bir ceza hukuku profesöründen mütalaa almamı istedi. Hazırlıkları tamamlayıp söz konusu ceza hukuku hocası ile birlikte Ankara’daki evine gittik. Üç buçuk dört saat süren müzakerede, Erbakan Hoca; Yargıtay kararlarından, Anayasa Mahkemesi içtihatlarından ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarından örnekler vererek karşılıklı değerlendirmeler yaptı. Ceza hukuku profesörünün her tezine mukayeseli cevaplar verdi. Toplantı çıkışında ceza hukuku hocası bana dönüp, “Böyle bir zihin ceza hukuku kürsüsünde olsaydı dünyada yeni bir teori üretirdi,” dedi ve olaylara karşı yaklaşım farkı sebebiyle bize yardımcı olamayacağını ifade etti. Henüz birkaç yıllık bir avukat olarak o gün şunu öğrendim: Hazırlık, mesleğin namusudur.
Zamanla dosyalara daha titizlikle çalıştım, yüksek lisans hocalarımla tartıştım, toplantılara hazırlıklı katıldım. Kimi zaman yürütülen stratejilere itiraz ettim, farklı yollar önerdim. Salondaki birçok kişi bu itirazları toy bir cesaret sayıyordu. Susmam gerektiğini ima edenler oldu. Fakat doğru bildiğimi söylemeyi tercih ettim. Fikir ayrılığı, samimiyetle yapıldığında güven üretir. Zaman ilerledikçe davanın seyri öngörülerime yaklaştığında, Erbakan Hoca’nın bakışı değişti ve İstanbul ile çevresindeki şahsi davalarında beni görevlendirdi.
Erbakan Hocanın beni en çok etkileyen yönlerinden biri hafızasıydı. Aylar önceki bir toplantıda kimin hangi cümleyi kurduğunu tarih vererek hatırlatırdı. Yüklendiği sorumluluk onun için yalnızca büyük cümleler kurmak değil, ayrıntıyı hafızada tutma sorumluluğuydu. Ondan öğrendiğim en önemli disiplinlerden biri not tutmak ve alınan kararların fiili ve fikri takibini ciddiyetle yapmaktı.
1998 yılında bir öğle arasında kendisine Fethullah Gülen hakkında ne düşündüğünü sorduğumda, çatalını bıçağını bırakıp kısa bir sessizlikten sonra bu yapının Siyonizm’e uşaklık ettiğini, Türkiye’ye fayda değil zarar getireceğini düşündüğünü söyledi. O gün bu değerlendirme bana sert ve abartılı gelmişti. Fakat siyaset bazen zamana karşı söylenmiş erken cümlelerdir; haklılığı yıllar sonra anlaşıldı.
Erbakan Hoca’nın siyaset anlayışında iki temel vurgu vardı: Devletin sürekliliği ve bilginin üstünlüğü. Partilerin kapatılmasının tarihsel akış içinde sınırlı bir anlam taşıdığını, esas olanın fikrî mücadele olduğunu söylerdi. Siyaset, menfaat için değil ideal için yapılırsa, farklı mecralarda da hizmet üretilebilirdi.
Onun kalkınma anlayışı salt ekonomik değildi; ahlâkî ve entelektüel bir yükselişi hedefliyordu. Almanya’da bulunduğu yıllarda, II. Dünya Savaşı sonrası Almanya Şansölyesi olan Konrad Adenauer’in “Hristiyan ahlakı üzerine yeni bir Almanya inşa edeceğiz” sözünden mülhem biçimde “önce ahlak ve maneviyat” vurgusunu öne çıkarmıştı. Ona göre bilgi, teknoloji, sanayi ve eğitim olmadan bağımsızlık olmazdı. Onun düşüncesine göre yakın coğrafyayla kurulacak iş birlikleri Türkiye’yi güçlendirecek, toplumsal barış ve uzlaşı bu zemini tahkim edecekti.
Elbette hiçbir lider hatasız değildir. İnsan nisyan ile maluldür. Erbakan da güçlü yönleri kadar zaafı ve eksikleri olan bir insandı. Fakat bu eksikler veya zaafları, onun fikir üretme kudretini ve karizmasını gölgelemiyordu. Onunla çalışmak, her fikrine katılmak demek değildi. Asıl kazanım, düşünme biçimini öğrenmekti: not tutmayı, tartışmayı, itiraz etmeyi ve nihayetinde sorumluluk almayı…
Bayat köyünde yazılan o üç harf, benim için zamanla bir ideolojiden ziyade bir muhasebe disiplinine dönüştü. Siyaset slogan değil; hafıza, ahlâk ve bilgi işidir. Devletler uzun solukludur, partiler geçici. Fikirler ise bilgi ve erdemle besleniyorsa zamanın aşındıramadığı nadir miraslara dönüşür.
27 Şubat’ta, müvekkilim merhum Erbakan Hoca’nın vefat yıldönümünde, kendisini rahmet ve minnetle yâd ederken zihnimde en çok şu hakikat akis buluyor: Bir siyasi hareketin hakiki kudreti, yalnızca önderlerinin karizmasından neşet etmez; hatta ondan da evvel, ilimle yoğrulmuş bir hikmete, erdemle tahkim edilmiş bir ahlâka dayanırsa ve kendi bünyesinde değişim ile dönüşümü katılımcı, demokratik usullerle gerçekleştirebileceği bir sistemi inşa edebilirse kök salar, kökleşir ve kalıcı olur; dahası, toplumu iyiye ve daha güzele doğru dönüştürme istidadı kazanır.
Zira şahsiyetler fanidir; gelip geçerler. Lakin bilgiyi rehber, fazileti mihver edinen anlayışlar zamana direnir, şartlar değişse de istikametini kaybetmez. Öngörülebilir ve istikrarlı bir yönetim yapısı tesis edemeyen; ahlâkı, erdemi ve samimiyeti içtenlikle öncelemeyen hiçbir iddia, ne kadar güçlü ve cazip görünürse görünsün, uzun soluklu bir istikbal inşa edemez.
Kalıcılık, ancak hakikate sadakatle bağlanan ve erdemle beslenen bir duruşun nasibidir; aksi hâlde her yükseliş, vakti gelince sönmeye mahkûmdur.

