Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir kongre, verilmiş oylar, kürsülerde edilmiş konuşmalar, ilan edilmiş sonuçlar bir anda geçerliliği olmayan bir hikâyeye dönüştü. “Kemal Kılıçdaroğlu gitti” denildi sonra aslında gitmemiş olabileceği konuşulmaya başlandı. “Özgür Özel kazandı” denildi ardından o zaferin hukuki zemininin tartışmalı hâle geldiği söylendi. Mesele parti içi bir kriz olmaktan çıktı. Toplumun zihnine şu bilgi yeniden yerleşti: “Bu ülkede hiçbir siyasi hadise tam anlamıyla sona ermiyor.”
Aslında dünya tarihine bakıldığında imparatorlukların çürüme dönemlerinde görülen en belirgin alametlerden birisinin bizde de tam olarak yaşandığı görülür. Roma’nın son yüzyıllarında da insanlar kimin gerçekten iktidarda olduğunu kestiremiyordu. Senato başka bir şey söylüyor, lejyonlar başka bir irade dayatıyor, saray entrikaları hukukun yerine geçiyor, imparatorlar bazen bir gecede ilan edilip birkaç ay sonra yok oluyordu. Kurumların biçimi ayakta kalsa da içindeki anlam bomboştu. Çürümenin en net görünüşü buradaydı işte, devlet öyle pat diye bir anda yıkılmıyordu, önce ciddiyetini kaybediyordu.
Lucius Cornelius Sulla cumhuriyeti kurtarma iddiasıyla Roma’ya yürüdüğünde yalnızca askerî bir eşiği aşmadı. Asıl kırılma, siyasî yenilginin artık kurumların doğal işleyişi içinde kabul görmeyeceğinin tescillenmesiydi. Sandığın, senatonun, hukukun ya da teamülün ürettiği sonuç yeterli görülmediği anda, “daha yüksek bir meşruiyet” adına bütün düzen zorlanabilir sistemi tarihe onunla geçti. Bu sebeple Sulla tarih yazımında salt bir diktatör olarak anılmaz, kurumların biçimini koruyup ruhunu aşındıran, böylece sistemi geri döndürülemez biçimde dönüştüren figürlerden birisi olarak kabul edilir.
Yaklaşık sekiz yüz yıllık Roma siyasî düzeninin dersi şudur: Kurumlar bazen yıkılmadan önce iç anlamlarını kaybeder. Senato vardır fakat hakemlik kudreti kalmamıştır. Hukuk vardır ama herkes onu kendi safının kılıcı gibi kullanmaktadır. Seçim vardır fakat mağlubiyet artık siyasî hayatın olağan sonucu sayılmaz. O andan itibaren cumhuriyet bir yönetim biçimi olmaktan çıkar, herkesin kendi meşruiyetini ispat etmeye çalıştığı bitmeyen bir mahkemeye dönüşür.
Modern siyasetin en kırılgan noktası da burada duruyor. Demokrasi, yalnızca çoğunluk üretme tekniği olduğu kadar yenilgiyi sindirme terbiyesidir. Kaybeden tarafın “bu defa olmadı” diyebildiği, kazanan tarafın da zaferini ebedî ruhsat sanmadığı yerde demokratik hayat nefes alır ve yaşamaya devam eder. Bu olgunluk kaybolduğunda seçim, siyasî rekabeti sonlandıran bir mekanizma olmaktan çıkar ve tarafların sonucu kabullenmek yerine yeni bir meşruiyet savaşı başlattığı uzun istikrarsızlık ve çözülme dönemine girilir.
Yakın tarihe gelelim. Amerika’da 2000 seçimlerinde Bush-Al Gore krizi bu bakımdan ibretlik ve öğretici bir vakıaydı. Florida’daki oy sayımı tartışması, Yüksek Mahkeme’nin kararıyla kapandı ve karar teknik olarak anayasal mekanizmanın içinde verildi. Fakat Amerika halkının zihninde kalan sandığın mahkeme koridorlarında tamamlandığı duygusuydu. Bush-Al Gore kararı, Florida’daki yeniden sayım sürecini durdurmuş ve seçim sonucunu fiilen belirlemişti. 2020’de Trump’ın yenilgiyi tanımama siyaseti ise aynı damarı çok daha çıplak biçimde ortaya çıkaran başka bir siyasi infialdir. Görüyoruz ki bir ülkenin kurumları ne kadar güçlü görünürse görünsün, kaybetmeyi reddetme psikolojisi meşruiyet duygusunu kısa sürede zehirleyebiliyor.
Asıl mesele şu: Bir ülkede kurultaylar, seçimler, delegeler, liderlik yarışları ve siyasî yenilgiler yıllar sonra başka bir teknik yorumla yeniden açılabiliyorsa, toplum herhangi bir siyasi sonucun sahi ve gerçekçi bir sonuç olduğuna inanabilir mi?
