Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim refleksi ve krizleri aşabilen bir kurumsal hafıza olarak sunulmuştur. Kavramın etrafında kurulan anlatı imparatorluğun uzun ömrünü bir tür hikmet rejimiyle ilişkilendirir. Bu şekliyle ortaya çıkan his mevcut başarıyı onamakla kalmaz, aynı zamanda ahlaki olarak da haklı olduğunu ima eden kesin bir tavra bürünür. Oysa “devlet aklı” kavramının bu sisli kudreti yakından incelendiğinde açıklayıcı olmaktan ziyade meşrulaştırıcı bir işlev taşıdığı fark edilecektir. Zira söylem, devletin nasıl yönetildiğini anlatmaktan çok yapılanların neden sorgulanmaması gerektiğini de belirleyen bir düşünce alanı kurar ve böylece eleştiriyi daha en başından sınırlamaya başlar.

Bu girişin ardından, çizilen bu çerçevenin en çarpıcı ve en rahatsız edici timsallerinden birine temas etmemek mümkün değil elbette. Bu örnek, Osmanlı saray teşkilatında yer alan ve tarih yazımında çoğu zaman ya tali bir ayrıntı olarak geçiştirilen ya da dikkatle görünmez kılınan bir topluluğa aittir: Dilsizler yani Bîzebânlar.

Osmanlı saray teşkilatında yer alan bîzebânlar, sarayın iç düzeninde belirli bir hiyerarşi içinde konumlandırılmış, özellikle Enderun ve padişahın özel dairelerine yakın bölümlerde görev almış, varlıkları yalnızca fiziksel özellikleriyle sınırlı olmayan aynı zamanda üstlendikleri kurumsal işlevler üzerinden de anlam kazanmış bir topluluğu ifade eder. Bîzebânlar akademik çalışmaların da ortaya koyduğu üzere saray içi iletişimde aktif rol üstlenen, duyamayan, işaret dili aracılığıyla etkili biçimde konuşabilen ve anlaşabilen, belirli görev alanlarında uzmanlaşmış görevliler olarak sistemin işleyişine doğrudan katkı sağlamaktadır.

Bu tercihin arkasındaki mantık, yüzeyde basit bir güvenlik ihtiyacı gibi okunabilir; devlet sırlarının dışarı sızmasını engellemek maksadıyla dilsiz kişilerin seçilmesi, ilk bakışta pragmatik bir tedbir olarak değerlendirilebilir. Fakat bu açıklama primitiftir ve meselenin yalnızca görünen kısmını anlatır. Asıl konu devletin bilgiyi koruma biçimidir. Osmanlı İmparatorluğu devlet sırlarını korumak adına yalnızca hukuki yaptırımlara ya da “sadakat” beklentisine dayanmaz. Refleksi itibarıyla alınacak önlemleri önemser ve sırrın ihlal edilme ihtimalini daha en başından ortadan kaldırır. Bu yaklaşım -klasik anlamda- bir güvenlik politikası olarak okunmamalıdır. Yapılan, ihtimali yok ederek düzen kuran bir aklın göstergesidir.

Bîzebânlar kurumunun saray içindeki konumları incelendiğinde salt hizmetkâr olmadıkları aynı zamanda kritik görevlerde kullanılan sessiz aracılar oldukları da görülür. Sefer zamanlarında padişahın emirlerinin iletilmesinde, saray içi koordinasyonda ve belirli tören düzenlerinde görev sahibi olurlar. Tüm bunlar yalnızca pasif figürler olmadıklarını, aksine sistemin işleyişine doğrudan katkı sağlayan aktörler olduğunun delilidir. Fakat bu katkı, ifade imkânından yoksun bir varlık üzerinden gerçekleşmektedir. Bu nedenle bîzebânlık zaman içerisinde görev tanımının ötesine geçerek yönetim tekniğine dönüşmüştür.

Yazının başında bahsedilen “devlet aklı” kavramının en belirgin özelliği bireyi özne olarak değerlendirmemesi onu “bir işlev” olarak ele almasıdır. Bîzebânlar, bu yaklaşımın en açık örneğidir. Çünkü bu insanların önemi konuşamama durumu üzerinden değerlendirilmektedir. Bu, aynı zamanda devletin insanla kurduğu ilişkinin doğasını da ortaya koyan bir olgudur. İnsan, sistem içinde ne kadar kontrol edilebilir hâle gelirse o kadar değerli ve önemlidir. Bu kontrol, bazen ekonomik düzenlemelerle, bazen sosyal mekanizmalarla, bazen de doğrudan beden üzerinden sağlanmaktadır.

