İçinde bulunduğumuz dijital çağ, yalnızca haberleşme vasıtalarını değil, bilginin üretilme, yayılma ve tüketilme biçimlerini de köklü bir şekilde değiştirmiştir. Geleneksel medya araçlarının uzun yıllar boyunca sürdürdüğü haber üretim modeli, yerini büyük ölçüde dijital platformlara ve sosyal medya mecralarına bırakmıştır. Bu dönüşüm sayesinde bilgiye erişim sürat kazanmış, haberlerin geniş kitlelere ulaşması kolaylaşmıştır.
Ancak dijital medya ortamında bilginin denetim mekanizmalarından yeterince geçmeden dolaşıma girebilmesi, yanlış bilgi ve dezenformasyon problemini de beraberinde getirmektedir. Bu durum yalnızca medya sektörünün mesleki güvenilirliğini ilgilendiren bir mesele olmayıp, aynı zamanda toplumsal huzur, kamu güveni ve hukuk düzeni bakımından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle ceza soruşturmalarına ilişkin haberlerde, doğruluğu henüz teyit edilmemiş bilgilerin süratle yayılması, bireylerin temel hak ve özgürlükleri üzerinde telafisi güç zararlar meydana getirebilmektedir.
Bu mevzunun ehemmiyeti hakkında izah yapmadan önce dünyaca kabul edilen bir hukuk düsturu olan “masumiyet karinesi” hakkında bilgi vermeyi elzem görmekteyim. Nitekim masumiyet karinesi gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gerek anayasamızda gerekse hukuk tarihimiz cihetinden vazgeçilmez bir adil muhakeme edilme hakkı olduğu, bu kaide tatbik edilmeden adil bir muhakemeden söz edilemeyeceği, bu kaideyi tatbik etmeyen hukuk nizamlarının hakikatte bir hukuk sistemi olduğundan söz edilemeyeceği kat’î bir hakikattir. Zira bu kaide sayesinde insanlar hakkında bir suç iddia edildiği takdirde bu suçu iddia eden kişinin delilleriyle birlikte ispatlaması esas olup müddeialeyhin yani suç isnat edilen kişinin suç işlemediğini ispatlaması beklenmez.
Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin adil yargılanma hakkı başlıklı 6. Maddesinin 2. Fıkrası masumiyet karinesini şu şekilde izah edip temel insan hakkı olarak kabul etmiştir:
“Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”
Yine anayasamızda masumiyet karinesi teminat altına alınmıştır:
“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”
Masumiyet karinesi sadece modern hukukla birlikte ortaya çıkmış olan bir kaide olmayıp hukuk tarihimizde de tatbik edilmiş olan esaslı umumi bir kaideyi oluşturmaktadır. Nitekim Osmanlı Hukuku cihetinden çok ehemmiyetli bir yeri ve hukukçular için bir düstur olan Ahmet Cevdet Paşa tarafından kaleme alınan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin kavaid-i külliye denilen yani hukukun umumi kaideleri kısmında masumiyet karinesi birkaç maddede hukuki bir esas olarak yer almıştır:
“Berâet-i zimmet asldır.”
“Sıfat-ı ârızada asl olan ademdir.”
“Bir zemânda sabit olan şeyin, hilâfına delil olmadıkça, bekasıyla hükmolunur.”
Masumiyet karinesinin hukuk nizamı bakımından ne derece esaslı bir kaide olduğunu ortaya koyan misaller elbette pek çoktur. Ancak burada üzerinde durmak istediğimiz husus, bu temel prensibin özellikle medya faaliyetleri neticesinde nasıl ihlal edilebildiği ve bunun adil muhakeme hakkı üzerinde doğurduğu ağır sonuçlarıdır.
Günümüzde sosyal medya vasıtasıyla, suç işlediği henüz iddia aşamasında bulunan birçok şüpheli hakkında daha soruşturma yeni başlamışken çeşitli haberler yapabilmektedir. Netice itibarıyla amme efkârı nezdinde henüz mahkeme tarafından verilmiş bir hüküm bulunmamasına rağmen bu kişilerin suçlu oldukları yönünde kuvvetli bir kanaat teşekkül etmekte, bu durum da insanların söz konusu şahıslara karşı kötü bir itibarla bakmasına sebebiyet vermektedir.
Bunun doğuracağı zararlar ise son derece ağırdır. Evvela, bu tür yayınlar sebebiyle şüphelilerin masumiyet karinesi fiilen ihlal edilmiş olmaktadır. Zira hukukun temel prensiplerinden biri olan masumiyet karinesi gereğince bir kimsenin suçlu olduğuna ancak bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yürütülen yargılama neticesinde hükmedilebilir. Buna rağmen medya vasıtalarıyla yapılan yayınlar çoğu zaman yargılama henüz başlamadan veya devam ederken şüphelileri kamuoyu önünde suçlu ilan etmekte ve böylelikle güçlü bir toplumsal algı meydana getirmektedir.
Nitekim mahkeme tarafından yapılacak yargılama neticesinde şüpheliler lehine adil bir karar verilmiş olsa dahi, kamuoyu nezdinde çoktan suçlu olarak damgalanmış olan bu kişilerin üzerindeki bu algının ortadan kalkması çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Medya yayınlarının oluşturduğu bu kanaat sebebiyle söz konusu kişiler hürriyetlerine kavuşmuş olsalar dahi cemiyet içinde eski itibarlarına kavuşamayacak, sosyal hayattan dışlanabilecek ve çoğu zaman sürekli bir şüphe ile karşı karşıya kalacaklardır. Bu durum yalnızca kişinin şahsi hayatını değil, aynı zamanda ailesini, mesleki itibarını ve sosyal ilişkilerini de derinden etkilemektedir. Binaenaleyh, dijital çağın hız ve erişim imkanları karşısında medyanın bilgilendirme fonksiyonunu yerine getirirken, temel hak ve özgürlükleri zedelemeyecek bir dengeyi gözetmesi zaruri görünmektedir. Bu çerçevede, masumiyet karinesinin yalnızca teorik bir ilke olarak değil, uygulamada da titizlikle korunması hem yargı makamlarının hem de medya organlarının bu hassasiyetle hareket etmesi gerekmektedir. Aksi hâlde, henüz hüküm verilmeden kişiler hakkında oluşan kanaatlerin telafisi güç zararlara yol açması kaçınılmaz olacak; bu durum ise adil yargılanma hakkı ile hukuk devleti ilkesinin zedelenmesine sebebiyet verebilecektir.
Sonuç olarak, dijital çağın sağladığı süratli bilgi dolaşımı, toplumun haber alma hakkına önemli katkılar sunmakla birlikte, temel hak ve hürriyetlerin korunması bakımından ciddi sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Bu itibarla medya kuruluşlarının ve sosyal medya kullanıcılarının haber verme ve ifade hürriyetini kullanırken hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri olan masumiyet karinesine riayet etmeleri hem ferdî hakların korunması hem de adaletin tecellisine olan toplumsal güvenin devamı bakımından zaruridir.

