“Post-Kemalist” Post-Kolonyaller ve AKP

Geçtiğimiz ay, Progresif adlı sitede, Kemal Büyükyüksel’in Adalet ve Kalkınma Partisi’nin post-kolonyal teoriyi kendine mal etmesini konu edinen “Post-Kolonyal Eleştiri İktidarın Otoriterleşme Projesine Nasıl Eklemlendi?” başlıklı bir yazısı yayınlandı. AKP iktidarının Türkiye’deki otoriter gidişatı meşrulaştırmak için post-kolonyal terminolojiyi nasıl kullandığını anlatan makale, bu literatürün Türkiye’ye taşınmasına öncülük eden “Post-Kemalist” (sol liberal, muhafazakar, Kürt siyasi hareketine mensup, vs.) kesimleri de suçluyordu. Yazara göre “Türkiye’de post-kolonyal duyarlılıklar, post-Kemalist Cumhuriyet eleştirisiyle, muhafazakar mağduriyet diliyle, liberal sivil toplumculukla ve İslamcı medeniyet söylemiyle temas ederek yeni bir hayat kazandı”.

Post-kolonyalizm, Avrupalı güçler tarafından sömürgeleştirilmiş ülkelerin bağımsızlık sonrası dönemde yaşadıkları kimlik ve aidiyet krizine odaklanan önemli bir entelektüel kanon. Türkiye’de en bilinen örneği, Edward Said’in Batı akademisinin Ortadoğu ülkeleri ve Müslümanlar üzerine ürettiği bilgiyi sorunsallaştıran Şarkiyatçılık adlı eseri. 1980’li yılların başında dilimize çevrilen bu eserden AKP diskuruna giden bir yol olduğu kesin olmakla birlikte, Türkiye’deki muhafazakarların kimliğin karmaşık ve tarife gelmez doğasını ele alan (“melezlik” gibi) özcülük karşıtı post-kolonyal kavramları hiç benimsemediğini de hatırlamak gerekiyor. Nitekim post-kolonyallerin “göçmenlik”, “yersiz yurtsuzluk” vs. temaları etrafında gelişen yerli edebiyatın temsilcileri bile (Elif Şafak, Ece Temelkuran vs.) bir noktada Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Keza, post-kolonyal edebiyatın dünyadaki en önemli isimlerinden biri olan Salman Rushdie de AKP çevreleri için referans olmak bir yana, neredeyse bir nefret objesi. Kısacası, post-kolonyal terminoloji AKP diskuruna sadece kısmen eklemlendi. Büyük oranda “şarkiyatçılık” kavramı etrafında gelişen bu etki de, Said’in Batıyı yekpare bir bütün olarak alıp suçlarken Doğuya olumlu meziyetler atfetmesi şeklinde (yanlış) anlaşılmasından kaynaklanıyordu. Burada, Batı sömürgeciliği ve kimlik arasındaki ilişkiyi Türkiye’de Edward Said’den daha önce Cemil Meriç’in işlemiş olduğunu ve İslami kesimin bu konuda zaten kulak dolgunluğu olduğunu söyleyip işi karıştırmak da mümkündür…

Dünya tarihi, felsefi kavramların belli bir yerde, belli bir bağlam içinde ortaya çıktıktan sonra tamamen farklı çevreler tarafından, farklı amaçlar uğruna sahiplenilmesinin örnekleriyle dolu. Friedrich Nietzsche’nin fikirlerinin hem Fransız post-yapısalcılarına hem de Naziler’e ilham vermiş olduğu malum. Sosyalizm fikrinin de bir varyasyonu Olaf Palme’yi yaratırken bir başka varyasyonu da Pol Pot’u yarattı. Post-kolonyal literatürün son yirmi-otuz yıldır dünyadaki serencamına baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. Görkem Altınörs ve arkadaşlarının International Political Sociology dergisinde basılan “Uses and Abuses of Anti-Colonial in Global Reactionary Politics” adlı makalesi, post-kolonyal literatürün kendi ana vatanı diyebileceğimiz Hindistan’da, Narendra Modi’nin iktidardaki BJP partisi tarafından nasıl (kötüye) kullanıldığını anlatıyor. Avrupa-merkezciliği sert bir şekilde eleştiren bu literatür, Macaristan’daki Orban yönetimi sayesinde, sürpriz bir şekilde dönüp Avrupa siyasetine bile girdi. Demek ki dünyada böyle seyahatler mümkün, hatta belki de kaçınılmaz…

