Her medeniyet, siyasal kurumsallaşmadan önce ontolojik bir tercihte bulunur. Varlığın nasıl kavrandığı, hakikatin hangi düzlemde temellendirildiği ve insanın bu bütün içerisindeki konumunun nasıl tanımlandığı, epistemik rejimlerden siyasal formasyona kadar tüm alanları belirleyen kurucu bir ilkedir. İslam düşünce geleneğinde ontoloji, tevhid ilkesiyle örülmüş bütüncül bir metafizik mimariye dayanırken; Batı metafiziği, özellikle modern dönemde, özne merkezli bir kırılma üzerinden sekülerleşmiş ve aşkın referansın ontolojik merkezden çekilmesine doğru ilerlemiştir. Dolayısıyla söz konusu iki ontolojik yönelimin tarihsel ve kuramsal ayrışma noktalarını, klasik ve modern metinlere dayanarak analiz etmet sanırım doğru bir metot olacaktır.
İslam ontolojisinin temel aksiyomu tevhiddir. Tevhid, yalnızca itikadî bir ilke değil; varlığın yapısal bütünlüğünü ifade eden metafizik bir kategoridir. Bu bağlamda varlık, zorunlu (vâcib) ve mümkün (mümkin) olarak ayrıştırılır. Bu ayrımın en sistematik temellendirmesi İbn Sînâ’da görülür.İbn Sînâ’ya göre zorunlu varlık, özü gereği var olandır; varlığı başka bir nedene muhtaç değildir. Mümkün varlıklar ise özleri itibarıyla varlık ve yokluk arasında eşit mesafede bulunur ve varlıklarını zorunlu varlıktan alırlar (İbn Sînâ, 2013). Bu yapı, ontolojiyi epistemik bir zeminden ziyade metafizik zorunluluk ilkesine dayandırır. Varlık, otonom bir alan olarak değil, aşkın bir kaynağın sürekliliği içinde düşünülür.Bu ontolojik yapı, sudûr teorisiyle kozmolojik bir derinlik kazanır. Varlık, Tanrısal birlikten taşan bir düzen olarak kavranır; çokluk, birliğin çözülmesi değil, mertebelenmiş tezahürüdür. Bu yaklaşım, parçalı bir ontolojiyi reddeder; varlık, hiyerarşik fakat bütünlüklü bir sistemdir.Tasavvuf geleneğinde bu birlik düşüncesi ontolojik radikalliğe ulaşır. İbn Arabi, varlığın tekliğini “vahdet-i vücud” öğretisiyle temellendirir. Ona göre hakiki varlık yalnızca Hakk’a aittir; mümkin varlıklar ilahi isimlerin tecellisidir (İbn Arabi, 2017). Böylece ontolojik alan seküler bir otonomiye kapalıdır; her varlık, aşkın kaynağın izini taşır.Bu ontoloji, aşkınlık ile içkinlik arasında ontik bir yarılma üretmez; aşkın olan, içkinliğin temeli olarak kalır. Bu nedenle İslam metafiziği, ontolojik birliğin korunması üzerinden epistemik ve etik düzeni inşa eder.
Batı metafiziğinde Orta Çağ’a kadar Tanrı merkezli ontolojik yapı hâkimdir. Ancak modern dönemde belirgin bir kırılma gerçekleşir. Bu kırılmanın kurucu figürü olarak genellikle René Descartes gösterilir.Descartes, kesinliği özne bilincinde temellendirir: Cogito, ergo sum (Descartes,2015). Burada ontolojik öncelik, Tanrısal birlikten bilinçsel kesinliğe kayar. Tanrı, epistemik garantör olarak sistemde yer alsa da ontolojik temelin merkezine yerleşen artık düşünen öznenin kendisidir.Bu dönüşüm, ontolojinin epistemolojiye bağımlı hâle gelmesine yol açar. Varlık, bilinç tarafından temellendirilen bir kategoriye dönüşür. Bu süreç, sekülerleşmenin ilk ontolojik adımıdır: varlığın aşkın referanstan epistemik özneye doğru yer değiştirmesi.Bu eğilim, Immanuel Kant ile sistematikleşir. Kant, metafiziğin nesnel bilgi üretme kapasitesini sınırlayarak noumenal alanı teorik bilginin dışına iter (Kant, 2017). Tanrı, özgürlük ve ruh, pratik aklın postülatları olarak kalır; ontolojik bilgi, fenomenal dünyanın sınırlarına hapsedilir. Böylece aşkınlık epistemik erişimden çekilir.Bu hamle, ontolojinin sekülerleşmesinde kritik bir eşiktir: varlık, aşkın metafizik temelden ayrıştırılarak deneyim alanına indirgenir.