Osmanlı’da kadıların yüksek gelirlerle donatılması, yeniçerilerin kendi ihtiyaçlarını kendilerinin karşılaması, vakıf sisteminin toplumsal boşlukları doldurması gibi uygulamalar da bahse konu kontrol mantığının farklı biçimdeki yansımalarıdır. Devlet, doğrudan müdahale etmek yerine koşulları belirler ve bireyi bu koşullar içinde öngörülebilir hâle getirir. Bîzebânlar ise bu sürecin en uç noktasıdır. Zira burada kontrol davranışları olduğu kadar ihtimalleri de kapsamıştır.

Tam da bu nedenle bîzebânlar meselesi yalnızca Osmanlı tarihine ait marjinal bir ayrıntı olarak okunmamalı. Burada üzerinde en çok durmamız gereken iktidarın insanla kurduğu ilişkinin çıplak hâlidir. Çünkü mesele konuşamayan insanların sarayda görevlendirilmesi özelinde konuşmanın kendisinin bir risk olarak görülmesidir. Dilin yalnızca iletişim aracı olmasının yanında itiraz, ifşa, yorum ve hafıza üretme kapasitesi taşıdığı düşünüldüğünde, bîzebânlık kurumu çok daha geniş bir zihniyet dünyasına açılır. Devlet burada yalnızca sırrı korumuyordur; ihtimali, yorumu ve öngörülemeyen sesi de kontrol altına almak istiyordur.

Tarihimize bu taraftan bir bakış günümüzle özdeşleştirme kapasitesini de barındırıyor. Bu hal modern dönemle birlikte bütünüyle ortadan kalkmış değildir üstüne üstlük biçimler değişmiş, yöntemler dönüşmüş fakat sadakatin terbiyesi farklı araçlarla devam etmiştir.

Modern bürokraside saray koridorlarında dilsiz görevliler kullanmıyor belki -fakat- bugün benzer mantık başka biçimlerde yaşanıyor. Terfi mekanizmalarının liyakatten çok sadakata göre işlemesi, kurumsal yapılarda eleştiren karakterlerin baskılanarak sessiz kalan figürlerin yükselmesi, düşüncenin yerini prosedür uyumunun alması aynı refleksin çağdaş tezahürleridir. Çünkü iktidarlar çoğu zaman yetenekten önce öngörülebilirliği tercih eder. Konuşabilen fakat konuşmamayı öğrenmiş insan tipi modern çağın bîzebânıdır bir bakıma.

Bu nedenle yazının kaygısı salt tarihî bir kurumu anlatmaktan ziyade sessizliğin nasıl kurumsallaştığını fark ettirmeyi sağlamak. Zira tarih şöyle bir gerçeklikle lebalep doludur ki baskı bazen -doğrudan -yasaklarla kurulmayabilir. İnsanlar susturulmadan fakat konuşmanın sonuçsuz olduğuna ikna edilerek de pasivize edilebilir.

Bu haliyle sessizlik artık korku hâli olmaktan çıkar ve zamanla ahlaki erdeme dönüşür. “Devlet bilir”, “hikmeti vardır”, “bir sebebi vardır” gibi ifadeler siyasal kültürün taşıyıcı kolonlarına dönüşmüştür artık. Çünkü bu dil sayesinde sorgulama kabalık, itiraz nankörlük, eleştiri ise sadakatsizliğin en büyüğü olmuştur.

İşte bu sebeple “devlet aklı” etrafında kurulan romantik anlatılara dikkatli yaklaşmak elzemdir Bir yönetim biçiminin uzun ömürlü olması, onun ahlaki olarak üstün olduğunun ispatı değildir. Çünkü tarih boyunca birçok güçlü yapı sürekliliğini tam da itiraz ihtimalini sınırlayarak korumuştur ki işte Osmanlı bîzebânları da bu gerçeğin en sembolik örneklerinden biridir. Çünkü burada devlet, insanı yalnızca yönetmemiş, onu ihtimallerinden arındırarak güvenli hâle getirmeye çalışmıştır.

Ve belki bugün hâlâ en büyük meselelerimizden biri budur: Konuşabilen insanların çoğaldığı bir çağda, hakikaten konuşabilen insanların neden bu kadar az olduğu.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...

Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin...

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK… Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve...

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...