Filistinli entelektüel ve 20. yüzyılın sınırlar aşan düşünürlerinden Edward Said’in çığır açıcı ve ezber bozan kitabı Oryantalizm’in yayımlanmasının üzerinden neredeyse yarım asra yakın bir zaman geçti. Said’in perspektifini takdir eden veya yeren şerhleri halen daha onlarca dilde ve farklı kültürel çevrelerde konuşulup tartışılmaya devam ediyor.
Bugünlerde elimde, Edward Said’in dostlarından ve onun Doğu-Batı ilişkilerindeki eleştirel perspektifinin sürdürücülerinden Prof. Hamid Dabaşi’nin, İngilizce orijinali 2009’da çıkan ama Türkçeye henüz çok yakınlarda çevrilmiş incelemesi “Post-Oryantalizm & Terör Çağında Bilgi ve İktidar” var.
Batı’daki nitelikli ve bağımsız kalabilmiş İranlı entelektüellerden biri olan Prof. Dabaşi, bu kitapta temelde, Oryantalizmin sömürgecilik sonrasındaki evrimini ve değişen biçimlerini ele alıyor. Kitabın başlığına da yansıyan asıl perspektifi ise, 11 Eylül sonrası dönemde bilginin modern çağda üretim biçimlerini ve Batı’nın yeni tür emperyalizmini postkolonyal bir bakışla tartışması.
Herkesten apayrı bir Yahudi Oryantalist: Goldziher
Dabaşi 21. yüzyıl için bu tartışmayı yaparken, Oryantalizmin eski dönemdeki temsilleri ve temsilcileri için de geniş parantezler açar. Bu parantezlerde, Aydınlanma dönemi filozoflarından Hegel ve Weber’e, Gadamer ve Patai’den Vambery’ye kadar pek çok ismi mercek altına alırken, keskin eleştirilerini hiçbirinden esirgemez. Ancak bir isim var ki bir yandan eleştirirken, diğer yandan özel bir bölüm ayıracak kadar önemli ve değerli bir ilim adamı olarak nazara verir: Macar Şarkiyatçı Ignaz Goldziher.
Dabaşi, Goldziher’e hayranlığını “tüm Oryantalistlerin en bilgilisi, bu alanın en önde gelen temsilcisi” sözleriyle metne yansıtmaya başlar (s. 42). Ama bir yandan da dostu ve arkadaşı Said’in “Oryantalizmin yıkık dökük mabedine bir coup de grace indirmiş” olduğundan bahisle, ikisinin arasını uzlaştırmanın gerekli olduğunu, en azından Oryantalistler arasında bir ayrım yapmak gerektiğini vurgular.
Macar Yahudisi Goldziher, 1850’de bir dönem Osmanlı-Habsburg savaşlarının önemli duraklarından Zigetvar’da dünyaya geldi; dört yaşında İbranice öğrenmeye, beş yaşından itibaren Tevrat dersleri almaya başladı ve henüz on ki yaşındayken İbrani ibadet ritüellerine dair ilk incelemesini yayımladı. Ömrünün sonuna kadar samimi ve inançlı bir Yahudi olarak yaşadı, bazı sorunlar yaşasa da Yahudi cemaatinden hiç ayrılmadı.
Türkiye’de geniş çevrelerde tanınan ve ilmi kariyerini emperyalizmin hizmetinde bir casusa dönüştüren Arminius Vambery’nin Budapeşte Üniversitesi’nde ilk talebesi olduğunda on altı yaşındaydı. Ardından Berlin ve Leipzig’de yüksek tahsilini sürdürdü, burada artık olgunluk dönemini yaşayan Alman Şarkiyatçılık ekolünün büyük isimlerinin öğrencisi oldu. Ve “Oryantalistlerin en bilgilisinin” Doğu’nun derinliklerine doğru, kimi zaman tartışmalı kimi zaman en yakınlarından bile eleştiri alan yolculuğu bu yıllarda başladı.