XIX. yüzyıla gelindiğinde ontolojik sekülerleşme yalnızca teolojik referansın geri çekilmesiyle sınırlı kalmadı; varlığın anlamını kuran tüm metafizik zeminin radikal biçimde yeniden tanımlanmasına yol açar. Bu dönüşümün en keskin ifadesi, Friedrich Nietzsche’nin meşhur ilanında ortaya çıkar: “Tanrı öldü.”Tanrı öldü” (Nietzsche,2017). Nietzsche’nin ifadesi basit bir ateizm beyanı olarak anlaşılmamalıdır; burada söz konusu olan, Batı metafiziğinin yüzyıllar boyunca dayandığı aşkın temelin tarihsel olarak çözüldüğünün ilanıdır. Tanrısal referansın ortadan kalkması, yalnızca teolojinin gerilemesi anlamına gelmez; aynı zamanda değerlerin, hakikatin ve anlamın dayandığı ontolojik merkez de sarsılır. Böylece varlık düzeni artık aşkın bir kaynağa dayanarak açıklanamaz; değerler insan iradesinin, güç ilişkilerinin ve tarihsel mücadelelerin içinden türetilir. Nietzsche’nin düşüncesinde bu kırılma, metafiziğin çöküşü kadar yeni bir ontolojik durumun başlangıcını da ifade eder: dünya artık aşkın bir düzenin yansıması olarak kavranmaz, güçlerin karşılaşmasıyla oluşan dinamik bir alan olarak düşünülür. Bu nedenle modern ontoloji, aşkın birliğin yerini alan içkin güç ilişkilerinin sahnesi hâline gelir.
Bu kırılma, XX. yüzyılda Martin Heidegger tarafından daha radikal bir ontolojik sorguya dönüştürülür. Heidegger’e göre Batı metafiziği, Platon’dan itibaren varlığı unutmuş ve varolanların düzeni üzerine kurulu bir düşünce üretmiştir.(Heidegger2018). Bu nedenle modernliğin krizi yalnızca Tanrı fikrinin geri çekilmesiyle açıklanamaz; sorun, varlığın kendisinin düşünceden kaybolmasıdır. Heidegger’in “varlığın unutuluşu” olarak adlandırdığı bu durum, ontolojinin metafizik kategoriler içinde donmasıyla ilgilidir. Ancak Heidegger’in önerdiği çözüm, klasik metafiziğin aşkın birlik fikrine geri dönüş değildir. Varlık, Heidegger’de artık sabit bir metafizik temel olarak düşünülmez; tarihsel açılışlar, dilsel ufuklar ve insanın dünyayla kurduğu anlam ilişkileri içinde görünür hâle gelir. Varlık, tek bir metafizik merkezde sabitlenen bir gerçeklik olmaktan çıkar; dil, tarih ve deneyim içinde açılan bir anlam ufku hâline gelir.
Bu dönüşümle birlikte Batı ontolojisinin karakteri köklü biçimde değişir. Antik ve Orta Çağ düşüncesinde varlık çoğunlukla aşkın bir ilkenin yansıması olarak kavranırken, modern dönemde ontoloji giderek tarihsel ve hermenötik bir yapıya dönüşür. Ontoloji artık sabit bir metafizik düzeni tasvir eden disiplin olmaktan çıkar; anlamın oluştuğu çoğul bağlamları inceleyen bir düşünce alanına dönüşür. Böylece modern ontoloji, metafizik hiyerarşinin yerine hermenötik çoğulluğu yerleştirir. Varlığın anlamı tek bir aşkın merkezde sabitlenmez; tarihsel dönemler, kültürel bağlamlar ve dilsel yapıların içinde sürekli yeniden yorumlanır. Bu noktada İslam ontolojisi ile modern Batı ontolojisi arasındaki ayrışma daha belirgin hâle gelir. İslam düşünce geleneğinde varlık, tevhid ilkesi etrafında bütünleşmiş bir birlik yapısı içinde kavranır. Varlığın kaynağı, zorunlu varlık olan ilahi hakikattir; tüm varolanlar bu birlikten türeyen mertebeler içinde anlam kazanır. Ontolojik düzen hiyerarşik bir kozmos olarak düşünülür: zorunlu varlık, akıllar, nefisler ve maddi dünya arasında kurulan ontolojik mertebeler bu düzenin temelini oluşturur. Buna karşılık modern Batı ontolojisi, metafizik birlik fikrinin çözülmesiyle birlikte çoğulcu bir ontolojik perspektif geliştirir. Varlık artık tek bir metafizik merkezden türeyen hiyerarşik yapı olarak düşünülmez; farklı tarihsel ve kültürel bağlamların içinde çoğul biçimlerde ortaya çıkan bir anlam alanı olarak ele alınır.
