İnsanlık tarihinin yeryüzündeki serüveniyle yaşıt olan adalet mefhumu, insan olmanın özünü ve gayesini teşkil eden, her devirde düşünülmüş, hararetle tartışılmış kadim bir erdemdir.
İnsanoğlu, varoluşunun doğası gereği hak ve adalet gibi hem ulvi birer erdem hem de asgari birer ihtiyaç olan hasletleri taşıdığından, asırlar boyu adaleti tesis etme arayışından vazgeçmedi.
Öyle ki, inen tüm kutsal metinlerin ve inşa edilen tüm köklü felsefi doktrinlerin ana omurgasını, yeryüzünde hakkın ve adaletin hâkim kılınması gayesi oluşturur…
Tarihsel mirasımızda, hüküm postunda oturan bir hâkimin hangi vasıfları haiz olması gerektiğine dair pek çok tanımlar yapıldı. Gazneliler ve Harzemşahlar devrinin muktedir hukukçularından Ebu Mansur Es-Sealibi (M.S. 961-1038), kadının, yani hâkimin niteliklerini şu veciz ifadelerle tanımlar:
“Helal ve haramın bütün şubelerini iyi bilmelidir. Düzgün ve tutarlı konuşmalı, kapısını herkese açmalı, perdeyi kaldırmalıdır. Umumun karşısında muhakeme yapmalı, hasımlar arasında adaleti gözetmelidir. Heybetli durmasına rağmen tevazuu elden bırakmamalı, acizlik derecesine düşmeden merhameti korumalıdır, cebi tertemiz olmalı (rüşvet almamalı), alnı lekesiz (onurlu), sırtı kambursuz (geçmişi temiz), donu ise kirsiz (zina yapmamış) olmalıdır. Sahipsiz kimselerin davasına bakarken hakkı gözetmeli, yetimin malına el sürmemelidir. Vakıfların toplum yararına açtıkları hayır kurumlarıyla (hashane, köprü, medrese, hamam, yol) ilgili davalarında titizliği elden bırakmamalıdır…” [1]
Görüldüğü üzere Es-Sealibi, hukuku uygulayan kişiye yalnızca teknik değil, muazzam bir ahlaki mesuliyet de yükler…
Zira, ruh ve gönül âlemi berrak olmayan, ahlaki değerden yoksun bir kimsenin, hukuki müktesebatı ne denli derin olursa olsun, kâmil manada hâkimlik vasfını taşıyamayacağı ifade etti.
Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ise bu vasıfları şu kelimelerle formüle eder:
“Hâkim; hakîm (bilge), fehîm (zeki ve ferasetli), müstakîm (doğruluktan sapmayan), emîn (güvenilir), mekîn (vakur ve ağırbaşlı) ve metîn (sağlam iradeli) olmalıdır…”
Günümüzde ise “Hukukçu; hür bir iradeye, güçlü bir muhakemeye, berrak bir zihne sahip; kendi diline bir edebiyatçı kadar vakıf, içinde yaşadığı cemiyetin tarihini, kültürünü, inancını ve ahlakını evrensel hukuk ilkeleri ile birlikte özümsemiş; yaşadığı toplumun sorunlarını bilen, tespit ettiği sorunlara kalıcı ve sistematik çözüm üretme kabiliyetini haiz, ulusal ve uluslararası hukuktaki gelişmeleri güncel olarak takip edebilen, düşüncelerini sözlü ve yazılı olarak nezaket sınırları içerisinde cesurca ifade eden; hayatını ve yaşama gayesini adalet uğruna mücadeleye vakfeden mümtaz kişi” olarak tanımlanmıştır. [2]
Teşkilatlanmış bir toplumda yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsız varlığı, o toplumun modern bir devlet yapısına sahip olduğunun en temel göstergesidir.
Bir devletin uluslararası ve ulusal arenadaki saygınlığı, uyruğu olsun veya olmasın, bireylerin o devletin adalet mekanizmasına duyduğu güvenle ölçülür.
Nitekim Türk-İslam tarihinin en ihtişamlı devirlerinde; dirayetli ve nitelikli hukukçuların varlığı, kanunların kudreti, keyfiliğin asgari seviyeye indirilmesi ve “adaletin mülkün temeli olduğu” inancının yalnızca yargı mensuplarında değil, devlet görevlilerinin tüm tutum ve davranışlarında somutlaşması en dikkat çekici unsurlardır.