Şarkiyatçılık içindeki konumu
Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupalı büyük güçler arasındaki rekabetin Doğu’ya ve Müslüman toplumlarına doğru uzanması sürecinde bölgeye ve İslam’a dair “bilgi” en önemli ihtiyaçtır. Eksikliği duyulan, İslam’la ilgili doğru ve güvenilir bilgiye kaynaklık teşkil edecek alanı Goldziher ve onun gibi bir avuç öncü Şarkiyatçı vücuda getirecekti (s. 44).
Dabaşi’nin hayranlığı kelimelerde ve vurgularda kendini açıkça gösterir, bilhassa kendisinden sonra gelen Oryantalistler kuşağıyla onu karşılaştırdığı şu satırlar Goldziher’in gerçek değerini belirlemede son derece önemlidir.
“Goldziher’in metinlerinin her biri şimdi bir akademisyenler ordusunun nezaret ettiği bir sorgulama sahasında ele alınıyor. Ancak hiçbiri Goldziher’in peş peşe ortaya koyduğu çalışmalardaki gibi engin bilgiyle, akıcı ve zarif dille, tarihi kavrayışla veya kutsal addedilen doktrinleri ve uzun soluklu kurumları, siyasi tarihçeleri ve entelektüel hareketlerinin en küçük ayrıntısını ele alacak kadar incelikli, bütüncül bir medeniyet perspektifiyle eserler veremiyor. lgnaz Goldziher usta bir zanaatkârdı; kendisinin akademik metinlerinin estetiği ve sorgulayan zihninin akışkan zarafeti artık bambaşka bir dünyanın nadide ve unutulup gitmiş erdemlerindendir… Goldziher’in makalelerinin en çarpıcı yanı kolay anlaşılırlıkları, neredeyse yanıltıcı bir basitlikle ortaya koyulan akademik yetkinliklerinin akışkanlığıdır.” (s. 45-46).
Ancak bu dönemde eser vermiş olan isimlerin, Avrupa’da Britanya ve Fransa gibi daha güçlü imparatorlukların merkezlerinde değilse kendilerine akademik ve politik sahnede yer bulmakta zorlanmaları tabiidir. Goldziher ise Berlin’de bile değil, o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çeperinde, Budapeşte’de yaşayan bir Macar Yahudisi’dir. Bu açıdan iki kere şanssız olduğu söylenebilir: Hem Doğu Avrupalı’dır hem de Yahudi olduğu için dışlanmıştır.
İslam ile Yahudilik arasında “Müslüman bir âlim” Goldziher
Goldziher her şeyden evvel inançlı bir Yahudi’dir, ancak İslam’a Oryantalist perspektifin dışında derin bir ilgi duyduğu özellikle dikkat çeker. Henüz yirmili yaşlarının başında, Macar eğitim bakanlığının görevlendirmesiyle, 1873-74’te İstanbul ve Beyrut üzerinden Şam, Kudüs ve Kahire’ye gider. Kahire’de Ezher hocalarının derslerini takip ederken, aynı zamanda o döneme kadar Ezher’de talebelik cübbesi giyen ilk gayrimüslim Avrupalı olur. Goldziher bu seneyi “’mein orientalisches, mein muhammedanisches Jahr’ [Benim Şark’ta, Müslümanca geçirdiğim yıl) olarak nitelendirir. Bu dönemden o kadar mutludur ki Günlük’ünün en uzun bölümlerinden birini münhasıran bu seneyi tasvir etmeye ayırır.
Mısır’a geldikten kısa bir süre sonra tanıştığı Mısır eğitim bakanı Riyad Paşa onun Arapçaya ola hâkimiyetinden etkilenir ve kendisine bakanlıkta iş teklif eder. Goldziher bu cazip teklife şaşırıp teşekkür eder ve Ezher’e kaydolma izni ister; bu aracılık sayesinde Ezher Şeyhiyle görüşür ve kaydolmak için heyeti ikna eder.
