Yorgunluk artık bir hâl değil, bir iklim gibi; insanın üzerine çöken, içine işleyen, sonra da kendi sesiymiş gibi konuşmaya başlayan bir ağırlık. Byung-Chul Han bu ağırlığı fark etti, onu “performans” ve “şeffaflık” üzerinden okumaya çalıştı; insanın kendi kendini zorlayan, kendi üzerine çöken bir varlığa dönüştüğünü söyledi (Han, 2025). Bu tespit, ilk izlenimde keskin ve ikna edici görünür; fakat derine inildiğinde bir şey eksik kalır: Bu yorgunluğu üreten şey gerçekten öznenin kendisi mi, yoksa öznenin kendisinden önce işleyen bir düzen mi? Çünkü insanın artık kendine ait bir iç alanı kaldığından bile emin olunamaz; insanın iç dediği şey, çoktan dışarıdan geçen akışların yankısına dönüşmüş olabilir. Yorgunluk bu yüzden bir iç çöküşten çok, insanın kendi merkezini kaybetmesinin sessiz belirtisi gibi durur; bir tür yön kaybı, bir tür ontolojik kayma.
Eskiden insanın arzusu vardı; yönelirdi, isterdi, seçerdi, yanılırdı, yeniden denerdi. Şimdi ise arzu daha doğmadan biçimleniyor gibi; insan bir şeyi istediğini sanıyor, fakat o isteğin nasıl kurulduğunu, hangi yollarla kendisine ulaştığını çoğu zaman fark etmiyor. Burada garip bir kayma var: İnsan kendini sömüren bir varlık olmaktan önce, kendisine ait olmayan bir arzunun taşıyıcısı hâline geliyor. Bu sebeple “kendi kendini sömüren özne” fikri bir yere kadar açıklayıcı; fakat daha derinde, öznenin kendisinin bile önceden kurulmuş olması gibi daha sert bir gerçeklik beliriyor. İnsan artık yalnızca yapan değil; yapılmış olanın içinde hareket eden biri gibi. Bu durum, öznenin içsel özgürlüğüne dair klasik varsayımları sarsar; çünkü özgürlük, ancak kendine ait bir başlangıç varsa anlam kazanır.
Şeffaflık da aynı şekilde tuhaf bir yanılsama üretir. Her şey görünür oldukça, sanki hiçbir şey saklı kalmamış gibi hissedilir; oysa görünür olan her zaman seçilmiş olandır (Han, 2025). İnsan neyi gördüğünü düşünürken, aslında kendisine neyin gösterildiğini, hangi sırayla ve hangi bağlamda sunulduğunu pek düşünmez. Görmek, pasif bir alım gibi yaşanır; oysa görünürlük başlı başına bir düzenleme işidir. Burada yasak yoktur, kapatma yoktur; bunun yerine sessiz bir yönlendirme vardır. İnsan, özgürce dolaştığını sanırken, aslında çoktan çizilmiş bir güzergâhta yürür. Şeffaflık, saklı olanı ortadan kaldırmaz; saklı olanı daha derine iter, görünür olanın parlaklığı içinde eritir; böylece iktidar kendini geri çekmiş gibi görünürken, aslında daha incelmiş bir biçimde işlemeye devam eder.
Yorgunluk da bu yüzden garip bir şeydir: İnsan yorulduğunu hisseder, geri çekilmek ister, durmak ister; fakat durduğu anda bile bu duruş bir tür üretime dönüşür. Hiçbir şey yapmamak bile artık tamamen “hiçbir şey” değildir; iz bırakır, kaydedilir, ölçülür. İnsan sustuğunda bile konuşur gibi, çekildiğinde bile görünür gibi olur. Bu yüzden yorgunluk bir kaçış kapısı açmaz; yalnızca başka bir katmana geçiş sağlar. İnsan dinlendiğini düşünür, fakat aslında yalnızca başka bir biçimde işlemeye devam eder. Yorgunluk, sistemin kırıldığı yer değil; sistemin kendini en ince biçimde sürdürdüğü yerlerden biridir. Bu anlamda yorgunluk, esasen bir direniş biçimi olmaktan çok, sistemin içine gömülmüş bir süreklilik hâlidir (Han, 2024).