Bu ayrışmanın bir diğer boyutu, aşkınlık ile içkinlik arasındaki ontolojik gerilimde ortaya çıkar. Tevhid ontolojisinde aşkınlık, varlığın zorunlu temeli olarak kabul edilir; varolanların anlamı, aşkın bir hakikate bağlıdır. Seküler ontolojide ise varlık, içkin süreçler aracılığıyla açıklanır. Modern düşüncede anlamın kaynağı aşkın bir referans olmaktan çıkar; insan öznesi, toplumsal ilişkiler ve dilsel yapılar anlamın kurucu unsurları hâline gelir. Böylece ontoloji, metafizik bir zorunluluğun betimlenmesi yerine, anlamın nasıl kurulduğunu araştıran bir düşünce alanına dönüşür. İslam ontolojisinin hiyerarşik kozmos anlayışı ile modern ontolojinin yatay varlık anlayışı arasındaki fark da bu dönüşümün önemli bir boyutudur. İslam düşüncesinde varlık mertebelenmiş bir yapı gösterir; varolanların dereceleri ilahi hakikate yakınlıklarıyla belirlenir. Modern ontolojide ise varlık alanı yataylaşır; ontolojik düzen sabit bir hiyerarşiden çok, farklı varlık biçimlerinin yan yana bulunduğu bir alan olarak düşünülür. Böylece varlık düzeni aşkın bir merkez etrafında toplanan kapalı bir sistem olmaktan çıkar; açık, tarihsel ve çoğul bir anlam alanına dönüşür.
Dolaysıyla ontolojik ayrışmanın en derin noktası anlamın kaynağı meselesinde ortaya çıkar. Tevhid ontolojisinde anlam, ilahi isimlerin tecellisi olarak kavranır; varolanların anlamı aşkın hakikatin yeryüzündeki görünüşleriyle ilişkilidir. Seküler ontolojide ise anlam, öznenin deneyimi, toplumsal pratikler ve dilsel yapılar içinde üretilir. Böylece ontoloji, aşkın hakikatin açıklanması yerine, anlamın tarihsel ve kültürel olarak nasıl kurulduğunu inceleyen bir düşünce alanına dönüşür. Bu dönüşüm, modernliğin ontolojik karakterini belirleyen temel kırılmayı ifade eder: birlikten çoğulluğa, aşkın temelden içkin süreçlere ve hiyerarşik kozmostan yatay ontolojik alana doğru ilerleyen bir düşünce hareketi.
Kaynakça
[1] İbn Sînâ. (2013). Metafizik (eş-Şifâ) (Çev. Ekrem Demirli & Ömer Türker). İstanbul: Litera Yayıncılık.
[2] İbn Arabî. (2017). Fütûhât-ı Mekkiyye (Çev. Ekrem Demirli). İstanbul: Litera Yayıncılık.
[3] Descartes, R. (2015). İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar (Çev. Aziz Yardımlı). İstanbul: İdea Yayınevi.
[4] Kant, I. (2017). Saf Aklın Eleştirisi (Çev. Aziz Yardımlı). İstanbul: İdea Yayınevi.
[5] Nietzsche, F. (2017). Şen Bilim (La Gay Science) (Çev. Levent Özşar). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
[6] Heidegger, M. (2018). Varlık ve Zaman (Çev. Kaan H. Ökten). İstanbul: Alfa Yayınları.