Dabaşi bu noktada ilginç bir ifade kullanır: “Goldziher öldüğü güne kadar (ve Avrupa’da antisemitizmin yükselişte olduğu korkunç günlerin olağan dışı koşullarında dahi) mağrur, inançlı ve dini vecibelerini yerine getiren bir Yahudi olmasına rağmen oldukça özgün şekilde kendini bir ‘Müslüman âlim’ olarak görmüştür” (s. 49). İslam içinde ise kendini ana akım Müslümanlığın bir savunucusu gibi konumlandırır adeta ve gençliğinde medrese eğitimi almış bir Şii olan Dabaşi’nin de dikkatini haklı olarak çekecek şekilde, Şiiliğin “İslam’daki Allah inancını zayıflatmaya veya hepten yıkmaya müsait saçmalıkları yeşertecek verimli toprak” (s. 51) olduğunu söyleyerek bazı şimşekleri üzerine dahi çeker. Ancak Dabaşi bile onun İslam entelektüel tarihini ve tartışmaları bu kadar yakından bilen biri olarak, bu gözlemi yapmaya hakkı olduğunun altını çizer.
Adeta inançlı bir Ehl-i Sünnet mümin gibi, Goldziher’in tırpanı ana akım İslami düşünce dışındaki hemen herkesi biçmektedir; Vehhabîliğe de “icmanın terk edilmesinden” kaynaklı bir inhiraf hareketi olduğu eleştirisini yöneltir, aynı tutumu Bâbiler (şimdiki Bahailerin öncüleri) gibi heteredoks Şii topluluklardan da esirgemez (s. 53-54).
Goldziher Günlük’ünde Mısır günlerini ve kendisini o kültüre ait görmesini şu sözlerle ve birkaç sefer vurgular: “Tek tanrı inancıma İslam adını verdim ve Muhammed’in tebliğ ettiklerine inandığımı söylerken yalan söylemedim. Elimdeki Kur’an İslam’la kurduğum içsel bağın ispatıdır. Hocalarım gerçekten de nihayet onlara açılacağım anı bekliyorlardı” (s. 75).
Goldziher Kahire’den ayrılmadan önce 1874 Mayıs’ında Suriyeli dostu Abdullah el-Şami sayesinde ülkesine dönmeden önce yapmak istediği son şeyi de yaparak İmam Şâfî’nin türbesinin yakınlarında Cuma namazına gider. “Binlerce müminin arasında secdeye vardım. Hayatımda o kutsi cuma günü hissettiğim kadar dindar, tam anlamıyla inançlı olmamıştım hiç” (s. 78).
Ancak Goldziher elbette Müslüman olmuş değildir; Dabaşi onun ömrünü vakfettiği inceleme konusuna kendisini bütünüyle adadığını ve bu coşkun sözlerin bu adayıştan geldiğinin, Ezher’e mensup olmanın bile onun Yahudiliğe inancını sarsamadığının, aksine pekiştirdiğinin altını çizer.
Goldziher’in Yahudiliği
Dabaşi, Goldziher’in Seyahatname’sinin kaydadeğer bir kısmında İslam’ın entelektüel tarihine duyduğu yakın ve açık sevgi ve bağlılığı özellikle vurgular. Hatta Yahudiliğin yöntemsel unsurlarına yönelttiği eleştirilerle birlikte değerlendirilince, kendisi gibi Macar Yahudisi olan bir başka Oryantalist isim Raphael Patai’nin onun eserlerini tanımlarken kullandığı eleştirileri sayfalar boyunca alıntılar ve açık bir Goldziher savunusuna girişir. Zira Patai kendisini “İslam’a meftun” ve “akut Yahudi karşıtlığı kompleksinden mustarip karmaşık bir karakter” olmakla itham etmektedir. Patai, kişisel bir komplekse dönüştürdüğü Goldziher düşmanlığını “hayatını Yahudiliği değil de İslam’ı araştırmaya vakfetmesinin Yahudi inancı bakımından caiz olup olmadığını” sorgulamaya kadar varır.
Goldziher’in İslam’a duyduğu yakınlık ve sempati açıktır, hatta bu yakınlığın İslam’ı “Yahudiliğin izlerini taşıyan Mekke kültünden gelişen yüce dünya dini” olarak tanımlamaya varacak kadar derin olması da ilgi çekicidir. Bunun devamında ise 1873-74 yıllarındaki Suriye-Mısır günlerini anlatırken şunu kaydeder: “O haftalarda kendimi İslam ruhuna o denli kaptırmıştım ki Müslüman olduğuma içten içe inanmaya başladım ve İslam’ın akidevi ve kurumsal teşekkülü bakımından dahi sorgulayıcı düşünürleri tatmin edebilecek tek din olduğuna kesinkes kanaat getirdim. İdealim, Yahudiliği de benzer bir rasyonel seviyeye yükseltmek.” (s. 62). Keza Hristiyanlıktan nefret etmesi ve bu dini “tüm dinler içerisinde en tiksindiricisi” olarak nitelendirmesi de dikkat çekicidir.
