Siyasi partiler ile ilgili tartışmalarının hararetlendiği bu günlerde Mehmet Altan hocanın Ekopolitik’te yapmış olduğu bir röportajı izledim. Kendisinin konusu Türkiye’de artan kutuplaşmaydı “biz neden sosyal ittifak noktasına gelemiyoruz, birbirimizi anlama ve dinleme aşamasına geçemiyoruz, kamplaşma neden hiç bitmiyor” gibi sorulara cevap veriyordu. Tabii ki herkesin bu konuda verecek cevabı ve söyleyecek sözü var. Mesela Mehmet hoca söylemler ve zıtlıklar üzerinden yapılan siyasete bağlarken, kutuplaşmanın insanı merkeze alan biçimde siyaset yapılamamasından kaynaklandığını ifade ediyordu. Hoca esasında konuyu siyasete ve siyasi bakış şeklimize getirerek çok önemli bir noktaya değiniyordu ki mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
Neden bu biçimde siyaset yapmak siyasetçileri cezbediyor sorusuna açıklık getirmeye çalışacağım ancak bu soruya cevap vermek birkaç sayfa yazı ile pek mümkün gözükmüyor. Karl Marx tüm toplumsal yapıları ekonomik ilişkileri üzerinden açıklamasıyla bilinen bir düşünürdür. Biz siyaset bilimciler ise siyasi kurumlar ve kavramlar üzerinden konuya açıklık getirmeyi tercih ederiz.
Öncelikle toplumsal ayrışma/kutuplaşma ile siyasal kurumlar arasında nasıl bir ilişki olduğu sorusunu sormak gerekiyor. Bu aşamada üzerine konuşulması gereken en önemli kavram “sivil toplum” kavramıdır. Ülkemizde post modern anlamdaki sivil toplumun gelişimi oldukça geç bir döneme rast gelmektedir. Fakat Avrupa’da bu haklar 18 yüzyılda topluluk halinde yaşamayı mümkün kılmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Literatüre göre sivil toplumun karşıtı askeri olan demek değildir, terimin İngilizcesi “non-governmental”dır. Yani devlet dışı hükümet dışı olan anlamındadır.
Hegel’e göre sivil toplum şahsi kazanç, mutluluk, kişinin hürriyeti ve statüsünün korunması için birey merkezli kurulan bir yapının adıdır ve bu anlamda Hegel sivil toplumu devletten ayırır. Ancak Tocqueville sivil toplumu devletin merkezileşme dürtüsü ve bireyin çıkarcı doğası arasında bir denge unsuru olarak kabul etmektedir. Demokratik kurumların bile zaman içerisinde siyasetin doğası gereği yozlaşarak baskıcı bir hal alabileceğine değinirken, bu baskıdan kurtuluşun yolu olarak sivil toplumun sürdürülebilir ve güçlü olması gerektiğini ifade eder.
Buradan baktığımızda sivil toplum devletten bağımsız ve arınmış bir yaşam alanını ifade etmektedir. Totaliter veya otoriter devletlerden, demokratik devlete barışçıl geçişin anahtarı sivil toplumdadır. Sivil toplum düşüncesi ve sivil toplum kuruluşları demokrasinin olmazsa olmazıdır. Gerçek bir demokrasi; devlet karşısında bireylerin temel hak ve taleplerini özgürce ifade eden, demokratik talepleri barışçıl yollarla savunan, bireylerin hakkını koruyan sivil toplum kuruluşları sayesinde gelişmektedir.
Demokrasi terimi Cumhuriyet kavramı ile eş anlamlı değildir. Cumhuriyet kavramı ve meşruiyetlerini kağıt üzerinde seçimlerden alan devlet yöneticileri hemen hemen bütün ülkelerde mevcuttur. Ancak herhangi bir ülkede seçim yapılması ya da ülkenin isminde “Cumhuriyet/Republic” tabirinin geçmesi, Weberyan literatüre göre; o kuruma “kendi sınırları içerisinde güç kullanma tekelini vermekte” ama o kurumu demokratik devlet yapmamaktadır. Bir ülkeyi demokrasi yapan şey bağımsız ve özgür sivil toplum kuruluşlarının varlığı ve bu kuruluşların gerektiğinde hukuk sınırları içerisinde devlet aygıtına ve yöneticilerine hesap sorabilecek özgürlükte olabilmesidir. Yani ülkenin demokratik olabilmesi için sivil toplum kuruluşlarının devletten bağımsız yani “non-govermental” ve sui generis olmaları gerekmektedir.
