NATO Ankara Zirvesi gerçekleşmeden çok önce Türk medyası ve uluslararası ilişkiler akademisyenleri tarafından “tarihi” ilan edilmişti. Aslında bunun insiyaki bir tercih olduğunu söylemek de mümkündür zira Türkiye’de herkes hangi argümanın kendi kariyerini bir adım ileriye taşıyacağını artık çok iyi seziyor. Zirveyle ilgili arzu edilen tek yorum da “Türkiye’nin NATO için kritik önemde bir aktör olduğu” ve “Avrupa’nın bize ihtiyacı olduğu” idi. Bunu ben de çıkmış olduğum bir ana akım televizyon kanalının canlı yayınında anladım. “Türkiye’nin NATO’ya uzun bir Avrasyacılık sapağından sonra geri döndüğünü” ve “Avrupa’nın Türkiye’ye bakışını sadece savunma sanayinin değil, Rusya ile yakın ilişkilerinin ve ‘demokrasi ve insan hakları’ karnesinin de belirlediğini” söyleyince, editörler bu kısımları programın sosyal medya kesitinden çıkartmaya karar vermiş. Toplumun duymaya hazır olmadığı fikirler…
Dış politika, Türkiye’de daha birkaç yıl öncesine kadar “konuşurken dikkat edilecek konular” arasında değildi. İç siyasetten farklı olarak, nispeten uzmanlık gerektiren, “kısır çekişmelerden azade” bir alan olarak görülür ve eleştiriler daha fazla tolere edilirdi. Aslında bu tutum en çok NATO için geçerli olmalıydı çünkü bu ittifaka Türkiye’de 10 kişiden sadece 3’ü sempati besliyor. Sosyalistlerden radikal İslamcılara kadar uzanan geniş bir kesim için NATO adeta bir nefret objesi. Tabii, aynı kamuoyu yoklamaları “Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?” diye sorduğunda, halkın yarısından fazlasının “Hayır” dediğini de not düşmek gerekiyor. Bu paradoksal gibi gözüken gerçek, Türkiye’de NATO’nun “şer de olsa vazgeçilmez” bir örgüt olarak algılandığını gösteriyor. Öte yandan, geçtiğimiz haftaki NATO Zirvesi bu “şer” kısmı da bütünüyle görünmez kıldı. Türkiye’deki NATO karşıtlarının sesi her yerde kısıldı. Sokakta protesto yasaktı; sosyal medyada sakıncalıydı; televizyonda zaten mümkün değildi, vs.
Bu kadar çabaya rağmen, Ankara Zirvesi’nin sonuç deklarasyonu “tarihi” olmaktan çok uzak kaldı. Ticaretten teknolojiye, Rusya’dan İran’a kadar hemen her konuda farklı düşünen Avrupa ve ABD’nin ele güne karşı birlik-beraberlik görüntüsü vermesi önemli olabilir ama buna “tarihi” demek için NATO’nun geçmişinden bihaber olmak lazım. Sözgelimi, 2022 yılında yapılan Madrid Zirvesi, NATO’nun yeni stratejik konsept belgesini ortaya koymuş, Rusya ve Çin’i tehdit/rakip kategorisinde ilk kez birlikte anmıştı. Ankara Zirvesi’nin ise sonuç bildirgesine koyacağı “çığır açıcı” hiçbir öge yoktu. Müttefikler NATO’nun hayatta kalması için gerekli olan “asgari” müştereklerle yetindi: Rus tehdidinin devamlılığı, Ukrayna’ya destek, NATO savunma harcamalarında artış ve “kolektif savunmaya” olan sarsılmaz inanç…
Peki Ankara Zirvesi Türkiye’nin iç ya da dış politikası açısından “tarihi” olabilir mi? Bu sorunun cevabı AKP iktidarının son on yıldaki Avrasyacı yönelimine ne kadar bel bağladığınıza bağlı olarak değişebilir. Türkiye’nin NATO üyeliğini “askıya aldığını”, Brüksel’den vazgeçip Şangay’a doğru yol aldığını düşünenler için bu zirve nahoş bir U dönüşüydü. Türkiye’nin son yıllarda Çin ve Rusya ile yakınlaşmasını mecburi bir parantez olarak görenler için ise ülkenin yetmiş küsür yıl önce başlayan NATO aidiyetinin devam ediyor oluşu hiç de şaşırtıcı değildi. Önümüzdeki dönemde, Türkiye savunma sanayisi ve silah altındaki asker sayısı gibi faktörler sayesinde NATO içindeki ağırlığını arttıracak. 2028 yılında Adana’da kurulacak olan Çok Uluslu NATO Kolordusu ve İstanbul’da kurulacak Deniz Unsur Komutanlığı bu yeni ivmenin mihenk taşları. Çin’in Türkiye’deki BYD yatırımını iptal etmesinin ardından, iktidarın Avrasyacılık yapmasının pek bir getirisi de kalmadı. Ankara’ya “dost” Trump’ın kendi “düşmanı” Çin’e doğru atılan adımları hoş karşılamayacağı da belli. Bunlar NATO’nun Türkiye’ye yapabilecekleri. Bir de yapamayacakları var.