Buna mukabil, tarihimizin en buhranlı dönemlerine bakıldığında, hukukun bir tahakküm aracına dönüştürüldüğü ve adli sistemin siyasi vesayet altında ezildiği acı bir şekilde müşahede edilmekte.
Bu bağlamda hâkimlik teminatı, yargı bağımsızlığının ete kemiğe bürünmesini sağlayan en hayati unsurdur…
Gündelik yaşamımızda doktor, muhasebeci yahut avukatımızı bizzat seçme ve lüzumu hâlinde azletme hürriyetimiz mevcutken; uyuşmazlığımızı çözecek hâkim veya savcıyı seçme hakkımız bulunmamakta.
Adaleti dağıtacak makamları tayin eden kudret devlettir. Seçme hakkımızın bulunmadığı bu tabloda, davasına bakacak hâkimin yeterli ehliyete ve liyakate sahip olduğunu vatandaşa taahhüt edecek ve bunun teminatını verecek olan yegâne güç de yine devlettir.
Adalet kürsüsünün ruhu gereği, ancak ehliyet ve liyakat zırhını kuşananlar hakiki manada bağımsız ve dirayetli kalabilir. Tarihimizde örneği olduğu gibi, bu hayati vasıflardan yoksun olarak mevkilerini siyasi yahut sosyal kliklerin himayesine borçlu olanların, ideolojik aidiyetleri ne olursa olsun, evrensel hukuku ve adaleti değil; kendilerini o makama taşıyan vesayet odaklarının ve siyasal otoritenin beklentilerini önceleyecekleri şüphesizdir…
Liyakat yerine icazetle cübbe giyerek, hukuka aykırı soruşturma ve yargılamalarda hamilerinin iradesiyle hareket edenlerin verdiği kararlar, adaleti tesis etmek bir yana, toplum vicdanında onulmaz yaralar açmış ve toplumsal husumetleri telafisi güç, yıkıcı bir boyuta taşıdı…
Hâkimlerin hiçbir güç, makam yahut merciin gölgesinden çekinmeksizin, hür vicdanlarıyla adil kararlar tesis edebilmeleri, ancak kendilerine verilen hukuki güvenceler ile mümkündür.
Elbette bu teminatların yargı bağımsızlığını fiilen sağlayabilmesi için hâkimin dürüst, erdemli, olgun ve bilge bir karaktere sahip olması ön şarttır. Fakat insani zaaflar göz önüne alındığında, yalnızca şahsi fazilete güvenmek yargı bağımsızlığı için yeterli değildir.
Herhangi bir makamın hâkim üzerinde keyfi tasarrufta bulunabilme ihtimali, yargının bağımsızlığına indirilmiş ağır bir darbedir. Bu sebeple, hâkimin kürsüde sadece hukuka ve vicdanına tabi olabilmesi için anayasal düzen tarafından güçlü teminatlarla donatılması şarttır.
Hâkimlik teminatı, hiçbir surette hâkime bahşedilmiş kişisel bir imtiyaz olarak görülemez.[3]
Bu güvenceler, yargılama faaliyetinin kutsiyeti ve kamusal niteliği gereği ihdas edildi…
Hâkimlere sağlanan bu güvencenin özünde; adaletin tam olarak tecellisi, toplumun hukuka olan inancının pekişmesi ve yargılamanın bağımsız bir iklimde icrası yatmakta. Dolayısıyla hâkimlik teminatı şahsi bir menfaati değil, bizatihi kamu yararını koruyan kurumsal bir kalkandır.
Yargı bağımsızlığına ve hâkimlik güvencesine dair temel ilkeler anayasal düzlemde vücut bulurken, uygulamanın sınırları ve detayları kanunlarla somut hâle gelir.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, hâkimlik teminatının yasal bir zemine kavuşması ilk kez 1701 yılında İngiltere’de gerçekleşti.
Bu tarihe dek hâkimlerin hukuki manada bir korumadan yoksun oldukları, iktidarın hâkimleri dilediği gibi azledebildiği ve yargısal kararlara fütursuzca müdahale edebildiği görülmekte..
