Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti hem de yarım bırakılmış medeniyet ihtimalini dolduran o kırılgan, o mahzun ses…

Eski Afgan kayıtlarında insanı sarsan o ortam yalnız nostalji duygusu taşımıyor. O şarkılar, yeryüzünden silinmiş bir şehir hayatının hayaletini taşıyor. Gece yarısına kadar ışıkları sönmeyen Kabil kafeleri, üniversite çevrelerinde sabaha dek süren edebiyat ve siyaset tartışmaları, Fars şiiriyle modern dünyanın yan yana yürüyebildiği kültürel iklim, İran ve Hint sinemasıyla iç içe geçmiş bir estetik hafıza, rubabın sesine karışan caz tınıları, Batılı enstrümanlarla doğulu melankolinin aynı masada buluşabildiği bir dünya… İnsan o kayıtları dinlerken yalnız bir şarkı duymuyor; tarihin yarıda bıraktığı o masalın çöküşünü hissediyor.
Demem o ki bugün dünyanın zihninde yalnız savaş görüntüleriyle yaşayan Afganistan, 20. yüzyılın ortalarında Asya’nın en canlı kültürel geçiş alanlarından biriydi.

Afganistan’ın trajedisi çoğu zaman eksik anlatılmıştır. Zira dünya bu ülkeyi, Sovyet işgali, Taliban, Amerikan müdahalesi ve terör başlıklarıyla okudu. Oysa ülkenin son yarım yüzyılına yakından bakıldığında görülen en mühim etkilerden birisi yavaş yavaş parçalanan o kültürel omurga olduğu görülecektir. Ne yazık ki bazı toplumlar şehirlerinden önce seslerini kaybediyor, Kabil de böyle bir hikayenin öznesi işte.

1960’ların Kabil’i bugün birçok insanın zihnindeki Afganistan tasavvuruyla neredeyse taban tabana zıt bir görüntü taşıyordu. Kral Muhammed Zahir Şah dönemindeki görece istikrarlı yıllar boyunca şehir, Orta Asya ile İran arasında kurulan kültürel hattın önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Üniversitelerde kadın öğrenciler vardı. Fransız ve Sovyet etkisinin aynı anda hissedildiği mimari projeler yürüyordu. Şehir sinemalarında Hint filmleri gösteriliyor, radyolarda Peştun ve Dari müziği modern orkestrasyonlarla buluşuyordu. Afgan elitleri çocuklarını Beyrut’a, Paris’e, Moskova’ya gönderiyordu. İran’daki Pehlevi modernleşmesiyle benzer şehirli dönüşüm Afganistan’da da hissediliyordu; daha kırılgan, daha yavaş fakat yine de canlı.

Ahmed Zahir tam bu dönemin içinden çıktı. Babası Abdul Zahir ülkenin başbakanlığını yürütmüş önemli siyasetçiler arasındaydı. Yani Zahir ailesi Afgan devlet elitinin merkezinde yer alıyordu. Fakat Ahmed Zahir’in etkisi yalnız politik çevrelerle sınırlı kalmadı. O, modern Afganistan’ın şehirli yüzünün sembolüne dönüştü. Hint film müzikleri, İran popu ve geleneksel Afgan ezgileri aynı potada eriyordu şarkılarında. Bu yüzden bugün hâlâ Afgan diasporasında Ahmed Zahir dinlendiğinde insanlar yalnız bir sanatçıyı anmıyor, kaybolmuş ülkenin ihtimalini hatırlıyor.

Fakat Afganistan tam da bu yıllarda Soğuk Savaş’ın en kırılgan cephelerinden birine dönüşmeye başladı. Sovyetler Birliği’nin artan etkisi, ülkedeki sol hareketlerin güçlenmesi, buna karşı gelişen İslamcı örgütlenmeler ve devlet içindeki hizip mücadeleleri toplumun sinir uçlarını sertleştirdi. Afganistan Demokratik Halk Partisi içindeki fraksiyonlar, öğrenci hareketleri ve darbeler birbirini takip etti. Üniversite kampüsleri ağır ağır entelektüel üretim merkezleri kadar ideolojik çatışma alanlarına da dönüşüyordu.

1973’te Afganistan’da monarşiyi devirip cumhuriyeti ilan eden kişi Muhammed Davud Han’dı. Son kral Muhammed Zahir Şah’ın kuzeni olan Davud Han, kral İtalya’dayken kansız bir darbeyle yönetimi ele geçirdi. Başlangıçta modernleşmeci ve milliyetçi bir çizgi izliyordu. Şehirleşmeyi hızlandırmak, kadınların toplumsal hayattaki görünürlüğünü artırmak ve Afganistan’ı daha merkezi bir devlet hâline getirmek öncelikli planları arasındaydı. Fakat bu modernleşme hamlesi toplumun bütün katmanlarında aynı karşılığı bulmadı. Özellikle kırsal bölgelerde yaşayan muhafazakâr kesimler kendilerini dışlanmış hissetmeye başladı. Davud Han’ın bir dönem Sovyet yanlısı Afganistan Demokratik Halk Partisi’yle yakın çalışması da dengeleri daha kırılgan hâle getirdi ve ardından ilişkiler bozuldu.

1978’deki Nisan Devrimi sırasında Davud Han ve ailesinin büyük kısmı öldürüldü. Böylece Afganistan yalnız rejim değiştiren bir ülkeye dönüşmedi; şehirle taşra arasındaki yarığın hızla büyüdüğü, ideolojilerin toplumu parçalamaya başladığı uzun bir çöküş dönemine girdi.
Peşi sıra gelen 1979’daki Sovyet işgali bu kırılmayı geri döndürülemez hâle getirdi. Milyonlarca Afgan Pakistan’a ve İran’a kaçtı. Özellikle Pakistan sınırındaki mülteci kampları yeni bir kuşağın yetiştiği alanlara dönüştü ve bu kuşak savaş dışında bir hayat görmedi. Kamp çocukluklarının yaşamı bombardıman, yoksulluk ve ideolojik eğitim arasında geçti. Artık Afganistan’ın şehirli kültürel damarından kopmuş bu şanssız neslin zihninde müzikten çok savaş marşları vardı.