NATO Türkiye’ye demokrasi de, otokrasi de getiremez. Kuruluş antlaşmasında demokratik normlara atıf yapsa da, bu Soğuk Savaş ittifakı için anti-komünizm her zaman demokrasiden daha önemli bir ortak paydaydı. 1949 yılında NATO’yu kuran 12 ülkeden biri olan Portekiz diktatörlüktü. Başka bir NATO üyesi olan Yunanistan 1967 ve 1974 arasında Albaylar Cuntası ile idare ediliyordu; darbelerin Türkiye’nin NATO’daki statüsüne hiç halel getirmediği zaten malum. Peki tersini iddia etmek mümkün mü? Yani NATO Türkiye’deki otoriter gidişattan medet umuyor olabilir mi? Geçen hafta atılan bazı manşetlerdeki gibi NATO Ankara’ya “dışarıda istediğimizi yaparsan içeride de istediğini yaparsın” diyor mu?
Bu askeri ittifak ile Türkiye demokrasisi arasında kurulan ters “nedensellik” ilişkisi, hiç şüphesiz Soğuk Savaş’tan kalan gladyo/kontrgerilla tartışmalarıyla ilgilidir. NATO içindeki bu gizli örgütlenmeler, üye ülkelerden biri Sovyetler Birliği işgaline uğrarsa, milis düzeyinde mücadele edilmesi için tasarlanmıştı. Daha sonraki yıllarda sağcı terör ağlarını besleyen bu yeraltı teşkilatları, İtalya, Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerde başa bela oldu. NATO’nun demokrasilerin altını oyan bir “dış mihrak” olduğu algısı bununla ilgili. Öte yandan, birçok NATO ülkesinin bu teşkilatları siyasi kurumlar aracılığıyla, sessizce ve başarıyla tasfiye ettiğini biliyoruz. Benzer şekilde, askeri darbeler de Soğuk Savaş boyunca nedense sadece üç NATO ülkesinde (Portekiz, Yunanistan, Türkiye) gerçekleşti. Yani suçun büyüğü sivil yöneticilerin aczinde ve yerli cuntacıların işgüzarlığında iken, onları yıllardır NATO/Amerika/dış mihrak gölgesinde serinletiyoruz…
AKP iktidarının NATO Zirvesi’ni kısa vadeli sonuçları itibarıyla (Trump’ın F-35 sözü, vs.) bir halkla ilişkiler başarısına dönüştürdüğü kesin. Ancak unutmayalım ki, dış politika konuları Türkiye seçimlerinde oy verme davranışını çok cüzi bir şekilde etkiliyor. Zaten bu askeri ittifak ne geçmişte, ne de bugün Türkiye’nin iç dinamiklerini şekillendirmeye muktedirdi. NATO amblemleri Ankara sokaklarından sökülürken, içeride neyin ne olacağı sadece bizi ilgilendiren bir konu…