İktidarın arzusu hilafına hüküm kuran ve bağımsız bir irade sergileyen hâkimlerin görevlerinde tutunamaması bu durumun en bariz kanıtıdır. 1701 tarihli Act of Settlement ile hâkimlerin bağımsızlığını muhafaza etmek gayesiyle keyfi azli yasaklayan tarihi bir adım atıldı
Bu düzenlemeye göre hâkimler, “iyi hâlleri devam ettiği müddetçe” görevden el çektirilemeyecekti; ki bu, ömür boyu atanmaları anlamına geliyordu.
Hâkimlerin görevlerini suistimal edip etmediklerine dair nihai tespitin, Parlamentonun her iki kanadının müşterek kararıyla yapılıp krala arz edilmesi usulü benimsendi. Yürütmenin keyfi azil tehdidini bertaraf eden bu köklü düzenleme, o tarihten bugüne dek İngiliz yargısının bağımsızlığının güvencesi olarak kabul görüldü. [4-5]
Keza, haklarında resmi bir azil talebi bulunmadıkça Parlamentoda dahi tenkit edilmelerinin önüne geçilerek, yasama organına karşı da bağımsızlıkları perçinlendi.[6]
Amerika Birleşik Devletleri, 1787 tarihli Anayasası’yla federal hâkimlere “iyi hâlleri sürdükçe” görevde kalma teminatı düzenlenmiş ve görev süreleri boyunca alacakları maaşların hiçbir şekilde azaltılmayacağı hüküm altına aldı.[7]
Fransa’da hâkimlik teminatı ilk kez 1790 yılında kanuni bir nitelik kazandı; ancak anayasal bir güvenceye dönüşmesi 1946 Anayasası ile mümkün olabildi.[8]
Almanya’da ise mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik güvencesi, muktedir krallara karşı verilen uzun ve çetin mücadelelerin bir meyvesidir. Hükümdarın adalet mekanizmasına müdahalesinin kısıtlanmasına yönelik ilk adım 1495’te atıldı, 1877 tarihli Mahkemeler Teşkilatı Kanunu ile teminatlar detaylandırıldı ve nihayet 1919 Weimar Anayasası ile en güçlü anayasal formuna kavuştu.[9]
Türk anayasa tarihinde hâkimlik teminatının izlerine ilk kez 1876 Kanun-i Esasi’de rastlanır. Klasik Osmanlı döneminde kadıların belirli sürelerle tayin edildiği bilinir… 1876 Anayasası’nın 81. maddesi, hâkimlik güvencesinin en can alıcı unsuru olan azil yasağını ihdas etti, hâkimlerin ancak meşru bir suçtan mahkûm olmaları hâlinde azledilebileceklerini hükme bağladı. Aynı madde; hâkimlerin terfi, nakil, emeklilik ve azil süreçlerinin özel bir kanunla düzenleneceğini de emretti.
Yürütme erkinin gölgesinden çıkarak tayin, terfi ve denetim işlemlerinin kanunla sınırlandırılması, yargı bağımsızlığı adına atılmış önemli bir adımdır.
1924 Anayasası da hâkimlik teminatına ilişkin usul ve esasları yasa ile düzenlenmesi öngörmüştür. Nitekim 2556 sayılı Kanun, hâkimlerin nakil, tayin ve görev yerlerini belirleme yetkisini Adalet Bakanlığına vermiştir.[10] 1961 Anayasası ise bu hayati konuyu yasa koyucunun takdirine bırakmadı, teminatı bizzat kendi bünyesinde düzenlemeyi tercih etti. Anayasa’nın 133. maddesi ile azil yasağı, re’sen emekliye sevk yasağı getirdi; mahkemenin veya kadronun ilgası (kaldırılması) hâlinde dahi hâkimlerin özlük ve mali haklarından mahrum bırakılamayacakları açık bir biçimde güvence altına aldı.[11]
Mevcut Türk hukuk sisteminde yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı, 1982 Anayasası’nın 138. ve 139. maddelerinde düzenlendi. Anayasa’nın 138. maddesi, hâkimlerin görevlerinde mutlak bağımsız olduklarını; hiçbir organ, merci, makam yahut şahıstan emir, talimat veya tavsiye alamayacaklarını kesin bir dille emreder. Bu hüküm, bağımsızlığın yürütmeye değil, yasamaya, hiyerarşik yargı mercilerine ve her türlü dışsal-çevresel baskıya karşı korunması gerektiğini de düzenler.