Dabaşi’nin, Goldziher’in bu “araftaki âlim” rolünü, muhtemelen kendisinin de Doğu ile Batı arasındaki rolüne ve Said’in “sürgün entelektüel yurtsuzluğuna” zihinsel bir telmihle anlamaya çalıştığı görülür ki Goldziher’i, Gazâlî’den açık şekilde etkilenmiş ve İslam’ı yakından tanıyan bir başka Orta Çağ Yahudi düşünürü İbn Meymun’la özdeşleştirir. Bunda şaşırılacak bir şey olmadığını vurgularken de tarihi bakımdan çok daha geçerli bir Yahudi-İslam mirasına odaklanmak yerine, “kurmaca Yahudi-Hristiyan geleneğinin gereğinden fazla ciddiye alınmasının” bu şaşkınlığa yol açtığını vurgular (s. 64-65).
Ancak Dabaşi, Patai’nin onun Yahudiliğine yönelttiği eleştirilerin büyük bir karşılığı olmadığının da altını çizer ve “Goldziher’in kendinden emin ve gururlu bir Yahudi olarak beslediği derin inancı sezmemek mümkün değildir” diyerek, Patai’nin yüzeyselliğinden ziyade, inancın derin ve tefekkürî tarafına işaret eder. Goldziher’in imanıyla İbn Sina’nın imanını birbiriyle mukayese edip benzeştirir ve her ikisinin de inancın kanlı canlı mabetleri olduğunu; birinin sinagogunu kalbinde, diğerinin camiini ruhunda taşıdığını belirtir. “Hatta Goldziher imanından o kadar emindir ki inançlı olmakla o kadar gurur duyar ki inandığı dinin belirli resmi pratiklerini eleştirme hakkını kendinde görür” (s. 66).
Goldziher, Vambery, Emperyalizm ve Siyonizm
Goldziher’in Yahudiliği, tüm eleştirilerine rağmen, Yahudiliğe sadık kalmaya devam ettiği için kendisiyle dalga geçen hocası Türkolog Arminius Vambery’yi Yahudilikten Hristiyanlığa geçtiği için hiçbir zaman affetmemeye kadar varır.
Goldziher ile Vambery arasındaki tek anlaşmazlık konusu Yahudiliği terk edip din değiştirmek değildir kuşkusuz. Vambery o dönemin yükselen trendlerini görmüş, din değiştirip kendisini ve uzmanlığını İngiliz emperyalizmin hizmetine sunmuştur [hatta Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğinde kritik bir rol de üstlenmiştir (s. 82-83)]; bu sayede kadro ve kürsü kazanmış, bir servet biriktirerek maddi durumunu düzeltmiş ama sonuçta itibarını yitirmiştir –en azından Goldziher’ın nazarında.
Goldziher ise emperyalizme karşı duran bir isimdir. Hatta Kahire’de bulunduğu yıllarda, Mısır’daki İngiliz sömürgeciliğine aktif şekilde karşı çıkar ve Londra aleyhinde bir kamuoyu oluşturulması çabalarına kendisini hasreder. Tüm ilmi yetkinliğine rağmen akademide bir kadro bulamamasını ise doğrudan eski hocası Vambery’nin kendisine duyduğu düşmanlık hislerine bağlar: “Burada hepten görmezden gelinmiş olmam o pis şeytanın benden intikam alması yüzünden” diye yazacaktır Günlük’üne. Vambery için “tüm yalancıların en sinsisi… beni aşağılamadan kendini yüceltemez” diye not düşer (s. 80).
