Ursula Le Quin, Mülksüzler’de 1974 yılının tecrübe ve hayal kırıklıklarına dayanan devletli ve devletsiz iki gezegen arasında geçen bir hikaye anlatır. Dönemin Batı kapitalizmi ve Sovyet devlet sosyalizminin çöküşüyle bu buhranın insanlar üzerinde bıraktığı etkinin bir yansıması olarak Mülksüzler, bugün de tarihin bizi sıkıştırdığı bir noktada yeniden ve gerekli bir yerden sorular sormamızı sağlıyor.
Bana göre Ursula okunması zor bir yazar. Bunda tasarladığı kurgu dünyaya ait yeni dil ve kavramlar taşımasının etkisi büyük. Okumaya başladığınız andan itibaren ki Mülksüzler’de nispeten daha az ama Karanlığın Sol Eli bu konuda hayli ağır, zaten olmayan bir evrenin olmayan kelimeleri ile tanışıp bunlar eşliğinde yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Elinize sözlük alarak çalışmanız ya da dağarcığınıza yeni bir kelime daha katmanın sevincini yaşamadan, yepyeni ve yazarın kendi zihin dünyasında tasarlayıp metne gömdüğü şekilde arayıp bulmanız şart. Bütün bunları aşıp ve Ursula’nın sessizce araladığı yerden kendinize ve yaşadığınız dünyaya, sisteme alışkın olmadığınız kavramlar üzerinden yeniden bakarsınız. Yazarın bence kastî olarak işaretlediği bu şey, yani sizin halihazırda elinizdeki paket kavramlarla sonuca atlamamanız, elbette zahmetine değen bir emektir.
Mülksüzler ise, bugün benim ve hepimizin sık sık duyduğu bir meseleye farklı bir yerden referans vermesi açısından hususi bir yere sahip. Ursula Mülksüzler’de, 1968 ve sonrasının siyasî ve sosyal buhranlarına karşılık yaşanan hayal kırıklığını fantastik bir kurgu üzerinden resmeder. Devletsiz ve devletli iki gezegen arasında sorulması gereken en temel soruya, yani ‘devletin’ ne olduğuna dair şüpheyle okuyucuyu bir gerilimi çözmeye zorlar. Edebiyatın siyasetle olan ilişkisi ya da daha genel bir ifadeyle edebiyatın dünya ile olan iştigalinin bence en tatlı tarafı, romanlardan sızan bu yaşanmışlıkların zamansızlıklarıdır. Zira Ursula’nın Mülksüzler’de kurguladığı evren Batı’nın kapitalist, Sovyetlerin de sosyalist devlet düzenlerinin hayal kırıklıklarını taşısa da bugüne ve geleceğe de aittir, sorduğu sorular ve aradığı cevaplar bizim de arayıp bulmamız gerekenlerdir.
Elbette, yaşadığı çağın umut ve hayal kırıklıklarını tecrübe eden isimler, militanca bir umut (Ernst Bloch’un ifadesiyle) besleyip muhtemel potansiyeller ya da imkânlar dahilinde mümkün olanı kovalayanlardır. Mülksüzler, devlet aygıtının ne olması gerektiği ile ilgili sorgulamaları hazır ve bilindik kalıplar üzerinden yapmaz ama bence yaşanmış ve tecrübe edilmiş umutların sonunda elde kalanla tekrar bir soru kurgular: peki o değilse ne?
Benim Mülksüzler’le ilk mücadelem 2016’ya dayanır. Kitabı okuma ve anlama girişimimin hem kişisel hem de siyasal krizlere denk düşmesi, çoğunlukla yavaş ama sabırla ilerlediğim bir minvalde ilerledi. Ursula’yı muhakkak anlamam gerektiğini biliyordum. Bu zorlantı, zihnimin kendi kapasitesini de aşarak ki Türkiye’den bakan ve Türkiye’den gören yerli bir okurun gidebileceği her sınırı dikine kesmemi sağladı. Zamanın dayattığı sınır, yani kişinin kendi yaşadığı dönemin sınırı, bir sorunu anlama ve temellendirme becerinizi de belirleyen önemli bir sınırmış, şimdi buradan bakınca bunu daha net görüyorum.
Mülksüzler’in evreninde, devlet sisteminin eleştirisi bir dikotomi üzerinden yapılmıyor. Yani iyi ve kötü değil taraflı bir yerden çözümlenmek yerine uzun uzadıya tartılıyor. Roman boyunca hem devletli (Urras: A-Io ve Thu) hem devletsiz (Anarres) sistemler eşit titizlikte eleştirilirken hiçbiri doğru cevap olarak sunulmuyor. Anarres’in kıtlık, dogma, gizli hiyerarşi sorunları, A-Io’nun sınıf, sömürü, lüks içinde yoksulluk sorunları, Thu’nun ise totaliter baskı sorunları aynı anda eşit şekillerde veriliyor. O yüzden Ursula’nın sorunu devlette görmediğini ve topyekûn olarak aslında insandaki gerilimi hedef alan bir sonuca vardığını yazmak abartı bir ifade olmaz. Çünkü birey ile topluluk arasındaki denge, özgürlük ile güvenlik arasındaki denge, koordinasyon ihtiyacı ile bu ihtiyacın doğurduğu iktidar arasındaki denge, sürekli olarak kontrol edilmesi gereken bir sistemi sonuç vermektedir. En nihayetinde Anarres’in reddettiği devlet, kendi içinde informel iktidar araçları tarafından yeniden üretilmiş ve bu boşluğu doldurmuştur. Hatta Odo’cu fikrin ortodoksiye dönüşerek tartışmasız bir noktaya taşınması da eni konu kaçılan sistemin yeniden ama farklı yollardan doğmasını sonuç vermiştir. O zaman gerilimlerin hiçbir kurumsal formla nihai olarak çözülmesi mümkün değilken yapılması gereken şey nedir?