Ancak soyut bir bağımsızlık ilkesinin yeterli gelmeyeceği bilinciyle, hâkimin kararlarını hür bir vicdanla verebilmesi için ihtiyaç duyduğu kişisel ve mesleki koruma kalkanı, Anayasa’nın 139. maddesinde “hâkimlik teminatı” başlığı altında somutlaşır…[12]
Yargı erkinin toplumsal düzen ve devlet aklı içindeki kilit rolü; adaleti tevzi eden hâkimlerin, diğer kamu görevlilerinden ayrılarak istisnai ve imtiyazlı bir statüde korunmasını zorunlu kıldı.
İfa edilen vazifenin önemi ve omuzlanılan sorumluluğun ağırlığı, hâkimlerin hür ve tarafsız iradeleriyle hüküm kurabilmeleri için sarsılmaz teminatlarla donatılmalarını gerektirir. Hâkimlerin yüksek bir karakter ve sağlam bir ahlaki donanıma sahip olmaları asli şart olsa da muhteris bir siyasi iktidar yahut nüfuz odakları karşısında sırf bu kişisel erdemlerin kâfi gelmeyeceği tarihi tecrübelerle sabittir.
Hâkimlerin de insan oldukları hatırdan çıkarılmamalı, iktidarın,
onların geleceği üzerinde pervasızca tasarruf edebildiği bir düzende, hür iradeden ve tarafsızlıktan söz edilemez.
Bu sebeple hâkimlik teminatı; anayasal ve yasal sınırlar içinde, hâkimin vicdanını ve geleceğini güvenceye alan yegâne kurumdur. Bu teminatı dar ve geniş çerçevede tanımlamak mümkündür:
Dar anlamda teminat, hâkimin azledilememesi…
Geniş anlamda teminat ise; yasal istisnalar haricinde görevden alınamamayı, iradesi dışında başka bir yere tayin edilmemesi (sürgün yasağı), zorla emekli yapılmaması ve mali haklarından yoksun bırakılmamayı kapsar.
Modern hukuk anlayışında hâkimlik teminatı, geniş anlamda yorumlanmakta. Zira hâkimi doğrudan azletmek yerine, onun özlük haklarını aşındırmak yahut mesleki geleceğini aba altından sopa göstererek şekillendirmek, teminatın ruhunu kevgire çevirir.
Hâkimlik teminatının yegâne felsefesi; hâkimin, yürütmenin kılıcı yahut dış baskılar karşısında zerre kadar endişeye kapılmaksızın, hür vicdanının sesini adalet kürsüsünden gür bir şekilde yankılatmasıdır. Teminat, bağımsızlık idealinin en ölçüsüdür.[13]
Tekraren vurgulamak icap eder ki; bu güvenceler hâkimin şahsına lütfedilmiş bir konfor yahut mesleki elitizm değil, adaletin tecellisi adına topluma sunulmuş bir ahittir. Gayesi hâkimin şahsi ikbali değil, kamunun ali menfaatidir. Hâkimlerin nüfuzunun artmasından ziyade, toplumun mahkemelere güvenle bakabilmesini sağlayan kurumsal bir zarurettir.[14]
Uluslararası metinlerde de bu kavram geniş bir yer bulmuştur. Nitekim 2010 tarihli Venedik Komisyonu Hâkimlerin Bağımsızlığına İlişkin Raporu, hâkimlerin mevzuat gereği yaş haddine kadar mesleki güvence altında olmaları gerektiğini açık biçimde vurgular.
Komisyon, irade dışı yer değiştirme (sürgün) yasağının anayasal hüviyete bürünmesini ısrarla savunur. Elbette bu teminatlar mutlak ve sınırsız değildir; disiplin hukuku kapsamında istisnai nakiller mazur görülebilir.
Ancak bu tasarrufların, yürütme tarafından değil, bağımsız yargı konseyleri yahut disiplin mahkemelerince yapılması ve muhakkak surette etkin bir yargısal denetime tabi olması gerektiğinin altı çizilerek belirtilir. [15]
Tabii (Doğal) Hâkim İlkesi ve yargı bağımsızlığı, hukuk devleti idesinin kalbini ve hak arama hürriyetinin kalkanını oluşturur.
