Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir bu. Bu anlatının içinde insanın bedeni yorulur, sesi kısılır, adı silinir. Geriye daha ağır bir gerçek kalır. Para üzerinden kurulan düzen kendini akılcı, gerekli ve kaçınılmaz gösterir. Oysa bu düzenin görmezden geldiği şey açıktır: insanın kendi emeği üzerindeki hâkimiyetini kaybedişi.
Emek salt üretimin parçası değildir; aynı zamanda disipline edilen, yönlendirilen ve sınırına kadar kullanılan bir güçtür. Bu gücün nasıl yönetileceği, kim tarafından ve ne uğruna kullanılacağı sorusu, modern dünyanın en sessiz ama en belirleyici sorularından biri olarak kamıştır.
Kapitalizm emeği çağırırken ona bir yer vaat eder; düzen, istikrar, kazanç ve yükselme ihtimali… Bu vaatler elbette boş değildir, insanın en temel ihtiyaç hissine dokunur. Bu güdü hayatta kalmak ve daha iyi bir hayat kurmak duygusudur.
Fakat bu çağrı zaman içinde bambaşka bir tarafa evrilir. Emek, hayatın içinden doğan bir faaliyet olmaktan çıkmış, dışarıdan yönlendirilen bir ritme bağlanmıştır. İhtiyaçlar yeniden tanımlanır ve insan kendi emeğiyle kurduğu ilişkiyi yavaş yavaş kaybeder. Saat konuşur, beden bu duruma göre şekillenir, pazar karar verir, insan da o karara göre konumlanır. Bu süreç çoğu zaman açık bir zor içermez zira umut yeterlidir. Bir ihtimal gösterilir ve insan o ihtimale doğru yürürken bir süre sonra neyi geride bıraktığını fark etmez. Yorgunluk birikir, adı konmaz, çünkü sistem o yorgunluğu, yılgınlığı görünmez kılacak kadar güçlenmiştir.
Serra Pelada Altın Madeni bu düzenin en çıplak sahnelerinden bir olmuştur. 1979 senesinde Amazon’un ortasında bir söylenti yayılır: “toprağın altında altın vardır”. Bu söz, yoksulluğun içinde yankı bulur ve hızla bir şehir efsanesiymiş gibi yayılır. Ülkenin dört bir yanından insanlar yola çıkar; borçlanarak, yürüyerek, her şeyi geride bırakarak madene gelir. Kısa sürede on binlerce insan aynı noktada toplanmıştır.
Orman kesilmiş, toprak açılmış, doğanın ortasında insan eliyle büyüyen devasa bir çukur oluşmuştur. Bu çukur maden sahası olmaktan çıkmış aynı zamanda emeğin en ilkel ve en sert biçimde örgütlendiği alan olmuştur. Burada makine yoktur, sistem insanın ta kendisidir. Kürek kolun uzantısıdır, ip omzun devamıdır, merdiven dizin sınırıdır. Yüzlerce İnsan gün boyunca aynı hareketi tekrar eder: kazmak, doldurmak, taşımak… Bu tekrar, bu ağır yük, bu sonsuz emek fakirliğine çare arayan maden işçileri için artık varoluş biçimi olmuştur. Çünkü o çukurda bulunan herkes aynı şeyin peşindedir: bir ihtimalin…
İlk başlarda mevcut kalabalık içinde düzen kendiliğinden kurulmuş gibidir. Fakat kısa sürede sert bir hiyerarşi ortaya çıkar. Alanlar paylaşılır, güç belirli ellerde toplanır, yukarıda küçük, işveren ve büyük bir zümre birikirken aşağıda kalan kalabalık sürekli hareket eder.
Ünlü fotoğrafçı Sebastião Salgado bu sahneyi fotoğrafladığında aslında bir maden değil, yukarı doğru akan bir insan nehri kaydeder. Çamurun içinden yükselen bu hareket dışarıdan bakıldığında dinamik ve güçlü görünse de içeride durum çok farklıdır. Her şey zorunludur. Her adım bir ihtiyacın sonucudur, her yük bir hayatın devamı için taşınmaktadır. Altın nadirdir fakat emek zorunludur. Bu taşma bir üretim fazlası değildir, insanın kendi sınırlarını aşmaya zorlandığı bir düzenin sonucudur.
Aynı mantık bu kez ters yönden kurulmuş bir sahnede tekrar eder. Fordlândia, emeğin yukarıdan tasarlanarak nasıl şekillendirildiğini gösteren ibret vesikası bir alandır. Burada insanlar bir söylentinin peşinden gitmez, bilinçli bir ir planın içine çağrılır. Şöyle ki Henry Ford, otomobil üretimi için gerekli olan kauçuğu kontrol altına almak ister ve Amazon’un ortasında bir şehir kurar.