Türkiye’nin yakın tarihi, kısa vadeli meşruiyet manevralarının geride bıraktığı siyasî enkazlarla dolu. 1999’a giderken merkez sağ içinde yükselen “küskünler hareketi” bugün neredeyse kimsenin hatırlamadığı kırılmalardan biriydi. ANAP ve DYP çevresinde yeni arayışlar dolaşıyor, Ankara kulislerinde mevcut liderliklerin yerine geçebilecek formüller konuşuluyordu. O günlerde birçok isim tarihin yön değiştirdiğine inanmıştı. Yalım Erez’in hükümeti kurma görevi alması ve geniş tabanlı koalisyon ihtimallerinin tartışılması, siyasetin nasıl kaygan bir zemine dönüştüğünü gösteriyordu. Fakat zaman acımasızdır o gün Ankara’yı titrettiği düşünülen hamlelerin büyük kısmı bugün siyasî hafızanın silik dipnotları arasında duruyor. Çünkü kriz anlarında birçok aktör, tarihin ritmini yakaladığını sanır oysa olan dönemin geçici boşluğuna konuşmaktır.
Hatırlayalım. 28 Şubat ikliminde Ankara siyasetinin koridorları sürekli yeni formüller üretiyordu. Bir tarafta DYP çözülüyor, diğer tarafta ANAP çevresinde yeni dengeler kurulmaya çalışılıyor, Hüsamettin Cindoruk ve İsmet Sezgin öncülüğünde Demokrat Türkiye Partisi ortaya çıkıyordu. Bütün bu hareketlilik, sistemle daha uyumlu bir merkez sağ hattın yükseleceği düşüncesiyle parlatılmıştı. Gazete manşetlerinde “yeni denge”, “yeni merkez”, “Ankara’nın yeni hesabı” türü ifadeler dolaşıyor, birçok aktör kalıcı siyasî dönüşümün tam ortasında bulunduğuna inanıyordu. Ardından yıllar geçti. O büyük hesapların çoğu dağıldı, partiler eridi, transferler unutuldu. Geriye yalnızca Türkiye siyasetinin o eski hastalığı kaldı. Kriz anlarını tarihin kalıcı yön değişimi sanmak.
Çünkü tarihin sert bir terazisi vardır. Anın gücüne yaslananlar çoğu zaman geleceğin hafızasında yer bulamaz. Vesayetin rüzgârıyla pozisyon alan, mahkeme kararını siyasî talihin yerine koyan, bürokratik destekle toplumsal karşılık arasındaki farkı göremeyen aktörler bir süre çok güçlü görünür. Fakat zaman geçer, sahne değişir, kalabalık dağılır. Geriye yalnızca şu soru kalır: Hangi ilkenin arkasında durdular?
Hukuk düzen kurmak için vardır; siyasal yenilgileri geri alma tekniği olamaz, olmamalıdır.
Türkiye’nin uzun vadede kaybedeceği yıllar tam burada yatıyor. Bugün tartışılan yalnızca bir parti yönetimi, bir eski genel başkanın dönüş ihtimali, bir kurultayın iptali sayılmaz. Türkiye, siyasetin kapanış üretme kudretini kaybetme riskiyle yüzleşiyor. Bir seçim bittiğinde bitmemiş sayılıyorsa, bir kongre yıllar sonra yeniden açılıyorsa, bir yenilgi teknik kapılardan içeri sokularak tersine çevrilebiliyorsa, yurttaşın zihninde şu duygu büyür: Demek ki irade sandıkta oluşmuyor, sonradan yazılıyor.
En büyük çürüme şu olur ki buna tevessül eden ülkelerde ahlak da değişir. İlke sahibi olmak saflık, beklemek acizlik, yenilgiyi kabul etmek beceriksizlik sayılır. Kısa vadeli manevra, uzun vadeli karakterin önüne geçer. Herkes konumunu korumaya çalışırken ortak zemin biraz daha çöker. Siyasetin dili keskinleşse anlamı azalır. Herkes meşruiyet adına konuşur, fakat meşruiyet fikrinin kendisi her konuşmada biraz daha aşınır.
Türkiye’nin asıl meselesi bugün budur: Her şey flu. Seçimin gölgesi mahkemeye düşüyor, mahkemenin gölgesi siyasete düşüyor, siyasetin gölgesi hukuka düşüyor. Sonunda yurttaş gölgelerin arasında neyin gerçek olduğunu seçemiyor. Sandık sonucu sonuçtur. Kurultay sonucu sonuçtur. Yenilgi yenilgidir.
Bugün “mutlak butlan” tartışması Türkiye’ye belki bir lider, bir yönetim, bir mahkeme kararı kazandırabilir. Fakat aynı hamle Türkiye’den çok daha ağır bir şeyi alıp götürebilir: Sonucun anlamını.
İşte asıl çöküş şimdi burada başlar. Bu çöküşü durdurmak zorundayız.

