Siyasetin Mahkeme Salonuna Taşınması

Siyasetin Mahkeme Salonuna Taşınması: CHP Kurultayı, “Mutlak Butlan” Tartışması ve Demokratik Meşruiyet Sorunu

Hukukun kılıcı, siyasetin organik dokusuna ölçüsüz biçimde yöneldiğinde, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, yargısal vesayet tartışmalarının gölgesinde zayıflamaya ve meşruiyet krizleriyle karşı karşıya kalmaya mahkûm olur. Bu bağlamda, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4–5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen 38. Olağan kurultayı teknik bir hukuk tartışması olarak görülemez. Bilakis bu mesele; Türk hukuk sisteminin demokrasiyle, sandık meşruiyetinin mahkeme salonlarıyla ve serbest siyasal iradenin yargısal müdahalenin sınırlarıyla karşı karşıya geldiği son derece hassas ve tehlikeli bir anayasal sınav niteliği taşımaktadır.

Siyasal tarihimizde 1924–1960 yılları arasında Türkiye’de partilere ilişkin, günümüzdeki
anlamda müstakil ve kapsamlı bir Siyasi Partiler Kanunu bulunmamaktaydı. Bu dönemde
siyasi partilerin kuruluşu, örgütlenmesi ve faaliyetleri büyük ölçüde medeni hukuk ve
dernekler hukuku çerçevesinde şekillenmiştir. Partiler, esas itibarıyla dönemin Medeni
Kanun’u ile dernek statüsüne ilişkin mevzuat hükümlerine tâbi olarak faaliyet göstermiştir.
Başka bir ifadeyle, siyasi partiler anayasal düzende özel ve kurumsal bir güvenceye sahip
bağımsız demokratik aktörler olarak değil; daha ziyade özel hukuk tüzel kişiliği niteliğinde
örgütlenmeler olarak değerlendirilmiştir.

Nitekim bu dönemde, günümüzde siyasi partiler bakımından anayasal denetim ve güvence
işlevi gören bir Anayasa Mahkemesi kurumu da mevcut değildi. Bu nedenle siyasi partilere
ilişkin uyuşmazlıklar ve kapatma süreçleri, genel görevli mahkemeler olan Asliye Hukuk
Mahkemeleri tarafından değerlendirilmekteydi. Ancak dönemin siyasal ve kurumsal yapısı
dikkate alındığında, siyasi çoğulculuğun ve örgütlenme özgürlüğünün her zaman demokratik standartlar içerisinde gelişebildiğini söylemek güçtür. Siyasal teşkilatlanma, çoğu zaman dönemin siyasal iktidarının müsaade ettiği ölçüde varlık gösterebilmiş, özellikle tek parti dönemi ve sonrasındaki bazı uygulamalarda, muhalif siyasal hareketlerin kurumsallaşması çeşitli idari ve siyasal baskılarla sınırlandırılmıştır.

Bu süreçte yargı organlarının, özellikle de Asliye Hukuk Mahkemelerinin, zaman zaman
devletin kurucu ideolojisini ve mevcut siyasal düzeni koruma refleksi içerisinde hareket ettiği yönündeki olgular öğretide ve siyasal tarih literatüründe çeşitli değerlendirmelere konu olmuştur. Dolayısıyla siyasi partilerin hukuki güvenceden yoksun oluşu, parti özgürlüğü ile siyasal rekabet ortamını kırılgan hâle getirmiştir.

Bu tarihsel tecrübenin de etkisiyle, 1961 Anayasası, siyasi partileri demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul etmiş ve ilk defa anayasal koruma altına almıştır. Devamında ise anayasal çerçeveyi somutlaştırmak amacıyla 1965 tarihli ve 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu yürürlüğe girmiştir. Böylece siyasi partilerin kuruluşu, faaliyetleri, mali yapıları, kongre süreçleri ve denetimleri ilk kez müstakil ve sistematik bir temel mevzuatla düzenlenmiştir. Bu gelişme, Türkiye’de siyasi partiler hukukunun kurumsallaşması bakımından önemli bir dönüm noktası teşkil etmiştir.