Yargının siyasi tahakkümden uzak kalması için gerekli hukuki ve yapısal tedbirleri almak, her modern devletin varlık sebebidir. Demokratik anayasalar, azil yasağı, re’sen emekliliğe sevk yasağı, mali güvenceler ve bölge teminatı gibi standart mesleki kalkanları, asgari düzeyde de olsa düzenler…
Ancak ülkemizde teminatların anayasal metinlerde bulunmasına rağmen, adalet pratiklerinde bağımsızlık tartışmalarının dinmemesi düşündürücüdür. Yasalardaki muğlaklıklar, yürütmenin yargısal alana sızmasına imkân tanıyan boşluklar ve kökleşmiş siyasi-bürokratik alışkanlıklar, kâğıt üzerindeki teminatların fiiliyata geçmesine engel olduğu görülür.
Hukuk camiamızın uzun yıllardır ıstırabını çektiği en büyük eksikliklerden biri de “Kürsü Güvencesinin diğer adı ile müstemir yetkinin lafzı ve ruhuyla tesis edilememiş olmasıdır. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun 47. maddesinin 3. fıkrası ile Adalet Bakanlığına tanınan “geçici görevlendirme yetkisi”, hâkimlerin istikbal ve huzurunu idarenin iki dudağı arasına terk eden, uluslararası standartlarla da bağdaşmayan bir garabettir.
Mevcut sistemimizin en kronik yapısal sorunu, hâkimlerin birer “pratisyen” (genelci) olarak yetiştirilmesi ve istihdam edilmesidir. Bugün karmaşıklaşan insan ilişkilerinin doğurduğu karmaşık hukuki ihtilafları; Asliye Ticaret, Ağır Ceza veya Aile gibi derin ihtisas gerektiren mahkemelerde genel geçer bilgilerle çözmeye çalışmak, adaletin noksansız tecellisi beklentisini beyhude kılmakta.
Sorun, hukukçularımızın şahsi yetersizliği değil, sistemin topyekûn liyakati ve ihtisaslaşmayı teşvik etmeyen yapısal körlüğüdür.
Türk yargı teşkilatında kurumsal ve sürdürülebilir bir uzmanlaşma kurgusunun bulunmaması hem meslek mensuplarını yıpratmakta hem de adalete susamış vatandaşları mağdur etmekte…
Ceza ve hukuk mahkemeleri arasında lüzumsuz ve ani rotasyonlar yapılması, yargılamanın kalitesini düşürmekte, oluşacak bilgi açığı ancak hâkimin fevkalade şahsi gayretleriyle kapatılmaya çalışılmakta.
Çözüm; Ceza ve Hukuk Mahkemeleri ile idari yargının rasyonel, planlı ve kademeli bir “ihtisaslaşma modeline” geçmesi.
Zira uyuşmazlığa düşen bir vatandaşın, davasını kendi alanında uzmanlaşmış ehliyet ve liyakat sahibi bir hâkime emanet edebilmesi, adil yargılanma hakkının teferruatı değil, ta kendisidir.
Hâkim ve savcıların, ağır dosya yükü altında adeta bir “dosya eritme memuruna” dönüşmesi, zamanla mesleki körelmeye, evrensel hukuk doktrininden kopuşa ve yargısal reflekslerin mekanikleşmesine sebebiyet vermekte. Bu yapısal ataleti kırmak maksadıyla; akademik dünyadaki “Sabbatical” (ilmî yenilenme izni) ile Türk adalet tarihindeki “Zaman-ı İnfisal” tecrübeleri harmanlanarak yepyeni bir kariyer planlaması ihdas edilmeli.
Hâkimlerin aktif kürsü görevleri 5’er yıllık periyotlara bölünmeli ve her 5 yılın bitiminde 1 yıllık zorunlu “Tekâmül Süreci” başlatılmalıdır. Bu süreç pasif bir dinlenme evresi değil; hâkimin rutin iş yükünün zihinsel basıncından sıyrılarak entelektüel, vicdani ve akademik donanımını tazelediği bir yeniden üretim safhası olmalı.
Bu bağlamda ilk Altı Ay: Türkiye Adalet Akademisi ve üniversiteler iş birliğiyle doktrinel güncelleme yapılmalı. İkinci Altı Ay: Yargıtay, Danıştay yahut İstinaf mahkemelerinde gözlemci/tetkik hâkimi sıfatıyla görev alınarak, tazelenen teorik altyapının yüksek yargı içtihatlarıyla senkronize olması sağlanmalı.