Karar verme anı da eskisi gibi değildir. İnsan bir şey seçtiğini düşünür; fakat seçtiği şeylerin çerçevesi çoktan çizilmiş gibidir. Seçenekler vardır, evet; ama o seçeneklerin dışında kalan ihtimaller çoğu zaman görünmez. Bu yüzden insan özgür olduğunu hisseder, fakat bu özgürlük dar bir alan içinde gerçekleşir. Ve belki de asıl yük burada başlar: İnsan özgür olduğunu düşündüğü için, yaptığı seçimlerin bütün ağırlığını taşır. Oysa o seçimlerin sınırlarını belirleyen şey, çoğu zaman kendisinin dışında kalır. Böylece özgürlük, hafifletici bir şey olmaktan çıkar; insanın üzerine çöken görünmez bir sorumluluğa dönüşür. Bu sorumluluk, bireyin omuzlarına yüklenmiş bir kader gibi ağırlaşır (Han, 2024).
Dolayısıyla yorgunluk, yalnızca bedene ya da zihne ait bir şey gibi görünmez artık. Daha çok, insanın kendine ulaşamamasıyla ilgili bir his gibidir. İnsan bazen kendine yaklaşır gibi olur; fakat o yaklaşma anında bile karşılaştığı şeyin gerçekten kendisi olup olmadığından emin olamaz. Sanki insanın kendisi sürekli ötelenir; her seferinde biraz daha ileriye, biraz daha ulaşılamaz bir yere kayar. Bu yüzden insan kendi hayatını yaşadığını düşünse bile, o hayatın nerede başladığını tam olarak yakalayamaz. Bu yakalayamama hâli, varoluşun en sessiz gerilimini oluşturur.
Han’ın düşüncesi tam burada bir yerde durur. Yorgunluğu gösterir, onu görünür kılar; fakat bu yorgunluğun kökenine kadar inmez. Çünkü onun dünyasında hâlâ bir geri dönüş ihtimali vardır; insanın kendine dönebileceği, kendini yeniden bulabileceği bir alan (Han, 2024; 2025). Oysa bugün insan kendine döndüğünü düşündüğünde bile, karşılaştığı şeyin kendisi olduğundan emin olamaz. Belki de insanın karşılaştığı şey, kendisine sunulmuş bir benliktir; kendi sandığı, fakat kendisine verilmiş olan bir biçim. Bu yüzden içe dönüş bile artık bir özgürleşme jesti olmaktan çıkar; daha incelmiş bir yönlendirme biçimine dönüşür.
Bu bağlamda artık soru değişir. İnsan neden yorgun diye sormak yetmez. Daha zor, daha rahatsız edici bir soru belirir: İnsan hâlâ kendisi mi? Çünkü eğer insanın başlangıcı bile kendisine ait değilse, yorgunluk yalnızca bir sonuç olur; asıl mesele, o sonucu üreten düzenin kendisi hâline gelir. Ve belki de en tuhaf olan şudur: İnsan bütün bunların içinde yaşamaya devam eder; yürür, konuşur, karar verir, sever, unutmaya çalışır. Ama bütün bunları yaparken, içten içe bir şey eksikmiş gibi hisseder. O eksiklik, giderilebilecek bir boşluk gibi durmaz; daha çok, insanın kendisine hiçbir zaman tam olarak ulaşamayacağının sessiz bilgisi gibi (Han, 2020).
Kaynakça
[1] Han, Byung-Chul. (2025). Şeffaflık Toplumu. Çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları.
[2] Han, Byung-Chul. (2024). Yorgunluk Toplumu. Çev. Samet Yalçın. İstanbul: İnka Kitap.
[3] Han, Byung-Chul. (2020). Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri. Çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları.