1980 askerî müdahalesi sonrasında hazırlanan ve 1982 yılında yürürlüğe giren Anayasa ile
siyasi partiler rejimi yeniden yapılandırılmıştır. Bu bağlamda siyasi partiler, demokratik
siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları olarak anayasal düzeyde daha ayrıntılı ve sistematik bir düzenlemeye tâbi tutulmuştur. Her ne kadar bu yeni anayasal çerçeve, siyasi partiler üzerinde daha sıkı bir denetim ve sınırlama anlayışını da beraberinde getirmiş olsa da, siyasi partilerin hukuki statüsü ve faaliyet alanı anayasal güvenceye kavuşturularak kurumsal bir tahkim süreci başlatılmıştır.

Bu anayasal zeminin devamı niteliğinde, 1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu kabul edilerek siyasi partilerin kuruluşu, teşkilatlanması, kongre süreçleri, üyelik
ilişkileri, aday belirleme usulleri, mali denetimleri ve sona ermelerine ilişkin hükümler
ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Böylece siyasi partiler hukuku, önceki dönemlerde görülen
dağınık ve parçalı yapıdan çıkarılarak müstakil ve kurumsal bir mevzuat sistemine
kavuşturulmuştur.

Yapılan bu düzenlemelerle birlikte, siyasi partilere ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde de özel
ve uzmanlaşmış bir denetim mekanizması benimsenmiştir. Buna göre, siyasi partilerin
kongreleri, adaylık süreçleri, seçim iş ve işlemleri ile teşkilat yapılarına ilişkin birçok ihtilaf
öncelikle ilçe seçim kurulları ve il seçim kurulları nezdinde değerlendirilmekte, nihai ve en
üst denetim mercii olarak ise anayasal güvenceye sahip olan Yüksek Seçim Kurulu
(YSK) görev yapmaktadır. Özellikle YSK’nın üyelerinin, yüksek yargı organları içerisinden
belirli usullerle seçilmesi ve kararlarının kesin nitelik taşıması, seçim güvenliği ile siyasal
temsilin bağımsız ve tarafsız bir mekanizma eliyle korunmasını amaçlamaktadır.

Bu yönüyle değerlendirildiğinde, 1924–1960 döneminde siyasi partilerin genel özel hukuk
hükümleri ve olağan mahkemeler eliyle denetlendiği yapıdan farklı olarak, 1961 Anayasası ile başlayan ve 1982 Anayasası ile kurumsallaşarak derinleşen süreçte, siyasi partiler anayasal koruma altına alınmış, bununla birlikte seçim ve parti içi iradenin korunmasına yönelik uzmanlaşmış yargısal ve idari güvencelerle desteklenmiştir. Bu dönüşüm, demokratik siyasal hayatın sürekliliği, seçim güvenliği ve siyasal çoğulculuğun korunması bakımından Türk anayasal düzeninin önemli yapısal kazanımlarından biri olarak değerlendirilmelidir.

Modern demokratik hukuk devletleri sadece anayasal metinler üzerinde yükselmez, bununla birlikte o metinlere hayat veren kurumsal yapıların sürekliliği ve meşruiyeti ile ayakta kalır. Bu yapılar içerisinde siyasal partiler, demokratik temsil sisteminin temel taşı niteliğindedir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 68. maddesi, siyasi partileri sıradan özel hukuk tüzel kişileri olarak değil, “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlamaktadır. Bu anayasal konumlandırma, siyasal partileri, halk iradesinin siyasal iktidara taşınmasında, anayasal bir köprü işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır. Tam da bu sebeple, siyasi partilerin iç işleyişine yönelik yargısal müdahaleler son derece istisnai olmak zorundadır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4–5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirdiği 38. Olağan Kurultayı sonrasında gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları parti içi uyuşmazlık veya teknik bir hukuk problemi olarak görülemez. Bu mesele, esasında Türk hukuk sisteminin demokrasiyle, seçim güvenliğiyle, parti özerkliğiyle ve halk iradesiyle kurduğu ilişkinin mahiyetini test eden anayasal bir tartışma niteliğindedir. Zira burada tartışılan husus, ilgili partinin kurultayının geçerliliği değil, siyasal iradenin hangi ölçüde yargısal denetime tabi tutulabileceği sorusudur.

Kurultaya ilişkin ilgili sürülen iddiaların merkezinde, bazı delegelerin iradesinin çeşitli vaatler ve menfaat ilişkileriyle etkilenmiş olabileceği yönündeki savlar bulunmaktadır. Delegelere maddi menfaat sağlandığı, elektronik cihazlar verildiği veya belediye meclis üyeliği, şirket yönetim kurulu üyelikleri gibi siyasi ve bürokratik pozisyonların vaat edildiği ileri sürülmektedir. Şüphesiz ki bu tür iddialar demokratik etik açısından ciddi bir tartışmayı beraberinde getirir. Ancak hukukun temel görevi, siyasal ve ahlaki tartışmalarla hukuki yaptırımlar arasındaki sınırı dikkatli biçimde korumaktır.