Türkiye’de ise sivil toplum kuruluşları “non-governmental” yerine, kar amacı gütmeyen “non-profit” kuruluşlar olarak ortaya çıkmışlardır. Anadolu coğrafyasında sivil toplum kuruluşları çoğunlukla, ihtiyaç sahiplerine yardım dağıtan, öğrencilere burs veren, cami ve mescid yaptıran vb faaliyetlerde bulunan kurumlar olarak kabul edilmektedir ve bu açıdan bakıldığında vakıflarımız hayli özgürlükçü ve gelişmiş bir yapıya sahiptir. Özellikle Osmanlı’daki güçlü ve özgürlükçü vakıf kültürü bu düşünceyi ve çalışma biçimini desteklemiştir. Türk kültüründe vakıflar devletin elinin yetmediği yerde hayır sahiplerinin ihtiyaç sahiplerine ulaştığı kurumlar olarak faaliyet göstermişlerdir. Devlet kendi işlerini yerine getiren bu kurumların varlığından hoşnut olduğu ve belli noktalarda sorumluluğu üzerinden attığı için vakıflara özgür bir alan sağlamıştır.
Anadolu coğrafyasında yukarda değindiğimiz biçimde başlayan sivil toplum hareketi batılı literatürde bireylerin haklarını savunan ve devlet karşısında hak arayan statüye dönüşememiştir. Özellikle yerli burjuvanın olmayışı ve hak arama anlayışının “ayanlar” gibi yerli “oligark”lar ile sınırlı kalması ayrıca bu hak aramaların sonlarının kanlı bitmesi sivil toplumun zihniyet inşasının önündeki engellerdir.
Günümüzde ise devlet aygıtının, siyaset kurumunun ve siyasi partilerin gerek toplum üstündeki hegemonyası gerekse de sivil toplum örgütleri üzerindeki tahakkümü sivil toplum anlayışının gelişmesini engellemektedir. Türkiye’de sivil toplum kuruluşları bağımsız bir biçimde hareket etmekte zorlanmakta, kendisini bağımsız olarak niteleyen kurumlar finansal anlamda zorluklar yaşamakta, devletin imkanlarından yararlanamadıkları için kurumsallaşamamakta ve kısa ömürlü olmaktadırlar. Siyasi partiler ise devlet yardımları sayesinde gerek finansal anlamda, gerek personel anlamında, gerekse de patronaj gibi kuvvetli güdüleyicilere sahip oldukları için kendilerinden başka kurumların gelişmelerine engel olmaktadırlar. Bu durum sadece bugünün ve mevcut siyasi atmosferin ya da bir siyasi partinin ortaya çıkardığı olgu değil siyasi kültürümüzün genel handikabıdır.
Başa dönecek olursak Türkiye’de neden kutuplaşma son bulmuyor sorusunun cevabı siyaset kurumunun sivil toplum aracılığıyla ehlileştirilememesinde aramak, mümkündür. Ayrıca şuna değinmek gerekir ki sivil toplum eksikliğinden kastedilen şey sivil toplum kuruluşlarının niceliksel eksikliği değildir. Özellikle 2004 yılından itibaren AB uyum yasaları doğrultusunda dernek vb. kurumların kurulmaları kolaylaştırılmış, sayıları da gözle görülür biçimde artmıştır. Toplumun sivil toplum örgütlerine bakışı ve örgütlerin kıymeti kendinden menkul olmayışları ya da bu biçimde faaliyet gösteren kuruluşların sayılarının azlığı sivil toplum kuruluşlarının etkin ve verimli çalışmalarına engel olmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin etkinlik sorunlarına sebep olan faktörlerin başında siyasi partiler gelmektedir. Siyasi partilerin Türk siyasetindeki etkin rolü kendisinin haricinde başka bir kurumun bağımsız biçimde var olmasına müsaade etmemektedir.
