Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini tarif etmek her zaman zor gelmiştir bana. Bunun sebebi “anlaşılmaz” olarak tanımlanmasından ziyade sınıflandırılamayan bir yazar olmasıdır.
Tanpınar zamanı anlatır, Oğuz Atay modern insanın parçalanmasını, Yusuf Atılgan bireyin sıkışmışlığını, Kemal Tahir tarihi, Yaşar Kemal toprağı anlatır. Karasu ise tüm bunların biraz dışında durur. Onun asıl ilgisi insanın kendi kendisiyle yaptığı konuşma ve en çok da hesaplaşmadır. Başkalarının duymadığı, çoğu zaman sahibinin bile sonuna kadar dinlemek istemediği o iç ses… Bu yüzden Karasu’nun metinlerinde olaylar yaşanmaz denemez elbette yaşanır. Fakat olayların kendisi hiçbir zaman merkezde olamaz. Merkezde, insanın yaşadıklarından sonra kendi kendisine ne söylediği vardır. İşte tam da bu nedenle Karasu’nun metinleri hikâyenin sonuyla kapanmaz, okurun zihninde yaşamaya devam eder.
Bu yönüyle Karasu bana hep Kierkegaard’ı hatırlatmıştır. Belki de ikisini bu kadar çok sevmenin nedeni de budur. Kierkegaard’ın meselesi de dinin kurumları olmadı hiçbir zaman. Onun da asıl derdi insanın kendi vicdanıyla kurduğu sahici ilişkiydi. Karasu’nun insanları ise kendi içlerinde kurdukları mahkemelerde yargılanır. Yargıç da sanık da aynı kişidir. Bu nedenle metinlerinde kesin hükümler bulunmaz, karar ertelenir. İnsan kendisini dinledikçe mesele daha da karmaşık hâle gelir. Karasu’nun dünyasında hakikat varılacak bir nokta olamaz, olsa olsa çevresinde dönüp durulan bir ufuktur.
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı yıllar sonra dönüp baktığımda artık bana bir Bizans anlatısı gibi görünmüyor. İkonaların kırıldığı, keşişlerin sürgün edildiği, imparatorların inanç üzerinde tahakküm kurduğu bir dönemi anlatmasına rağmen aklımda kalan bunlar olmamış. Yazmaya karar verirken, aradan geçen onca zaman içinde birçok ayrıntıyı unuttuğumu fark ettim. Fakat İoakim’in zihninde dolaşan bazı soruları unutmadığımı da gördüm. Çünkü onlar yalnızca bir keşişin soruları değildi, insan olmanın sorularıydı aynı zamanda.
Kitap üzerine yapılan birçok yorum İoakim ile Andronikos’u iki karşıt kutup gibi okur. İmparatorluğun ikonaları yasakladığı dönemde inancı uğruna manastırına geri dönmeyi seçen Andronikos ile onun bu tercihini yıllarca anlamlandırmaya çalışan İoakim, çoğu zaman kuşku ve inancın temsilcileri olarak değerlendirilir. Bir tarafta birey, diğer tarafta bağlılık vardır sanki. Oysa Karasu’nun karakterleri fikirlerin temsilcisi değildir. Onlar kendi içlerinde yarılmış insanlardır. İoakim’in yıllarca Andronikos’u düşünmesi de bundandır. Eğer Andronikos yalnızca yanılmış bir insan olsaydı, İoakim’in zihninde bu kadar yer etmezdi. Onun peşini bırakmayan soru, Andronikos’un yanlış yapmış olması değil, haklı çıkma ihtimalidir.
Zira insan bazen başkasının cesaretinde kendi korkusunu görür, başkasının sadakatinde kendi tereddüdünü, başkasının yaptığı fedakârlıkta kendi eksikliğini. Bu nedenle İoakim’in yıllarca dönüp dolaşıp aynı soruya gelmesi son derece anlamlıdır: “Andronikos’un yaptığı kahramanlık mıydı?” Bu soru görünürde Andronikos’a yönelmiş gibidir, fakat gerçekte İoakim’in kendi hayatına aittir. Kahramanlığı tanımladığı anda kendi korkaklığını da tanımlamak zorunda kalacaktır. Sadakati tanımladığı anda kendi kaçışlarıyla da yüzleşecektir. Karasu’nun insanları bu yüzden canlıdır. Çünkü onlar haklı ya da haksız değildir. Kendilerini tam anlamıyla kandıramayan insanlardır.