Burada cevaplanması gereken temel soru şudur: Bir siyasi parti kurultayında bazı delegelerin iradesine yönelik müdahale iddiası, bütün bir kurultayın “hiç doğmamış” ya da “hiç yapılmamış” sayılmasını mümkün kılar mı?

Kanaatimizce bu soruya verilecek cevap olumsuzdur. Çünkü siyasi parti kongreleri, bireysel sözleşmelerden farklı olarak kolektif siyasal iradenin ortaya çıktığı anayasal platformlardır. Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen “irade fesadı” halleri —hata, hile ve korkutma— iki taraflı özel hukuk ilişkileri bakımından tasarlanmış kavramlardır. Oysa siyasi parti kurultayları, özel hukuk sözleşmesi değil, anayasal temsil mekanizmasının bir parçasıdır. Bu nedenle birkaç delegenin etkilenmiş olduğu iddiasının, bütün bir kongreyi hükümsüz hale getirecek ölçekte yorumlanması, hukuk metodolojisi bakımından izah edilmesinde ciddi sorunlar doğurur.

Kuşkusuz ki delegelere menfaat sağlanmışsa bu durum ceza hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Rüşvet, nüfuz ticareti veya haksız menfaat teminine ilişkin suçlar bireysel sorumluluk doğurabilir. Ancak bireysel cezai sorumluluğun varlığı, otomatik olarak bütün bir seçim sürecinin veya kurultayın “mutlak butlan” ile sakatlanmasını gerektirmez. Ceza hukukunun bireysellik ilkesi gereği, fail ile fiil arasındaki bağ kurulmalı ve yaptırım kişiselleştirilmelidir. Aksi halde birkaç kişinin eylemi nedeniyle milyonlarca seçmeni temsil eden bir siyasi yapının kurumsal iradesi yok sayılmış olur.

Asıl tehlike ise “mutlak butlan” kavramının genişletici ve siyasallaştırıcı biçimde yorumlanmasında yatmaktadır. Hukuk teorisinde “yokluk”, “mutlak butlan” ve “iptal edilebilirlik” birbirinden farklı sakatlık türlerini ifade eder. Bir işlemin yok sayılabilmesi için kurucu unsurlarının hiç oluşmamış olması gerekir. Örneğin fiilen yapılmamış bir toplantının yapılmış gibi gösterilmesi, yokluk haline örnek oluşturabilir. Oysa CHP’nin 38. Olağan Kurultayı fiilen gerçekleştirilmiş, delegeler oy kullanmış, hâkim denetimindeki seçim kurulları gözetiminde sonuçlar açıklanmış ve süreç tamamlanmıştır. Bu sebeple “yokluk” iddiası hukuken savunulabilir görünmemektedir.

Benzer şekilde “mutlak butlan” yaptırımı da son derece istisnai durumlarda uygulanması gereken ağır bir hukuki müessesedir. Kamu düzenine açık aykırılık, emredici hukuk normlarının ağır ihlali veya hukuk düzeninin korunmasını imkânsız kılan bir durum bulunmadıkça, demokratik iradenin tümden hükümsüz sayılması demokratik hukuk devleti bakımından ciddi sakıncalar doğurur. Eğer siyasetin doğasında bulunan ikna, vaat ve temsil mücadeleleri birer “mutlak butlan” gerekçesi haline getirilirse, o zaman demokratik rekabetin kendisi de sürekli yargısal müdahale tehdidi altında kalacaktır.

