Devletin İki Yüzü: İstisna ile Kuralın Savaşı – II

İlk yazıda devletin varoluşsal sancısının, onu sınırlandırma arzusundan çok daha eskiye dayandığını, Machiavelli ve Richelieu’nun düzen kurma kaygıları üzerinden ele almıştık.

Devlet bir kez kurulup varlığını kabul ettirdikten sonra asıl soru değişti: Kriz anlarında kendi yarattığı hukuka sadık kalacak mı, yoksa varlığını koruma gerekçesiyle bu hukuku bir kenara mı bırakacak?

Bu soru, XX. yüzyılın en karanlık döneminde, Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve totalitarizmin yükselişiyle yalnızca teorinin konusu olmaktan çıktı. Devlet ile hukuk arasındaki ilişkinin sınırlarını belirleyen tartışmanın iki önemli ismi Carl Schmitt ve Ernst Fraenkel’di.

Schmitt’in Kararı: “Egemen, Olağanüstü Hâle Karar Verendir”

Carl Schmitt, liberalizmin hukuku siyasi iradenin üzerinde konumlandıran normatif dünyasına sert bir gerçekçilikle karşı çıkar. Onun modern siyaset teorisine yönelttiği en radikal meydan okuma şu cümlede toplanır:

“Egemen, olağanüstü hâle karar verendir.”

Schmitt’e göre hukuk, esas olarak olağan zamanları düzenler. Hayat ise her zaman öngörülebilir bir çizgide ilerlemez. Devletlerin karşısına anayasalarda karşılığı bulunmayan krizler, savaşlar, ayaklanmalar ve varoluşsal tehditler çıkabilir. İstisna anında hukukun önceden belirlenmiş kuralları yetersiz kaldığında, düzeni yeniden kuracak bir karar gerekir.

Schmitt için devleti ayakta tutan yalnızca kurallar bütünü değildir. Asıl belirleyici olan, kuralların cevap veremediği anda karar verebilecek egemen iradedir. Devletin özü de bu görüşe göre hukuki normlarda değil, istisna anında alınan siyasi kararda görünür hâle gelir. Devlet, varlığını korumak için hukukun dışına çıkma iradesinden yoksunsa kendi sonunu hazırlayabilir.

“Devlet aklı” ya da “devletin derini” olarak adlandırılan anlayışın teorik zemini de burada belirir. Hukukun yetersiz kaldığı iddia edilen anda, devleti kurtarmak adına mutlak karar yetkisinin devreye girmesi beklenir.

Fraenkel’in Teşhisi: İkili Devlet

Schmitt’in kararcı teorisinin siyasi hayattaki karşılığını bizzat yaşayan ve içeriden inceleyen isim Ernst Fraenkel oldu. Nazi Almanyasında Yahudi bir avukat olarak mesleğini sürdürmeye çalışan Fraenkel, gözlemlerinden hareketle siyaset bilimi literatürüne yön veren “İkili Devlet” kavramını geliştirdi.

Fraenkel’e göre otoriter bir düzende hukuk bütünüyle ortadan kalkmaz. Aynı devlet bünyesinde yan yana işleyen iki farklı alan oluşur.

Bunlardan ilki, siyasi iktidarın hukuki sınırlarla bağlı hissetmeden, güvenlik ve istisna gerekçeleriyle kendi takdirine göre hareket ettiği Tedbir Devleti’dir. Bu alanda siyasi karar, genel hukuk kurallarının ve mahkeme hükümlerinin önüne geçer.

İkincisi ise gündelik hayatın, özel mülkiyetin, ticaretin ve ekonomik ilişkilerin sürdürülebilmesi için hukuki kuralların işlemeye devam ettiği Norm Devleti’dir.

Fraenkel’in tespiti şudur: Bu iki alan eşit değildir. Neyin normal, neyin istisna olduğuna Tedbir Devleti karar verdiği için Norm Devleti sürekli daralma tehdidi altında yaşar. Hukukun sınırlarını yargıçlar ve genel kurallar yerine siyasi iktidar çizmeye başladığında, hukuk bağımsız bir güvence olmaktan çıkar ve iktidarın izin verdiği ölçüde varlığını sürdüren geçici bir alana dönüşür.

Güvenlik ile Hukuk Arasındaki Yapay Karşıtlık

Schmitt ile Fraenkel arasındaki tartışma, bugün de güvenlik ile hukuk arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardım ediyor. İktidarlar yüzyıllardır topluma benzer bir teklif sunuyor: Güvenliğinizi korumak istiyorsanız özgürlüklerinizden ve hukuki güvencelerinizden vazgeçmelisiniz.

Oysa güvenlik ile hukuk birbirinin karşısında duran ve birini korumak için diğerinin feda edilmesi gereken iki ayrı değer değildir. Hukukun devre dışı kaldığı dönemlerde kalıcı bir güvenlik düzeni kurulamaz. Ortaya çıkan şey çoğu zaman korkuyla sağlanan geçici bir sessizlik ve gücü elinde tutanların takdirine bağlı bir korunma duygusudur.