Dabaşi bu noktada artık kendini tutamaz ve Goldziher’in uğradığı muameleye, Vambery ölmeden kendisine kadro verilmemesine adeta isyan eder: “Bu kadro Goldziher’e Leipzig’de doktora derecesini tamamladığı 1870 yılından otuz beş sene sonra, eğitim sürecini 1874 yılında El-Ezher’de nihayete erdirmesinden otuz bir sene sonra ve geçimini sağlayıp ailesine bakabilmek için küçük düşürücü ve alçaltıcı bir sekreterlik işine onlarca yıl sabrettikten sonra verildi” (s. 80-81).
Vambery ile talebesi Goldziher’in karşı karşıya geldikleri bir diğer nokta ise Siyonizm konusudur ve Siyonizmin emperyalizmle işbirliği dönemidir. Yahudilikten Hristiyanlığa geçen Arminius Vambery, Siyonizmi desteklemiş, Theodor Herzl’in dostu olup Filistin’de Yahudi yerleşimlerine izin verilmesi için Herzl ile Osmanlı sultanı arasındaki görüşmelere aracılık etmiş, bunun için İstanbul’daki nüfuzunu kullanmış bir isimdir (s. 100). Hatta Siyonizmin kurucu lideri Herzl’in Vambery’ye “Vambery bacsi” (Vambery Amca) diye hitap edecek kadar yakın oldukları; önce İslam’a ardından Hristiyanlığa geçse de Vambery’nin Yahudiliğe ve Siyonizme gururla ve kalpten bağlı olduğu kaydedilir (s. 85).
Dini bütün bir Yahudi olan Goldziher ise Budapeşte’deki Yahudi cemaatinin rutin sekretarya işlerini deruhte edecek ve ailesinin geçimini bununla sağlayacak kadar Yahudiliğin içinden gelen inançlı bir mümin olmasına rağmen, Siyonizme hep mesafeli durmuş ve son nefesine kadar Siyonizmle ilişki kurmayı reddetmiştir. Patai ve diğer Siyonist isimlerin Goldziher’e düşmanlık gütmesinde, onun hem her türlü emperyalizme hem de Siyonizme doğrudan düşman olmasının rolü büyüktür (s. 85).
Hatta Patai bu durumu daha ileri bir sahneyle resmeder:
“Balfour Deklarasyonu’nun [1917] imzalanmasından sonra –ki İngiliz hükumeti bu deklarasyona istinaden Filistin’de bir Yahudi ulusal ana yurdunun kurulmasına yardımcı olmayı taahhüt etmişti- Siyonist liderler Goldziher’ den arasının çok iyi olduğu ve ona büyük hürmet besleyen Arap önde gelenleri ve akademisyenleriyle bağlantı kurulmasına yardım etmesini istemişler, ancak Goldziher bu isteği geri çevirmişti” (s. 92-93).
***
Tarihte pek çok anlaşılmamış şahsiyet gibi Ignaz Goldziher de ne kendi Yahudi cemaati arasında, ne İslam dünyasında ne de Avrupa’da tam anlamıyla hakkı teslim edilmiştir. İslam hadis metodolojisiyle ilgili yaptığı eleştiriler ve metodolojiye dair yöntemsel telkin ve tavsiyelerini konunun ilmi muhatapları yeterince ele alıp inceledi, bundan istifade etti veya kritiğe tabi tuttu mu, yoksa kimliğinden dolayı yekten reddedip ademe mahkum mu ettiler? Tartışılır.
Ancak özellikle Oryantalizm tartışmaları içinde, emperyalizm ve Siyonizm düşmanı kimliğiyle ilim namusunu korumuş ve bunun bedelini her aşamada ödemiş Goldziher’in, en azından diğer artniyetli ve emperyalist ajandaların emrindeki Şarkiyatçılardan farklı değerlendirilmesi gerektiği gün gibi ortadadır.
i Edward W. Said (2020), Şarkiyatçılık & Batı’nın Şark Anlayışları, (çev. Berna Ülner), İstanbul: Metis Yayınları
ii Hamid Dabaşi (2025), Post-Oryantalizm & Terör Çağında Bilgi ve İktidar, (çev. Çağla Taşkın), Ankara: Elips Kitap
Metin boyunca Dabaşi’den yapılacak alıntılarda kitabın bu baskısı esas alınacaktır.