Bu durumda, genel veya mahallî seçimlerde seçmenlere çeşitli siyasal vaatlerde bulunarak seçim kazanan bir parti bakımından da benzer bir hukuki paradoks ortaya çıkacaktır. Şöyle ki; seçim sonucunda kaybeden siyasi partiler veya onların üyeleri, asliye hukuk mahkemelerinde dava açarak, seçimi kazanan partinin seçmenlere sunduğu vaatler yoluyla seçmen iradesini etkilediğini, hatta “irade fesadına” sebebiyet verdiğini ileri sürerek seçim sonuçlarının “mutlak butlan” yaptırımı ile hükümsüz sayılmasını talep edebilecektir. Böyle bir yaklaşımın kabulü ise, demokratik siyasetin doğasında bulunan propaganda, vaat ve seçmeni ikna faaliyetlerini hukuki sakatlık gerekçesine dönüştürmek suretiyle, seçim güvenliği ve demokratik meşruiyet ilkelerini ağır biçimde zedeleyen bir sonuç doğuracaktır. Zira temsili demokrasilerde siyasal rekabetin özü, seçmeni ikna etmeye yönelik programlar ve vaatler üzerinden şekillenmekte olup; bunların sonradan yargısal denetim yoluyla “irade sakatlığı” kapsamında değerlendirilmesi, seçim hukukunun istikrarını ortadan kaldırabilecek tehlikeli bir emsal yaratacaktır.

Bu noktada Yüksek Seçim Kurulu’nun ve seçim kurullarının anayasal rolü ayrıca önem taşımaktadır. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu gereği siyasi parti kongreleri, ilçe seçim kurullarının gözetimi ve denetimi altında yapılmaktadır. CHP’nin 38. Olağan Kurultayı da bu prosedürlere uygun biçimde gerçekleştirilmiş ve resmi seçim otoritelerinin gözetiminde kesinleşmiştir. Dolayısıyla seçim kurullarının denetiminden geçmiş ve hukuken kesinleşmiş bir sürecin yıllar sonra adli yargı eliyle yeniden esastan tartışmaya açılması, hukuk güvenliği ilkesi bakımından ciddi sorunlar yaratır.

Çünkü seçimlerin kesinliği ilkesi, demokratik sistemin istikrarının temelidir. Eğer bir siyasi partinin kurultayı yıllar sonra yargı eliyle geriye dönük biçimde hükümsüz sayılabilecekse, sadece kurultayın kendisi değil, sonrasında alınan tüm siyasi kararlar da tartışmalı hale gelir. Parti yönetimlerinin meşruiyeti, aday belirleme süreçleri, partinin gösterdiği adaylar ve hatta seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar zincirleme biçimde hukuki belirsizlik içerisine sürüklenir ve seçimin sonuçlarını meşru olmaktan çıkarabilir. Böyle bir yaklaşım, demokratik siyaseti istikrarsızlaştıran bir yargısal müdahale alanı yaratır.

Meselenin bir diğer boyutu ise uluslararası hukuk ve insan hakları perspektifidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğü, siyasi partilerin iç işleyişine yönelik devlet müdahalelerini oldukça dar bir çerçeveye oturtmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında siyasi partilere yönelik müdahalelerin ancak meşru amaç taşıması, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve ölçülülük ilkesine uygun olması halinde kabul edilebileceği vurgulanmaktadır. Venedik Komisyonu raporları da benzer şekilde, parti içi demokratik süreçlere yönelik müdahalelerin istisnai olması gerektiğini belirtmektedir.

Kural olarak hukuk hâkimi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 198. maddesi uyarınca delilleri serbest takdir ilkesi çerçevesinde değerlendirme yetkisine sahiptir. Ancak bu yetki, sınırsız ve keyfî bir takdir alanı anlamına gelmez. Bilakis hukuk devleti ilkesinin ve adil yargılanma hakkının doğal bir sonucu olarak hâkim; hangi delile neden üstünlük tanıdığını, hangi delili neden inandırıcı yahut yetersiz bulduğunu, deliller arasında mevcut ise çelişkileri hangi hukuki ve mantıksal gerekçelerle giderdiğini kararında açık, denetlenebilir ve somut biçimde ortaya koymakla yükümlüdür. Zira mahkeme kararını meşru ve hukuken sürdürülebilir kılan husus, yalnızca ulaşılan sonuç değil; o sonuca hangi delil silsilesi ve hangi hukuki muhakeme süreciyle varıldığının ortaya konulmasıdır.

Bu çerçevede mahkemenin görevi, soyut kanaat yahut varsayımlar üzerinden hüküm tesis etmek değil; dosyada mevcut delilleri tartışmak, bunları birbiriyle irtibatlandırmak ve nihayet maddi vakıayı hukuken denetlenebilir bir gerekçeyle ortaya koymaktır. Nitekim HMK sistematiğinde hükmün gerekçesi; iddia, savunma, delil, delillerin değerlendirilmesi ve ulaşılan hukuki sonuç arasındaki mantıksal bağı göstermek zorundadır. Aksi yaklaşım, yargısal takdirin hukuki muhakemeden uzaklaşıp sübjektif kanaate dönüşmesi tehlikesini doğurur.

