Ahmet Taşgetiren’in dikkat çektiği yer tam olarak burasıdır.
Taşgetiren’e verilecek cevap, Gannuşi ile İmamoğlu’nun farklı insanlar olduğunu söylemekten ibaret kalamaz. Bunu zaten herkes biliyor. Esas mesele, onun dikkat çekmeye çalıştığı siyasal süreçlerin niteliğidir.
İşin ilginç taraflarından biri de şudur. Yasin Aktay, Gannuşi konusunda son derece güçlü bir özgürlük ve hukuk dili kullanıyor; kullanması da gerekir. Çünkü Gannuşi’nin başına gelenleri yalnızca mahkeme kararlarıyla açıklamak kolay görünmüyor. Ancak Türkiye’de son yıllarda yargının siyasetteki rolü, muhalefete yönelik soruşturmalar ve hukuk-devlet ilişkisi etrafındaki tartışmalar söz konusu olduğunda aynı yaklaşımın her zaman korunabildiğini söylemek güç.
Buradan hareketle şu soru ortaya çıkıyor: Gannuşi dosyasını siyasal bağlamıyla birlikte okumayı mümkün kılan şey nedir?
Ahmet Taşgetiren ile Yasin Aktay arasındaki ayrışma da bu soruda düğümleniyor. Çünkü iki yazar ilk bakışta aynı konu hakkında konuşuyor gibi görünse de aslında farklı meseleleri tartışıyor.
Yasin Aktay’ın itirazı açık. Ona göre Gannuşi ile İmamoğlu arasında tarihsel, fikrî ve siyasal açıdan doğrudan bir paralellik kurulamaz. Bu itirazın güçlü tarafları da var. Gerçekten de iki isim farklı siyasal geleneklerin, farklı tarihsel tecrübelerin ve farklı toplumsal bağlamların ürünü. Gannuşi’nin hikâyesi Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesiyle iç içe geçmiş durumda. İmamoğlu ise Türkiye’nin güncel siyasal rekabetinin aktörlerinden biri.
Ancak Taşgetiren’in yazısında tartışılan konu zaten bu değil. O, daha yazısının başında Nahda ile CHP’nin, Gannuşi ile İmamoğlu’nun aynı siyasî ve fikrî dünyanın temsilcileri olmadığını açıkça söylüyor. Buna rağmen verilen cevabın önemli bir bölümü, kurulmamış bir benzerliğin neden kurulamayacağını göstermeye ayrılmış görünüyor.
Ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Aktay, Taşgetiren’in kurduğu analojiye değil, kurmadığı analojiye itiraz ediyor. Çünkü Taşgetiren’in sorusu şahıslarla alaka kurmayan bir irtifada; onun bağlamı siyasal süreçlerin nasıl okunması gerektiğiyle ilgili.
Nitekim bugün Gannuşi hakkında yapılan değerlendirmelerin büyük bölümü bu yöntemle ilerliyor. Avukatları, destekçileri ve onu savunan gözlemciler yalnızca mahkeme kararlarına bakmıyor. Tartışma sürekli olarak 2021 sonrasında Tunus’ta yaşanan kurumsal dönüşüme, yargının konumuna, muhalefetin karşı karşıya kaldığı uygulamalara ve cumhurbaşkanlığı makamında toplanan yetkilere dönüyor.
Taşgetiren’in sorusu tam da burada önem kazanıyor. Eğer hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi anlamak için dava dosyalarının ötesine geçmek, kurumların geçirdiği dönüşüme ve iktidarın kullanım biçimine bakmak gerekiyorsa, aynı yöntemin başka örneklerde neden geçersiz sayılıyor?
Yine de bu enteresan tartışmada asıl dikkat çekici taraf Türkiye’de uzun yıllardır devam eden daha geniş bir fikrî eğilim olduğu konusu. İnsanlar çoğu zaman olayları değil, olayların taraflarını tartışıyor. Kimin haklı olduğundan önce kimin söylediğine bakılıyor.
Kullanılan ölçüler aynı hadise karşısında değişebiliyor. Bir yerde siyasal bağlam vazgeçilmez görülürken başka bir yerde yalnızca hukukî metinlerle yetinilebiliyor. Bir yerde kurumların dönüşümü merkeze alınırken başka bir yerde aynı sorular gereksiz sayılabiliyor.