Ayrıca hâkimlik mesleğinin insan ruhunda açtığı psikolojik aşınmayı telafi etmek adına, bu 5 yıllık periyotlarda hâkimin zihinsel ve ruhsal sağlığını, karar verme melekelerini, korumaya matuf profesyonel check-up süreçleri de sistemin ayrılmaz bir parçası olmalı.
Yargı bağımsızlığı bağlamında unutulmaması gereken şudur: Hâkimlerin yalnızca adil kararlar tesis etmeleri yeterli değil; davanın taraflarında ve kamuoyu vicdanında bu adaletin sağlandığına dair tam bir inancın bir diğer ifade ile kani olma hâlininde uyandırılması elzem. “Adaletin tecelli etmesi kadar, tecelli ettiğinin görünür olması da mühimdir.” Adalet mülkün temeliyken, savunma adaletin temelidir. Bir ferde reva görülen haksızlık, tüm cemiyete yöneltilmiş bir tehdit…
Maalesef, bilhassa yurttaş ile idare arasındaki davalarda; yargı erkini icra eden hâkimlerin mutlak bir tarafsızlık zırhına bürünmeleri gerekirken, kimi zaman “kamu menfaatini koruma” sâikiyle bu tarafsızlığa gölge düşürdükleri ve “adalet” yerine “devlet”i önceleyen bir reaksiyon gösterdikleri gözlemlenmekte. Oysa, hukuk devletinde hâkimin yegâne sadakati, hukuka ve hukukun üstünlüğüne olmalı.
Anayasa’nın 139. maddesi ile vücut bulan hâkimlik teminatı, ne yazık ki “görev yeri teminatını” (müstemir yetkiyi) açık bir hukuki kurum olarak yeterince kucaklayamadı. Uygulamada hâkimlerin hangi sürelerle ve hangi kriterlerle başka şehirlere veya mahkemelere atanacağı, idarenin alabildiğine geniş ve öngörülemez takdir yetkisine terk edildi. Sık sık ve zamansız yapılan atamaların, kimi durumlarda siyasi/idari bir aba altından sopa gösterme aracı olarak kullanıldığına dair yerleşik kanaat, yargının tarafsızlığı adına utanç verici bir tablodur.
Hâkimlerin sürekli ve öngörülemez biçimde yer değiştirmesi, yalnızca onların ve ailelerinin düzenini bozmakla kalmaz, davanın düzenini, yargılama sürecinin kalitesini ve vatandaşın adil yargılanma hakkını doğrudan ihlal eder.
Kürsüye yeni oturan hâkimin dosyaya yabancılığı, önceki tahkikat evresine vakıf olmaması ve usul farklılıkları, yargılamaları sürüncemede bırakmaktadır. Tabii Hâkim İlkesi, bir vatandaşın uyuşmazlığının makul ölçüde aynı hâkim tarafından görülmesini ve neticelendirilmesini emreder. Şahitleri bir hâkimin dinlediği, keşfi başka bir hâkimin icra ettiği, hükmü ise tamamen başka bir hâkimin kurduğu bir yargılama silsilesinde adaletin ruhu zedelenir.
Bu itibarla, olağanüstü hâller ve hâkimin açık rızası haricinde, bir hâkimin en az beş (5) yıl boyunca aynı mahkemede görev yapması esasa bağlanmalıdır. Buna rağmen zorunlu yer değişikliğinin vuku bulduğu senaryolarda; teknolojik altyapıdan istifade edilerek çığır açıcı bir usul benimsenmeli: “Davanın hâkimi takip etmesi…”
Günümüzde UYAP ve SEGBİS gibi ileri bilişim ağlarının sunduğu imkânlar, yargılamanın fiziki mekânın sınırlarına hapsolmasını engellemekte. Tayin edilen hâkimin, kendi uhdesinde bulunan ve delillerini bizzat topladığı tahkikat aşamasındaki dosyaları, gittiği yeni görev yerinden (bilişim yoluyla) karara bağlaması sağlanmalı…
Bu devrim niteliğindeki hamle; tayin dönemi yaklaşırken karmaşık dosyaları erteleyip halefine bırakma refleksini yok edecek, makul sürede yargılanma hakkını tahkim edecek ve delillerle bizzat temas eden hâkimin hüküm kurması kuralını mülkileştirecek.