Amazon ormanlarının ortasında, nemin ve sıcaklığın hayatı belirlediği bir coğrafyada bambaşka bir düzen kurulmak istenir. Evler yapılır, yollar çizilir, hayat baştan sona tasarlanır; doğanın kendi ritmi cetvelle çizilmiş bir nizama zorlanır, ağaçlar sık dikilir, verim hesaplanır. Ne yenilecek ne zaman çalışılacak, nasıl yaşanılacak, hepsi belirlenmiştir. Fakat bu düzenin merkezinde insan yoktur, iklim hesaba katılmamış, yerel bilgi yok sayılmıştır.
Çok geçmeden doğa kendi cevabını verir, hastalık yayılır, üretim düşer, huzursuzluk büyür. Aynı anda işçiler de bu dayatılan düzene karşı ses yükseltir, masalar devrilir, tabaklar kırılır ve sonunda o düzen çatlar, plan çöker. Fordlândia, yukarıdan kurulan aklın sahada hem doğa hem insan tarafından nasıl dağıtıldığını gösterir.
Serra Pelada ile Fordlândia arasında belirgin farklar vardır: biri aşağıdan taşar, diğeri yukarıdan iner; biri düzensiz görünür, diğeri planlıdır. Fakat sonuç aynı yerde buluşur. İnsan her iki sahnede de sınırına kadar kullanılır; birinde umut, diğerinde plan devrededir. Emek her iki durumda da merkezdeymiş gibi olsa da aslında dışarıda bırakılmıştır. Bu yüzden hikâyeler yalnızca Brezilya’ya ait değildir; aynı düzen, farklı coğrafyalarda başka biçimlerle sürer.
Türkiye’de de bu süreklilik en sert biçimde yerin altında hissedilir. Zonguldak hikâyenin bu coğrafyadaki en yoğun birikimlerinden biridir. Madene inen işçiler için hayat ikiye ayrılmıştır: “yüzey ve yeraltı”. Yukarıda gündelik hayat akar, aşağıda zaman içerideki hava gibi sıkışıktır. Karanlık, sıcak ve dar alan içinde geçirilen saatler, bedenin sınırlarını sürekli zorlar. Her adım hesaplıdır, her nefes dikkat ister, her an risk taşır. Bu koşullar zamanla sıradanlaşmıştır. Tehlike gündelik hayatın bir parçasına dönüşmüş, maden işçileri de bunu kanıksamıştır. Zira başka bir yol yoktur. Zonguldak’ta madencilik bir iş, bir geçim kapısı olmaktan ziyade kuşaktan kuşağa aktarılan bir zorunluluktur. Baba iner, oğul iner, torun iner, aynı karanlık içinde aynı yük nesilden nesile taşınır.
Soma maden faciası bu düzenin kırıldığı anlardan biri olarak hafızalara kazınmıştır. Yüzlerce insanın yerin altında hayatını kaybettiği o gün, yıllar boyunca biriken ihmallerin, kabullenişlerin ve görmezden gelinen risklerin açığa çıktığı bir andır. Herkes aynı soruyu sorar: nasıl oldu? Raporlar hazırlanır, açıklamalar yapılır, rakamlar konuşur. Fakat asıl soru cevapsız biçimde yerli yerindir. İnsanların metrelerce derinlikte, saatler boyunca bu koşullarda çalışması ve hayati riskin sıradan kabul edilmesi meselenin ne kadar büyük olduğunun delilidir. Zira söz konusu olan yalnızca o gün değildir, o günü mümkün kılan uzun sürecin ta kendisidir.
Serra Pelada’da insanlar yukarı doğru taşır, Fordlândia’da insanlar bir düzenin içine yerleştirilir, Zonguldak’ta insanlar yerin altına iner, Soma’da insanlar orada kalır, madenci yürüyüşünde insanlar verilmeyen haklarını almak için yola çıkar. Yön değişir, sahne değişir, zaman değişir; fakat yük tüm ağırlığıyla aynı yerdedir. İnsan çalışır, taşır, tekrar eder, dayanır. Sistem devam eder. Ölen insandır, yok olan insandır, çabadır.
Emeğin tarihi bu yüzden yalnızca üretimin tarihi olarak okunamaz. Aynı zamanda gecikmiş cevapların, duyulmayan seslerin, ertelenen hakların ve yarım kalan hesapların tarihidir. Bu tarih hâlâ yazılır. Gürültü büyüktür, sessizlik derindir. Ve o sessizliğin içinde, her gün yeniden başlayan bir hikâye vardır.