Tam bu noktada Afganistan’daki kültürel eksen de sessizce değişmeye başladı. Geleneksel Afgan İslam’ı yüzyıllar boyunca Sufi etkiler, kabile kültürü, İran estetiği ve yerel pratiklerle şekillenmişti. Sovyet işgaline karşı yürütülen savaş sırasında ise daha sert, daha ideolojik ve dış destekli yeni bir din dili yayıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Pakistan ve Körfez ülkeleri Sovyet karşıtı grupları desteklerken Afganistan’ın kültürel ekseni de sessizce değişiyordu. Öğretmenlerin, müzisyenlerin ve şairlerin etkisi geri çekiliyor; toplum giderek silahlı grupların diliyle biçimleniyordu.

Yaklaşık dokuz yıl süren savaşın ardından Sovyetler, 1989’da Afganistan’dan çekildi. Birçok Afgan’ın zihninde bu, yeni bir başlangıç ihtimali olarak belirdi; fakat beklenen olmadı. Sovyet destekli Necibullah yönetimi birkaç yıl daha ayakta kaldıktan sonra 1992’de çöktü. Ardından mücahit gruplar Kabil’e girdi. Aynı safta savaşmış yapılar namluları birbirine çevirdi.

Kabil yıllar boyunca roketlerle parçalandı. Mahalleler savaş ağalarının kontrol alanlarına dönüştü. Kaçırmalar, yağmalar ve infazlar gündelik hayatın parçası hâline geldi. Bir zamanlar sinema afişleriyle dolu caddelerde ağır silahlar dolaşıyordu. Üniversiteler, kültür çevreleri ve sanat hayatı büyük ölçüde çöktü. Afgan toplumunda derin bir yorgunluk oluştu. İnsanlar artık ideolojik zaferlerden çok güvenlik ve düzen arıyordu.

Taliban tam bu atmosferin içinden çıktı. 1994’te Kandahar çevresinde örgütlenen hareket, savaş ağalarına ve kaos ortamına son verme iddiasıyla hızla güç kazandı. Yıllardır savaş ve belirsizlik içinde yaşayan geniş kesimler için Taliban başlangıçta sert ama düzen getiren bir güç gibi görünüyordu. 1996’da Kabil’e girdiler. Böylece Afganistan’ın tarihinde yeni ve daha sert bir dönem başladı.

Müzik yasaklandı, sinema salonları kapatıldı. Kadınlar kamusal alandan neredeyse silindi. Kasetler yakıldı. Müzisyenler enstrümanlarını saklamak zorunda kaldı. Çünkü Taliban’ın kurmaya çalıştığı toplum modeli geçmişin çoğulluğuyla uyum taşımıyordu. Afganistan’ın şehirli, kozmopolit ve çok katmanlı hafızası hareket açısından tehdit anlamı taşıyordu.

Bu yüzden Bamyan Buda heykellerinin yıkılışı sıradan bir ikonoklazm örneği sayılmaz. 6. yüzyıldan itibaren Bamyan vadisinde yükselen o devasa heykeller, Afganistan’ın İpek Yolu üzerindeki tarihsel rolünün sembollerinden biriydi. Budist, Pers, Helenistik ve Orta Asya etkileri yüzyıllar boyunca bu coğrafyada birbirine karışmıştı. Bamyan Budaları tam da bu çoğul geçmişin taşlaşmış hafızasıydı.

Taliban 2001 yılında heykelleri dinamitle yıktığında dünya bunu ilk anda sadece “dinî fanatizm” olarak okudu. Oysa eylemin arka planında aynı zamanda siyasî bir mesaj vardı. Uluslararası yaptırımlar altında kalan Taliban yönetimi, Batı’nın Budalar için gösterdiği hassasiyeti propaganda malzemesine dönüştürdü. “Taş heykellere gösterilen ilgi aç Afgan çocuklarına gösterilmiyor” söylemi özellikle öne çıkarıldı. Fakat daha derinde başka bir mesele daha yatıyordu. Malumdur ki radikal hareketler karmaşık tarihsel hafızaları sevmez. Çünkü çok katmanlı geçmiş, tek boyutlu kimlik anlatısını zayıflatır.

Taliban’ın yıktığı yalnız Buda heykelleri değildi; Afganistan’ın kendileri dışındaki alternatif hafızasıydı. Üstelik o heykeller Moğol istilalarından, İngiliz işgallerinden ve Sovyet bombardımanlarından tamamen yok olmadan çıkabilmişti. Afganistan’daki birçok geleneksel Müslüman topluluk da yüzyıllar boyunca bu heykellerle birlikte yaşamıştı. Taliban’la birlikte ülkenin kendi içindeki kültürel çeşitlilik ilk kez bu kadar sert biçimde tehdit sayılmaya başladı.

Çünkü Afganistan’ın son yarım yüzyılı yalnız siyasî çöküşün hikâyesi değil; bir kültürel hafızanın yavaş yavaş parçalanmasının hikâyesi. Bazı ülkeler bir gecede yıkılmıyor. Önce müzik susuyor. Sonra heykeller parçalanıyor. Ardından insanlar kendi geçmişlerinden korkmaya başlıyor. En sonunda bir toplum, kendisini geçmişe bağlayan bütün estetik damarları kaybediyor.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın:...

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...

Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin...

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK… Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve...

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...