Gannuşi’ye Ne Oldu?

Raşid Gannuşi son yarım yüzyılda Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasında bir uzlaşma zemini arayan en etkili düşünürlerden ve siyasal aktörlerden biri olarak kabul edilir. Uzun sürgün yılları yaşamış, otoriter rejimlerle mücadele etmiş, Arap Baharı sonrasında Tunus’un demokratik dönüşümünün başlıca mimarları arasında yer almıştır.

Bu nedenle bugün yargılanması ve şahsı hakkında verilen hükümler yalnızca bir kişinin kaderi etrafında tartışılmıyor. Gannuşi’nin şahsında yargılananın aslında ne olduğu sorusu, son on beş yılın Ortadoğu tecrübesini anlamaya çalışan herkesin önünde duruyor. Çünkü Gannuşi’nin hikâyesi yalnızca bir siyasetçinin yükselişi ve düşüşü olarak okunamaz. Bu hikâye, Arap dünyasının modernleşme tecrübesiyle, demokrasi arayışıyla, İslamcılığın geçirdiği dönüşümle ve devlet ile toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanma çabasıyla iç içe geçmiş durumda.

Tunus’u anlamadan Gannuşi’yi anlamak mümkün değil. Çünkü yine onun hikâyesi, modern Arap tarihinin en büyük açmazlarından birinin içinden doğmuştur.

Tunus bağımsızlığını kazandıktan sonra Arap dünyasının en cesur modernleşme deneylerinden birine girişti. Habib Burgiba, ülkesini geleneksel toplumsal kalıplardan çıkararak çağdaş bir ulus-devlete dönüştürmek istiyordu. Bu uğurda eğitimden hukuka, aile yapısından devlet teşkilatına kadar uzanan geniş dönüşüm programları uygulandı. Tunuslu kadınların elde ettiği haklar, eğitim seviyesindeki yükseliş ve devlet kurumlarının örgütleniş biçimi bakımından ülke kısa süre içinde bölgesinin önüne geçti.

Fakat tam bu noktada Arap dünyasının geleceğini belirleyen o eski paradoks yeniden ortaya çıktı. “Devlet güçlendikçe toplum nefes almakta zorlanıyordu.” Eğitim seviyesi yükseliyor, üniversiteler büyüyor, yeni meslek grupları ortaya çıkıyordu. Buna karşılık iktidarın sınırlarını tartışmak giderek güçleşiyordu. Ülke modernleşiyor, fakat siyasetin özgürlük alanı daralıyordu. Yeni bir orta sınıf ortaya çıkıyor, ancak o sınıfın yönetime katılabileceği kanallar açılmıyordu. Devlet vatandaşını eğitiyor, yönlendiriyor ve dönüştürüyor; buna karşılık ona kendi kaderi üzerinde söz hakkı vermekte isteksiz davranıyordu.

İşte Tunus’un hikâyesi tam bu noktada Mısır’ın, Suriye’nin ve Irak’ın hikâyesiyle kesişir. 20. yüzyıl boyunca Arap dünyasının büyük bölümü benzer bir vaadin peşinden gitti. Özgürlükten önce kalkınma, temsilden önce istikrar, siyasetten önce düzen… Bu vaat bazen samimi bir modernleşme projesi olarak ortaya çıktı, bazen de iktidarın meşruiyet dili haline geldi. Sonuçlar ülkeden ülkeye değişti; fakat ortaya çıkan manzara çoğu yerde birbirine benzedi. Devletler büyüdü, bürokrasiler güçlendi, güvenlik aygıtları genişledi. Güçlü devletler ortaya çıktıysa da güçlü toplumlar ortaya çıkmadı.

Zeynel Abidin Bin Ali döneminde bu model daha rafine hale geldi. Tunus dışarıdan bakıldığında bölgenin en sakin ve en başarılı ülkelerinden biri gibi görünüyordu. Avrupa ile yakın ilişkiler vardı, turizm gelişiyordu, ekonomik göstergeler -görece- birçok Arap ülkesinden daha iyi görünüyordu. Fakat bu düzenin görünmeyen tarafında son derece geniş bir güvenlik aygıtı da hazırda bekliyordu. Devlet, vatandaşının ne düşündüğünü bilmese bile ne söylediğini bilmek istiyordu. Muhalefetin ne yaptığı kadar ne yapabileceğiyle de ilgileniyordu.

Raşid Gannuşi tam olarak bu atmosferin içinden çıktı.

Onun siyaset sahnesinde belirdiği dönemde Tunus’un temel meselesi yalnızca iktidarın kimde olduğu meselesi değildi, daha derine gömülmüş sağlam soruları vardı. Modernleşme ile özgürlük arasında nasıl bir ilişki kurulacaktı? Devlet toplumu dönüştürürken toplumun kendi iradesi hangi kanallardan görünür hale gelecekti? Dini kimlik ile demokratik siyaset arasında bir uzlaşma zemini bulunabilecek miydi?

Gannuşi’nin önemi bu sorulara verdiği cevapta yatıyordu. Bu yüzden onu yalnızca “İslamcı lider” tanımıyla açıklamaya çalışmak eksik kalır. Çünkü Gannuşi’nin siyasal yolculuğu aynı zamanda Arap dünyasında İslamcı hareketlerin geçirdiği dönüşümün de hikâyesidir. Yetmişli ve seksenli yıllarda devlet iktidarını merkeze alan ideolojik dil, onun düşünce dünyasında zamanla seçimlere, parlamentoya, anayasal düzene ve siyasal uzlaşmaya doğru evrildi. Elbette bu dönüşüm bir gecede gerçekleşmedi. Uzun sürgün yılları, Avrupa tecrübesi, farklı siyasal geleneklerle kurulan temaslar ve Arap dünyasının darbelerle, devrimlerle ve başarısız iktidar deneyimleriyle dolu tarihi bu değişimin arka planını oluşturdu.