Adil yargılanma hakkının özü ve yargılamanın selameti, usul hukukunun katı yetki kurallarına kurban edilmemeli…
Sonuç olarak; Hâkimlik teminatı, hukuk devletinin en kritik yapı taşlarından biridir. Ancak bu teminatın anayasal metinlerde yer alması, yargı bağımsızlığını sağlamak için yeterli değildir. Asıl mesele, bu güvencelerin uygulamada ne ölçüde hayata geçirildiğidir.
Bugün karşı karşıya olunan temel sorun, yasal güvence ile fiili durum arasındaki uçurumdur. Bu uçurum kapatılmadıkça, yargı bağımsızlığı bir ideal olmaktan öteye geçemeyecektir. Dolayısıyla yapılması gereken, hâkimlik teminatını koruyan değil; aynı zamanda güçlendiren, derinleştiren ve günümüzün ihtiyaçlarına uyarlayan bütüncül bir reform anlayışını hayata geçirmektir.
Zira adaletin tesisi, sadece doğru kararların verilmesiyle değil; bu kararların bağımsız, tarafsız ve güvenilir bir yargı sistemi tarafından verildiğine dair toplumsal inancın tesis edilmesiyle mümkündür.
KAYNAKÇA
[1] Dinçer, Ömer. Kamu Yönetiminin Adabı, İstanbul: Klasik Yayınları, 2019.
[2] Arıtürk, Ramazan; Fakülteden Adliyeye Yargının Yeniden Yapılandırılması, Seçkin Yayınevi, 2025
[3] Ömer Anayurt, Anayasa Hukuku Genel Kısım (Temel İlkeler, Kavram ve Kurumlar, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2023).
[4] Şeref Ünal, Anayasa Hukuku Açısından Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Hâkimlik Teminatı (Ankara: TBMM Kültür Sanat Yayınları, 1994), 22-23.
[4] Kapani, Münci. İcra Organı Karşısında Hâkimlerin İstiklali. Ankara: AÜHF Yayınları, 91.
[6] Ölmez Dr. Öğr. Üyesi Cansu Büşra / ERÜHFD, C. XIX, S.1, (2024).
[7] ABD Anayasası, (Erişim Tarihi 10.04.2026) Balo, AÜHFD, 61 (3) 2012:973-1015.
[8] Kapani, Münci. İcra Organı Karşısında Hâkimlerin İstiklali. Ankara: AÜHF Yayınları 93, 1956. , 92, Ölmez/ ERÜHFD, C. XIX, S.1, (2024).
[9] Şeref Ünal, Anayasa Hukuku Açısından Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Hâkimlik Teminatı (Ankara: TBMM Kültür Sanat Yayınları, 1994), 25.
[10] Ünver, Yener. “Yargı Bağımsızlığı Açısından Hâkimler ve Savcılar Yük sek Kurulu”. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası. 1/1-4 (1998-1990): 153-196. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 1/1-4 (1998-1990): 171.
[11] Kuru, Baki. Hâkim Ve Savcıların Bağımsızlığı Ve Teminatı, Ankara: AÜHF Yayınları, 1966, 4.
[12] Yüksel Metin, “Türkiye’de Yargı Bağımsızlığına İlişkin Kimi Sorunlar ve Çözüm Önerileri”. Anayasa Yargısı Dergisi, 27 (2010): 220-221.
[13] Şeref Ünal, Anayasa Hukuku Açısından Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Hâkimlik Teminatı (Ankara: TBMM Kültür Sanat Yayınları, 1994), Gürsel Özkan, Yargı Bağımsızlığı ve Hâkimlik Teminatı (Ankara, Yeni Türkiye Yargı Reformu Özel Sayısı, Sayı 10, Temmuz-Ağustos, 1996), 437.
[14] Münci Kapani, İcra Organı Karşısında Hâkimlerin İstiklali (Ankara: AÜHF Yayınları No: 93, 1956).
[15] Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) Yargı Sisteminin Bağımsızlığı Bölüm I: Hâkimlerin Bağımsızlığı Raporu, (Venedik, 16 Mart 2010), (Erişim Tarihi 12.04.2026), https://www.venice.coe.int/webforms/documents/default.aspx?pdffile=CDL-AD(2010)004