Ne var ki Cumhuriyet Halk Partisi hakkında hukuk mahkemesince verilen kararda, yukarıda izah edilen bu temel usul ve ispat metodolojisinin gereği gibi işletilmediği yönünde ciddi tartışmalar doğmaktadır. Zira karar metni incelendiğinde; mahkemenin hangi somut delile dayanarak hangi maddi vakıayı sabit kabul ettiği, hangi delilleri neden üstün gördüğü yahut aksi yöndeki savunmaları hangi gerekçelerle bertaraf ettiği hususlarında yeterli ve denetlenebilir bir değerlendirme ortaya koymadığı görülmektedir. Özellikle kararın 15. sayfasında, esaslı bir delil tartışmasına girişilmeksizin yalnızca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2025/23782 sayılı iddianamesine atıf yapılmak suretiyle sonuca gidildiği izlenimi doğmaktadır.

Oysa ceza soruşturmasına ilişkin bir iddianame, tek başına hukuk hâkimi bakımından kesin ve bağlayıcı bir delil niteliği taşımaz; bilakis değerlendirilmesi gereken bir iddia metni mahiyetindedir. Dahası, üçüncü kişilerin medyada duyduklarına, kamuoyunda dillendirilen rivayetlere veya parti içi söylentilere dayanan; fakat somut, maddi ve hukuken denetlenebilir delillerle ispat edilemeyen beyanların hükme esas alınması, ispat hukukunun temel prensipleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Kaldı ki, ileri sürülen iddiaların tümünün doğru olduğu varsayılsa dahi, hukuk tekniği bakımından cevaplandırılması gereken esaslı sorular cevapsız bırakılmış görünmektedir: Hangi delegenin iradesi hangi somut eylemle etkilenmiştir? Kimin hangi adaya oy verdiği nasıl tespit edilmiştir? İddia edilen irade sakatlığı seçim sonucunu hangi matematiksel ve hukuki ilişki içerisinde değiştirmiştir? Delegelerin tercihleri ile seçim sonucu arasında nasıl bir illiyet bağı kurulmuştur? Bu sorulara somut ve ikna edici cevaplar verilmeden, yalnızca soyut ithamlar ve genel değerlendirmeler üzerinden bir kurultay iradesinin sakatlandığı sonucuna ulaşılması, hukuki güvenlik ve gerekçeli karar ilkesi bakımından son derece düşündürücü bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

Hukuk düzeninde ağır sonuçlar doğuran kararların, soyut kanaatlere değil; açık, somut, tartışılmış ve denetlenebilir delillere dayanması esastır. Aksi hâlde mahkeme kararları, hukuki muhakemenin ürünü olmaktan çıkar; toplumsal kanaatlerin ve ispat edilememiş iddiaların yargısal forma dönüştürülmesi eleştirisine açık hâle gelir.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde, soyut irade fesadı iddialarına dayanarak bir siyasi partinin en üst karar alma organını “hukuken yok” saymak veya “mutlak butlan” ile hükümsüz hale getirmek, ölçülülük ilkesini zorlayan ve örgütlenme özgürlüğüne ağır müdahale teşkil eden bir yaklaşım olarak görülebilir.

Sonuç itibarıyla CHP’nin 38. Olağan Kurultayı etrafında şekillenen “mutlak butlan” tartışması, belirli bir siyasi partiyi ilgilendiren dar bir mesele değildir. Esasen bu tartışma, Türkiye’de siyasetin demokratik meşruiyetle mi yoksa yargısal müdahalelerle mi şekilleneceğine dair daha geniş bir anayasal sorunun parçasıdır. Hukuk, demokratik süreçleri felç eden bir araç değil, onları güvence altına alan bir koruma mekanizması olmak zorundadır. Yargı, siyasal mühendislik girişimlerinin bir aracı haline gelmemeli, seçim güvenliği ve hukuki istikrar arasındaki o hassas dengeyi özenle korumalıdır.