Hukukun bulunmadığı bir düzende güvenlik, toplumun tamamına ait bir hak olmaktan çıkarak iktidara yakın olanların yararlandığı bir ayrıcalığa dönüşür. Sokaklar sakin görünse bile o sokağı denetleyen gücün ne zaman, kime ve hangi gerekçeyle yöneleceği öngörülemiyorsa gerçek bir güvenlikten söz edilemez. Böyle bir düzende vatandaşın payına huzurdan çok sürekli bir ihtiyat hâli düşer.

Devleti güçsüzleştiren, hukuka bağlılığı değildir. Asıl yıkıcı olan, hukukun devletin hareket alanını daraltan bir engel gibi görülmeye başlanmasıdır.

Güçlü devlet denildiğinde çoğu zaman kolluk kuvvetlerinin büyüklüğünü, istihbarat ağlarının genişliğini ve sınır ötesi operasyon kabiliyetini düşünüyoruz. Bunlar kuşkusuz devlet kapasitesinin göstergeleridir. Ancak devletin gerçek gücü, yalnızca başkalarına ne yapabildiğinde değil, kendi koyduğu kurallara ne ölçüde sadık kalabildiğinde ortaya çıkar.

Anayasayı, yasaları ve mahkeme kararlarını “istisna” ya da “beka” gerekçesiyle devre dışı bırakan devlet, kendi meşruiyetini aşındırır. Vatandaşından kurallara uymasını isterken kendisini aynı kurallardan muaf tutması, hukuku ortak bir güvence olmaktan çıkarır ve siyasi gücün takdirine bağlar.

“Derin” Bir İllüzyon: Hukuksuz Güvenlik Devleti Yaşatır mı?

Dervişoğlu’nun “Devletin derini olmaz, hukuku olur” sözüne yeniden baktığımızda, meselenin yalnızca gizli yapılanmalar ya da denetimsiz operasyonlarla sınırlı kalmadığını görürüz.

Asıl soru şudur: Devlet hayatta kalmak için hukuku paranteze almak zorunda mıdır?

Schmitt’in teorisi, devletlerin kriz anlarında neden sert ve olağanüstü tedbirlere yöneldiğini açıklamakta güçlüdür. Ancak istisna yetkisinin nasıl sınırlandırılacağı, ne zaman sona ereceği ve hukuka hangi yolla dönüleceği konusunda tatmin edici bir cevap sunmaz.

Tarihsel tecrübe, sınırlandırılmayan istisna yetkisinin Fraenkel’in tarif ettiği ikili devlet yapısına dönüşebildiğini gösterdi. Bir tarafta gündelik hayatın işlemesi için korunan kurallar bulunurken diğer tarafta siyasi iktidarın takdirine bırakılmış hukuksuz bir alan genişler.

Bu noktadan sonra devletin bekası ile iktidarın bekası arasındaki sınır giderek silinir. İktidarın kendi varlığını korumak için aldığı kararlar, devletin varlığını koruma zorunluluğu gibi sunulur. “Derin devlet” olarak adlandırılan yapı da çoğu zaman devlet gücünü kişisel ya da zümresel çıkarları için kullanan odakların kendilerine meşruiyet sağlamak amacıyla başvurduğu bir örtüye dönüşür.

Devletin büyüklüğü sakladığı sırların çokluğuyla ölçülmez. Asıl ölçü, vatandaşına sunduğu adaletin kapsamı, yargının bağımsızlığı ve siyasi gücün hukuk karşısında taşıdığı sorumluluktur.

Sonuç: Egemenlik Nerede Durur?

Modern devlet bugün istisna ile kural arasındaki tercihi yeniden yapmak zorunda.

Devlet, hukukun üzerinde duran kutsal, gizemli ve denetlenemez bir akıl değildir. Toplumun bir arada ve barış içinde yaşayabilmesini sağlayan ortak siyasi yapıdır. Bu yapının sınırları gizli odalarda ve denetimsiz bürokratik koridorlarda belirlenemez. Devletin yetkisi açık mahkemelerde, parlamentoda ve anayasada tanımlanır.

Devleti yaşatmanın yolu ona hukuk dışı bir derinlik atfetmekten geçmez. Onu yaşatacak olan, kriz anlarında dahi kendi koyduğu kurallara bağlı kalabilmesi ve istisnayı kalıcı bir yönetim biçimine dönüştürmemesidir.

Çünkü hukuk askıya alındığında yalnızca vatandaşın güvenceleri ortadan kalkmaz. Devlet de kendisini devlet yapan meşruiyet zeminini kaybetmeye başlar.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

“Devletin Derini Olmaz, Hukuku Olur” I

Siyasetin gündemi çoğu zaman kendi ömründen daha kısadır. Bugün büyük gürültü koparan bir tartışma, birkaç hafta sonra hafızalardan...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (3)

Ahmet Taşgetiren’in dikkat çektiği yer tam olarak burasıdır. Taşgetiren’e verilecek cevap, Gannuşi ile İmamoğlu’nun farklı insanlar olduğunu söylemekten ibaret...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (2)

Said’in bu şekilde yükselişini ilk başta birçok insan demokrasiye yönelmiş bir tehdit olarak görmedi. Aksine mevcut sistemin üretemediği...

Gannuşi’ye Ne Oldu?

Raşid Gannuşi son yarım yüzyılda Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasında bir uzlaşma zemini arayan en etkili düşünürlerden...

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti...

Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın:...

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...