Kitapta beni en çok meşgul eden düşüncelerden biri ise İoakim’in bayram metaforudur. İnsan hayatını büyük bir bayrama hazırlık gibi yaşayabilir. Bütün sabrını, bütün fedakârlıklarını, bütün vazgeçişlerini gelecek bir güne bağlayabilir. Bir gün huzur bulacağını düşünür, bir gün hakikate ulaşacağını, çektiği sıkıntıların anlam kazanacağını. Bir gün başlayacağını. Fakat tüm bu çabaya rağmen Karasu’nun sorusu son derece serttir:
“Ama bütün bir ömür bir bayram hazırlığıyla geçer de o bayram gelmezse…”
Bu soruyu hiçbir zaman yalnızca inançla ilgili bir soru olarak okumadım. Ömrünü biteviye kariyerine adamış insanın da sorusudur bu. Uğruna savaştığı ideolojiye sadakat gösterirken yaşlananların da. Bir gün mutlu olacağını düşünerek bugünü tüketenlerin de. İtiraf edelim ki modern insanın en büyük alışkanlıklarından biri yaşamayı ertelemektir. Durmadan hazırlanmak, geleceğe yatırım yapmak, hayatın bir gün başlayacağını düşünmek. Karasu’nun dikkati ise beklenen güne ait değildir, onun nazarı beklerken geçen ömre çevrilmiştir.
Belki de bu yüzden kitapta ölümden çok “ölüm payı” üzerine düşünülür. İoakim yaşlandıkça insanların içlerindeki ölüm payını artırdıklarını fark eder. Önce bunun mal biriktirmekle, dünyaya bağlanmakla ve aynı arzuların peşinde sürüklenmekle ilgili olduğunu düşünür, sonra daha ağır bir sonuca ulaşır. Ölüm payını artıran yalnızca servet değildir, dua etmek de olabilir, kitap okumak da aynı düşünceleri tekrar etmek de aynı doğruları sorgulamadan yinelemek de… Burada Karasu’nun düşüncesi olağanüstü bir derinlik kazanır çünkü hedef aldığı davranışların kendisi değildir. Davranışların içinin boşalması, alışkanlığa dönüşmesi ve insan ruhunu yavaş yavaş uyuşturmasıdır. İnsan aynı duayı yıllarca edebilir ve hiç dua etmemiş olabilir. Aynı hakikati yıllarca savunabilir ve onunla hiç karşılaşmamış olabilir. Aynı hayatı yaşadığını sanabilir ve yalnızca kendisini tekrar ediyor olabilir.
Karasu’nun asıl düşmanı günah değildir. Uyuşmadır, tekrardır, alışkanlıktır.
Bu noktada onun düşüncesi bana zaman zaman tasavvuf geleneğini de hatırlatır. Çünkü dikkatini çeken, ibadetin ruhunu koruyup koruyamadığı, inancın insanın içinde canlılığını sürdürüp sürdüremediği meselesidir. İnsanın aynı sözleri, aynı davranışları ve aynı doğruları tekrar ederken fark ettirmeden alışkanlığın içine yerleşmesi, ruhun teyakkuzunu kaybederek ağırlaşmasıdır. Karasu’nun “ölüm payı” dediği kavram da biraz bu sessiz körelmenin, bu yavaş uyuşmanın izlerini taşır.
Andronikos’un yalnızlığı da aynı yerden okunabilir. Karasu yalnızlığı romantikleştirmez. Andronikos yalnızlığı sevdiğini düşünür. Fakat zamanla yalnızlığın kendisini değil, yalnız kalabilme özgürlüğünü sevdiğini fark eder. Arkada hâlâ şehir vardır, insan sesleri vardır, dönebileceği bir hayat vardır. Gerçek yalnızlık başladığında ise bütün büyük fikirler geri çekilir. Su öne çıkar, yiyecek öne çıkar, barınak öne çıkar. Şehrin küçük alışkanlıkları öne çıkar.
Bu pasajlarda Karasu’nun insan hakkındaki sezgisi bütün çıplaklığıyla görünür. İnsan başkalarından kaçabilir. Fakat bütünüyle yalnız yaşayamaz. Kalabalığın içinde boğulabilir. Fakat bütünüyle kendi içine kapanamaz. Özgürlük ile aidiyet arasında salınır durur. Onun trajedisi de biraz burada yatar.
Yıllar sonra dönüp baktığımda Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamından aklımda kalan asıl meselenin insan ruhunun kendisini erteleme kapasitesi olduğunu görüyorum.
“Sevginin, kurmanın, yapmanın sözü değil, kendi gerek yaşanması gerek bunların.”
Belki de Bilge Karasu’nun Türkçedeki benzersizliği tam burada yatıyor. O, insanın büyük günahlarıyla oyalanmaz. Büyük ihanetlerden çok gündelik kendini aldatmaların izini sürer. Tarihin gürültüsünü geri plana iter, vicdanın fısıltısına kulak verir. Bu yüzden onun metinleri kapandığında hikâye bitmez, okurun kendi iç sesi konuşmaya başlar.
Ve insanın kendi vicdanında kurduğu mahkeme, dünyanın bütün mahkemelerinden daha uzun sürer. Karasu’nun uzun sürmüş günü de budur sanırım: İnsan ruhunun akşamına kadar devam eden, hükmü hiçbir zaman tam verilemeyen o iç sorgu.