Micheal Foucault’un “iktidarın kılcal damarlı yapısı” olarak adlandırdığı toplumun bütün unsurlarına işleyen iktidar yapıları aynı biçimde siyasi partiler ve üyeleri arasındaki “simboyit ilişki” için de geçerlidir. Türk siyasi partileri seçim kazanıp iktidar olamasalar da kendi oluşturdukları doğal çevrelerinde, iktidarlarını kendi seçmen kitleleri üzerinde kurma eğilimi içerisindedirler. Bu amaçla siyasi partiler kendi sivil toplum örgütlerini kurarak, seçmenlerini kendi belirledikleri sosyal çevre içerisinde tutmayı amaçlamaktadırlar. Bu düşüncede başarılı olan partiler genel itibariyle iktidara sahip olan partiler olmuşlardır. Örneğin CHP’nin kurduğu Halk Evleri, Demokrat Parti’nin kurduğu Vatan Cephesi, Özal döneminde kurulan Arı hareketi gibi…
Bu tür toplumsal konsolide çabalarının sonucunda karşımıza ünlü siyaset bilimci Sartori’nin ahtapot parti kavramı çıkmaktadır. Sartori ahtapot partileri; sistemi dejenere edip aşırı büyüyerek toplumun bütün alanlarına giren ve toplumu istila ederek nüfuz sahibi olan, böylece mutlak güce erişen, gücü her şeye yeten ve kolları her yere uzanan yapılar olarak tanımlamaktadır. Ahtapot partilerin hakim olduğu toplumlarda seçmenler partinin kendisi ve onun kuruluşlarınca kuşatılmış gündelik yaşam partinin kontrolüne geçmiştir. Fakat gerek Sartori gerekse de Foucault’un betimlemeleri totaliter nitelikli partileri ve devlet partilerini analiz etmek için kullanılmaktadır. Türk siyasetindeki partilerin güçlü yapısını totaliter nitelikteki partilerden ayıran şey, totaliter sistemlerdeki bu tahakküm biçimi toplumun genelini kapsayan zorunlu bir kuşatma iken, Türk siyasetinde sadece parti mensuplarını içerisine alan gönüllü bir soyutlanma şeklinde tezahür etmektedir.
Nihayetinde seçmenler, taleplerini sivil toplum kuruluşları aracılığıyla iletmeyi etkili bir çözüm yolu olarak görmemektedir. Bu durum, Türk siyasetinde siyasi partilerin ve parti üyeliğinin, sivil toplum kuruluşları ile bu kuruluşlara üyeliğin önüne geçmesine yol açmıştır. Siyasi partilerin sahip olduğu bu üstün konum, aynı zamanda diğer kurum ve kuruluşların güçlenmesini sınırlayarak onların toplumsal ve siyasal etkilerini azaltmıştır. Sonuç olarak vatandaşlar, hak ve taleplerini büyük ölçüde siyasi partiler aracılığıyla dile getirmeyi tercih etmiş; bu süreçte seçmen ile siyasi parti arasında patronaj ilişkilerine dayalı bir bağ ortaya çıkmıştır
Partilerdeki patrimonyal yönetim yapısı, siyasi gücün parti lideri ve yakın çevresinde yoğunlaşmasına neden olmakta; bu durum, paternalist yönetim anlayışını besleyerek parti üyeleri üzerindeki kontrol ve tahakkümün güçlenmesine yol açmaktadır. Toplumsal kutuplaşma ile parti arasındaki ilişki ise tam bu noktada devreye girmektedir. Carl Schmitt’in siyasetin zıtlıklar üzerine inşa edildiğini söyleyen dost-düşman ayrımı kavramı siyasette kendinden olanı dost, kendinden olmayanı düşman olarak tasnif etmenin siyasetin doğası olduğunu ifade etmektedir. Zıtlık ve çatışmanın siyasetin doğasının bir parçası olduğu belirtmiştir, Bu çatışmadan ötürü partiler kendilerini, seçmenlerini ve ellerinde bulundurdukları gücü konsolide etmek amacıyla karşı tarafta bulunanları düşmanlaştırma eğilimi içerisindedirler. İki tarafın da kendini dost karşı tarafı düşman olarak sınıflandırdığı bir çatışma ortamında kutuplaşmanın tırmanarak yükselmesi gayet beklenen doğal bir sonuçtur.