Yargı organları, demokratik hukuk devletinin temel ilkeleri çerçevesinde siyasal rekabetin
veya siyasal mühendislik girişimlerinin bir aracı hâline dönüşmemelidir. Bilakis, hukuk
güvenliği, seçim güvenliği ve anayasal istikrar arasındaki hassas dengeyi titizlikle muhafaza
etmelidir. Bu bağlamda, mahkeme tarafından Yüksek Seçim Kurulu’nun anayasal ve yasal
yetki alanına müdahale niteliği taşıdığı görülen “mutlak butlan” kararının, yalnızca bir parti
içi uyuşmazlık olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira söz konusu yaklaşım, siyasal
partilerin örgütlenme özgürlüğü ve seçim hukukuna ilişkin kurumsal güvenceler bakımından
ciddi anayasal tartışmaları da beraberinde getirmektedir.

Nitekim bu tür yargısal müdahalelerin, siyasal alan üzerindeki etkileri itibarıyla, siyasal
partilerin yeterli anayasal güvenceye sahip olmadığı ve yargısal denetimin daha çok siyasal
iktidarın sınırları içerisinde şekillendiği 1924–1960 dönemine ilişkin tarihsel tartışmalara geri dönüldüğü yönünde değerlendirmelere de neden olabileceği göz ardı edilmemelidir.

Şayet siyasal mücadelelerin çözüm adresi kurultay salonlarından ve sandıklardan çıkarılıp mahkeme koridorlarına taşınırsa, kaybeden yalnızca siyasi partiler olmayacaktır. Kaybeden, halk iradesinin serbest biçimde tecelli etmesi, demokratik temsil sistemi ve nihayet anayasal demokrasinin kendisi olacaktır. Çünkü demokrasilerde son sözü mahkemeler değil, meşruiyet sınırları içinde işleyen siyasal rekabet ve millet iradesi söylemelidir.

Doç. Dr. Ramazan Arıtürk
Doç. Dr. Ramazan Arıtürkhttps://ekopolitik.org.tr
Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi'nde Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi'nde çift anadal yaparak tamamlayan Ramazan Arıtürk, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Marmara Üniversitesi'nde yürüttü, 2025 yılında doçent unvanı aldı. Bakırköy Florya ve Sarıyer Adile Sadullah Polis Meslek Yüksekokulu'nda, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi ve Sabahattin Zaim Üniversitesi'nde dersler veren Arıtürk’ün yayınlanmış altı kitabı vardır. Öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli sivil toplum kuruluşlarında ve gençlik hareketlerinde aktif rol alan Arıtürk, halen Ekopolitik Vakfı Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı, MÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Üyesi olmasının yanısıra İlim Yayma Vakfı Kurucular Kurulu Üyesi, BUVAKIF Kurucu Mütevelli Heyeti Üyesi, KONSIAD Kurucu Üyesi ve Aya Sanat ve Düşünce Vakfı Kurucusudur.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Devlet Aklına ve Baba Yüreğine Çağrı: Bir Babadan, Cumhurbaşkanına...

İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ’NİN KAPATILMASI ÜZERİNE Sayın Cumhurbaşkanım, Size; iki evladını üniversite sıralarına uğurlamış bir baba, ömrünü akademiye adamış bir doçent...

Beyaz Yaka Meslek Odalarının ve Baroların Dönüşümü

Beyaz Yaka Meslek Odalarının ve Baroların Dönüşümü: Demokrasi, Yapay Zekâ ve Kurumsal Reform İhtiyacı *İlgili rapor metninin tamamına buradan...

Yapay Zekâ Çağında Barolar ve Beyaz Yaka Kurumlarının Sessiz...

MESLEK ODALARI NEDEN YENİDEN DÜŞÜNÜLMELİ? Türkiye’de bazı kurumlar vardır ki gündelik siyasetin gürültüsü içinde çoğu zaman fark edilmez; ancak...

Devlet Aklının Görünmeyen Tahakkümü

Savunma Sanayisinde Gizlilik, Stratejik Sessizlik ve Uluslararası Hukuk: Devlet Aklının Görünmeyen Tahakkümü   I. Giriş: Küresel savunma ve havacılık sanayisinin...

23 Nisan: Kökleri ve Binlerce Yıla Dayanan İstişare Kültürümüz

“Devlet Geleneğimizde Kurultay, Şûra, Divan ve Meclis” Tarih sahnesinde binlerce yıldır varlığını sürdüren Türkler, zamanın yıpratıcı etkisine karşı koyan...

Kurumsal Bir Yıkımın Anatomisi

Bölgemizde Demokrasi, Sivil Toplum ve Vakıfların Tarihsel Dönüşümü: Günümüz küresel siyasetinin ve siyaset felsefesinin en çetrefilli sorularından biri, İslam...