Roman bu soruya da net bir cevap vermez, Bedap’ın devrim bitmez sürekli olmalı diyerek bir işaret bıraktığı yerde, devleti sürekli bir müzakere alanında tutacak tutumu ön plana çıkarır. Bugün bizlerin devlet aklıyla sınandığı bir dönemde, devleti kendi içinde boğulmaktan kurtaracak sivil ve anayasal bir tutumu işaret eder. Çünkü açıkça görünen bir şekilde, devletin olmaması değil ne olması gerektiği de bir çözüm olmaktan uzaktır. Çünkü iktidar ve hakimiyeti sınırlamak için kurulan her mekânizma bir süre sonra kendi mutlakiyetini ilan eden bir kör noktaya erişir ve eğer müdahale edilmezse öyle de kalır. Kurumların bu noktaya taşınması ise yapısal bir zamansallık sorunundan mustarip olmakla ilgilidir. Bir kurum ne kadar uzun süre var olursa, var olmasının kendisi, bir kanıt gibi sunulmaya başlanır ve bu başlangıcındaki amacı aşan bir noktaya ister istemez taşınır. Tıpkı kaç yıllık partiler, şu zamandan beri var olan kurumlar ve hantallığına rağmen bugün sürdürülen bazı aidiyetler gibi.
Mülksüzler’in önerisi bir eğilimi sürekli kontrol altında tutarak devletin müzakere edilebilir ve ses çıkarılabilir bir noktada tutulup tekrar ve tekrar kurulabilmesidir. Kurma kavramı illa bir tahrip ve tamamen ortadan kaldırma eylemini gerekli kılmaz ama devletin değişebilmesi ve en önemli sorunu merkeze alarak çürümeye karşı olan meylinin farkında olmasını sağlar. Bir şeyi düzeltmenin imkanını sağlayan mekanizma ise, Albert Hirschman’ın kavramsallaştırdığı bir davranışa referansla, ses çıkarmakla mümkündür. Yani bir kurumu ya da sistemi eleştirebilmek, gösteri hakkı ve basın yayın yoluyla ifade edilen sağlıklı bir siyasal sistemle mümkün olabilir. Demokrasi kelimesinin bugün epriyen anlamını bir kenarda tutarak, insanların itiraz hakkını meşru bir şekilde korkmadan kullanmaları, bugün sorgusuz sualsiz başımıza taç etmemiz beklenen devlet aygıtını uyanık tutan ve zinde kalmaya zorlayan en önemli sivil ve kolektif hak olarak ön plana çıkar.
Ancak devleti kuru bir laf kalabalığına gömerek kutsal bir mevziden görmemizi isteyen bakış, insanları mutmain bir imanla devlete tapmak ve devlet aklına sorgusuz sualsiz teslim olmak arasında bir yerde tutmaya zorluyor. Devletin ne olduğunu ve sınırlarını belirlemeden açık bırakılan bu kapı, her kim olursa olsun aslında aynı kişinin içeri buyur edilmesini sağlayacak ve aslında makus bir kaderi tekrar ve tekrar yaşatacaktır. Devletin meşruiyetini, zor kullanma tekelinde değil, şeffaf, sınırlı ve hesap verilebilir kılmasına kullanma mecburiyetini de bireyin zihni ve özgürlükleri belirleyecektir kaçınılmaz olarak. Ancak Ursula’nın bir çıkmaz olarak sistem ve birey ilişkisinde vurguladığı açık burada ortaya çıkar; sistemin içinden sistemi görmek ne kadar mümkündür? Zira Şöyle diyor Anarresli Shevek; ‘’..yalnızca kitaplar değil, mektuplar da vardı. Mektuplar! Mülkiyetçilere, gücün eşitsiz dağılımını temel alan hükümetlerin tebaasına, Devlet Aygıtı’nın öğeleri olmayı seçtikleri için kaçınılmaz olarak başkalarını sömüren ve başkalarınca sömürülen kişilere giden mektuplar. Bu tür insanlar gerçekten özgür insanlarla saldırgan olmayan, gönüllü bir fikir alışverişinde bulunuyorlar mıydı? Gerçekten eşitliği kabul edip entelektüel dayanışmaya katılabilirler miydi, yoksa yalnızca hükmetmeye, güçlerini ilan etmeye, sahip olmaya mı çalışıyorlardı?’’..(Ursula K.Le Quinn, Metis, s.97-98)