Arap Baharı sonrasında bu düşünsel dönüşüm ilk kez geniş bir siyasal zeminde sınanma imkânı buldu. Çünkü ilk kez bir Arap ülkesinde farklı ideolojik geleneklerin aynı siyasal çatı altında yaşayabilme ihtimali ortaya çıkmıştı. İslamcılar, sekülerler, solcular ve liberaller arasında sert gerilimler vardı. Fakat yine de siyasal sistem ayakta tutulmaya çalışılıyordu.Tunus ise adeta rakiple birlikte yaşamanın mümkün olup olmadığını sınayan bir laboratuvara dönüşmüştü.

Gannuşi’nin temsil ettiği koltuk iktidarın kendisinden çok, iktidarın paylaşılabilmesi fikriydi. Arap siyasetinin son yüzyılı düşünüldüğünde bunun ne kadar istisnai bir tavır olduğu daha iyi anlaşılır. Bölgenin siyasi hafızası rakiple birlikte yaşama kültüründen çok rakibin tasfiyesi üzerine kuruludur. Darbeler, devrimler, askerî müdahaleler ve tek parti dönemleri boyunca iktidar çoğu zaman zamanı geldiğinde devredilmesi gereken bir emanet olarak değil, ele geçirildiğinde bırakılmaması gereken bir mevzi olarak görüldü. Gannuşi’nin tarihsel önemi, farklı ideolojik geleneklerin aynı siyasal düzen içinde yaşayabileceği fikrine yatırım yapmasında yatıyordu.

Bu yaklaşımın ne ölçüde sürdürülebilir olduğu bugün hâlâ tartışılsa da Gannuşi’nin siyasal serüveni büyük ölçüde bu arayış etrafında şekillendi.

Ne var ki Arap Baharı’nın yarattığı büyük beklentiler zamanla yerini hayal kırıklıklarına bırakmaya başladı. Demokrasi siyasal özgürlükler getirmişti, fakat işsizliği azaltamamıştı. Seçimler düzenli biçimde yapılıyor, ancak ekonomik büyüme beklenen seviyelere ulaşamıyordu. Genç kuşakların önemli bir kısmı devrim sonrasında kurulan sistemin gündelik hayatlarına somut bir iyileşme getirmediğini düşünüyordu. Bir yanda ekonomik sıkıntılar derinleşiyor, diğer yanda partiler arasındaki çekişmeler giderek yorucu bir hal alıyordu. Tunus’un demokratik deneyimi otoriter rejimlerin yıllarca tekrarladığı bir eleştiriyle karşı karşıya kaldı: Düzen mi, özgürlük mü?

Tam da böyle bir dönemde Kays Said adı Tunus siyasetinin merkezine yerleşmeye başladı. Said klasik anlamda bir siyasetçi değildi. Arkasında güçlü bir parti örgütü bulunmuyordu. Ülkenin yerleşik siyasal elitlerinin parçası olarak da görülmüyordu. Uzun yıllar anayasa hukuku alanında çalışmış bir akademisyen olarak tanınıyor, siyaset sınıfına yönelik sert eleştirileriyle dikkat çekiyordu.

Onu kısa sürede popüler hale getiren yalnızca söyledikleri değildi. Daha önemlisi, toplumun önemli bir kesiminin duymak istediği cümleleri söylemesiydi. Devrimin üzerinden yıllar geçmiş, fakat devrimden beklenen refah gerçekleşmemişti. Genç işsizliği yüksek seviyelerde kalmaya devam ediyor, ekonomik krizler birbirini izliyor, hükümetler sık sık değişiyor ve koalisyonlar uzun ömürlü olamıyordu. Devrim sonrasında kurulan siyasal düzen özgürlük üretmişti; ancak ekonomik beklentileri karşılamakta zorlanıyordu. Birçok Tunuslu için siyasal çoğulculuk artık umutla değil, bitmek bilmeyen çekişmelerle özdeşleşmeye başlamıştı.

Demokrasiye yönelik itirazlar çoğu zaman özgürlüklerin fazlalığından değil, beklentilerin karşılanmamasından doğar. Tunus’ta biriken hayal kırıklığı da giderek bu istikamette ilerliyordu.

Said bu yorgunluğun içinden yükseldi. Kendisini partiler üstü bir figür olarak sunuyor, ülkenin sorunlarının kaynağını siyasal elitlerin çıkar hesaplarında arıyordu. Kullandığı dilde sık sık halkın gerçek iradesine, devrimin çalınmış vaatlerine ve yozlaşmış siyasi sınıflara vurgu yapıyordu. Bu söylem yalnızca Tunus’a özgü değildi. Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde yükselen birçok popülist liderin kullandığı dile benziyordu. Karmaşık sorunlara basit açıklamalar getiriyor, kurumsal mekanizmaların yavaşlığını halkın iradesinin önündeki engeller olarak gösteriyor ve kendisini bu tıkanıklığı aşacak istisnai bir aktör olarak konumlandırıyordu…

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti...

Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın:...

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...

Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin...

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK… Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve...

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...