Hakim Güvencesi: Yasal Düzenlemeden Fiili Bağımsızlığa

İnsanlık tarihinin yeryüzündeki serüveniyle yaşıt olan adalet mefhumu, insan olmanın özünü ve gayesini teşkil eden, her devirde düşünülmüş,...

Adaletin Sessiz Güvencesi: Adil Yargılanma Hakkı

Hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları; modern toplumların asırlara sâri olan zorbalık, şiddet ve keyfilik mücadeleleri neticesinde ulaştığı...

Köklerden Geleceğe: Din ve Medeniyet

Orta Asya’dan Türkiye’ye Bugünü Anlamak ve Yarını İnşa Etmek   Medeniyet dediğimiz kavram, çoğu zaman yalnızca teknolojik ilerleme, şehirleşme ya...

Adaletin Mekânsal Sembolizmi: Ankara İçin Bir “Adalet Kulesi” Manifestosu

Hukuk, yalnızca normatif kuralların sistematik bir toplamı yahut pozitif metinlerin teknik bir derlemesi olarak kavranamaz. O, bir toplumun...

Bir Marştan Fazlası: İstiklal Marşı’nın Anayasadaki Yeri ve Milletin...

İstiklal Marşının kabulünün 105. yılı anısına Milletlerin tarihsel varlığını ve kolektif kimliğini ayakta tutan temel sembollerin başında bayrak, dil,...

Adalet: Devletin Temeli ve İnsanlığın Ortak Değeri

Adalet, insanın ve devletin varlığını anlamlı kılan en temel değerlerden biridir. O, yalnızca bir ihtiyaç değil; aynı zamanda...

Müvekkilim Erbakan

Çocukluk bazen kaderin kenarına düşülmüş bir dipnottur. Henüz ilkokul çağındayken, Konya’nın Beyşehir ilçesine bağlı Bayat köyünde, elimde yağlıboya...

Akıl–Din–Ahlak ve Hukuk İlişkisi ile Laiklik ve Günümüz Türkiye’si

Giriş: Hakikatin Üç Ayağı İslam düşünce tarihinde akıl, vahyin muhatabı olan insanın en temel yetisi olarak kabul edilmiştir. Ne...

Türkiye’de Adalet Krizi: Gelenek, Otorite, Bireysel Akıl ve Uygulama

Giriş İnsan düşüncesi tarih boyunca iki temel çekim merkezi arasında şekillenmiştir: gelenek ve akıl. Gelenek; din, mezhep, kültür, örf,...

Kriz ve Çürüme Çağında Medeniyet, İktidar ve Türkiye Deneyimi

İnsanlık tarihi, yalnızca ilerleme ve birikim süreçlerinden değil; aynı zamanda çözülme, gerileme ve çürüme evrelerinden de oluşur. Kriz...

Ekopolitik Düşünce Merkezi Yargı Araştırmaları Raporu Bize Ne Diyor?

Ekopolitik Düşünce Merkezi olarak yaklaşık on ay süren titiz bir çalışmanın sonucunda “Yargı Araştırması Raporu” nu kamuoyu ile...

Neo-Royalizm, Trump Yönetimi ve Uluslararası Düzenin Dönüşümü

Lider Merkezli Siyasetin Yükselişi Uluslararası siyasetin son on yılına damgasını vuran gelişmeler, mevcut kavramsal çerçevelerin açıklayıcılığını giderek tartışmalı hâle...

Mehmet Akif Ersoy’un Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Hukuk Devleti Algısı...

I. GİRİŞ: 27 Aralık, yalnızca bir vefat tarihini değil; bir milletin vicdanında yankı bulan bir sesi, kelimelere sığmayan bir...

Lekelenmeme Hakkı, Masumiyet Karinesi ve Soruşturma Gizliliğinin Medya Yoluyla...

Türk Hukukunda Lekelenmeme Hakkı, Masumiyet Karinesi ve Soruşturma Gizliliğinin Medya Yoluyla İhlali GİRİŞ Ceza muhakemesi hukuku, devletin bireyin temel...

Siyaset: Kimliğin, Zamanın, Kültürün ve Devamlılığın Arayışı

Siyasete baktığımda çoğu zaman kendi zamanını aşamayan bir aceleciliğin, tarih ile gelecek arasında sıkışmış bir telaşın izlerini görürüm....