Bu durum belirli bir siyasî çevreyle de sınırlı değil. Türkiye’de hemen her mahallenin zaman zaman düştüğü ortak bir zaafla karşı karşıyayız. Siyasî aidiyetler güçlendikçe muhakeme zayıflıyor. Taraftarlık arttıkça ölçüler esniyor. Aynı insanlar, aynı ilkeler ve aynı kavramlar farklı aktörler söz konusu olduğunda farklı anlamlar kazanabiliyor.
Bunun arkasında yalnızca siyaset de yok; daha derinde insan zihninin işleyişinde de benzer bir eğilim olması hususiyeti var. İnsan, çoğu zaman hakikati olduğu gibi görmekten çok kendi kanaatlerini doğrulayacak örnekler bulmaya meyillidir. Hoşuna giden olayları büyütür, rahatsız olduğu örnekleri küçültür. Kendisini teyit eden bilgileri kolayca kabul eder, kendi kanaatini zorlayan örnekler karşısında ise daha seçici davranır. Bu yüzden gerçeğin neliğine yaklaşmak çoğu zaman bilgi meselesinden önce karakter meselesine dönüşüyor.
Bir düşünürün yani bir zamanlar düşünür olabilecek birinin sınavı da burada başlıyor. Rakibinin yanlışını görmek büyük bir maharet sayılmaz. Aynı yanlışı kendi çevresinde gördüğünde de fark edebilmek çok daha zordur. Çünkü insanın en güçlü kör noktası, yakınlık duyduğu alanlarda oluşur.
Bu sebeple fikir hayatının en kıymetli unsurlarından biri tenkittir. Tenkit, bir hareketin karşısında durmak anlamı taşımaz, çoğu zaman onun daha sağlıklı bir zeminde kalabilmesi için yapılan iç muhasebedir. Tarih boyunca güçlü düşünce gelenekleri, kendi içlerinden yükselen bu muhasebe sayesinde derinlik kazanmıştır.
İslam düşünce tarihine bakıldığında da benzer bir tablo görülür. En canlı dönemler, farklı görüşlerin birbirleriyle konuşabildiği, itirazların dile getirilebildiği ve fikrî rekabetin mümkün olduğu dönemlerdir. Büyük gelenekler mutlak mutabakattan değil, güçlü tartışmalardan doğmuştur. Fıkıh ekollerinin ortaya çıkışı, kelâm tartışmaları, siyaset düşüncesine dair zengin literatür hep bu dinamizmin ürünüdür. Fikir hayatı çoğaldıkça medeniyet genişlemiş, tartışma alanı küçüldükçe düşünce de küçülmüştür.
Bu yüzden entelektüelin sorumluluğu belirli kişileri savunmaktan önce kullandığı ölçüleri koruyabilmektir. Bugün rakibi için istediği hukukî güvenceleri yarın dostu için de isteyebilmelidir. Bir yerde siyasal bağlamı hesaba katıyorsa başka bir yerde de aynı yöntemi uygulayabilmelidir. Ölçülerin kişilere göre değişmeye başladığı yerde düşünce yavaş yavaş siyasetin gölgesinde kurumaya mahkumdur.
Raşid Gannuşi etrafında yürüyen tartışmanın Türkiye’de ilgi uyandırmasının sebebi de biraz bu. Konu yalnızca Tunus’ta yaşananlar değil. İnsanların dikkatini çeken olaylardan çok olaylara yaklaşırken kullanılan ölçülerdir.
Bir ülkede kurumların dönüşümünü anlamaya çalışırken başvurulan yöntem, başka bir ülkede de geçerli sayılıyor mu? Bir siyasetçi hakkında hüküm verirken sorulan sorular, başka bir siyasetçi söz konusu olduğunda da soruluyor mu?
Hukuk, özgürlük, temsil ve siyasal rekabet gibi kavramlar herkese aynı mesafeden bakabildiğinde anlam kazanır. Aksi halde ortak ölçü olmaktan çıkar, siyasî kampların kullandığı araçlara dönüşür.
Ölçüler kaldığında düşünce yaşamaya devam eder.
Ölçüler aşındığında geriye yalnızca taraftarlık kalır.