Türkiye bağlamında üzerinde durulması gereken esas soru, post-kolonyal literatürün (ve onunla kol kola gittiği için zımni bir ithamla karşı karşıya olan post-Kemalizmin) AKP’nin otoriterleşme projesine somut olarak ne katkıda bulunduğu olmalı. Gerçekten de, çeyrek asırdır Erdoğan iktidarına güç devşiren tüm maddi unsurlar, politikalar ve siyasi hamleler arasında, bu fikirler ne kadar belirleyici bir öneme sahipti? İsterseniz soruyu tersinden de sorabiliriz. 1990’larda İslamcı ve “post-Kemalist” yayınevleri Türkiye’de “Batı-dışı modernlik” ya da “neo-oryantalizm” gibi kavramların önünü açmasaydı, metropol üniversitelerindeki akademisyenler bu konuları çalışmasaydı AKP iktidarının başörtüsü yasağıyla bir derdi olmayacak mıydı? Şarkiyatçılık lugatı Türkiye’nin İslami çevrelerinde dolaşıma girmeseydi, Erdoğan hükümetleri 2010’lu yıllarda Avrupa’daki Müslümanların/Türklerin sorunlarını sahiplenmeyecek miydi? “Maduniyet” kavramı icat edilmemiş, endeksli dergilerde sakız gibi çiğnenmemiş olsaydı, Türkiye’deki muhafazakarlar Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmış olmasından kaynaklanan nostaljik hüzün duygularını bir yana koyup halen “teba” olarak gördükleri halklar adına konuşmaktan vazgeçecek miydi?

Bu soruları post-kolonyal ya da post-Kemalist fikirlerin önemsizliğini vurgulamak için değil, son yirmi beş yıldır AKP diskuruna eklemlenen fikirleri listelemenin epey meşakkatli bir iş olduğunu vurgulamak için soruyorum. Nitekim Erdoğan hükümetlerinin ilk yıllarında uyguladığı sağlık politikasından son yıllarındaki milli teknoloji hamlelerine kadar birçok sahada fikrin ilk sahibi genellikle Türkiye’deki sol ya da milliyetçi gruplardır. AKP, birçok konuda, kamuoyunda zaten geçer-akçe olan ideolojik yönelimleri ve bunların ürettiği eleştirileri (sağlık sektöründeki çok-başlılık, silah sanayinde dışa bağımlılık vs.) kendi diskuruna eklemleyerek başarıyla kullanmıştır. Milli savunma endüstrisi ve dış politikadaki özerklik arayışları, AKP’nin Türkiye’de çok geniş kesimlerden cevaz alan “anti-emperyalizm” ve “tam bağımsızlık” gibi idealleri kendi iktidarı için yontabildiğini gösterdi.

Netice olarak, AKP iktidarının 2002 yılından bugüne sergilediği siyasi diskur, tutarlı ve sistematik değil, git-gelli ve inişli çıkışlıydı. İktidar istediği zaman Kürt sorununda çözümü savundu; istemediği zaman barış diyenleri “terörist” ilan etti. Dış politikada konjonktür uygun olduğunda Türkiye’yi “Batı’nın en önemli ortağı”, “NATO’nun ikinci büyük ordusu” olarak lanse etti; başka zamanlarda Rusya ve Çin’le ortaklaştı ya da Şangay İşbirliği Teşkilatı’na üyeliği gündeme getirdi. İlk döneminde Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifini savundu, bilahare Avrupalı liderlere “Nazi” diye seslenecek kadar bu fikirden uzaklaştı. İşin tuhafı, bunları yaparken kendi seçmeni tarafından belirgin bir şekilde cezalandırılmadı da.

Ben bugün hepimizin önünde duran “Türkiye’nin nasıl olup da bu kadar otoriterleşebildiği” sorusunun cevabını kurumlar, denge ve denetim mekanizmaları, anayasal ilkeler, yargı bağımsızlığı (veya bunların yokluğu) gibi yapısal faktörlerde arayanlardanım. Ancak kabul edelim, bunlar sıkıcı konular ve ucu da bir anda hiç beklemediğiniz yerlere (siyasi kesimlere ya da geçmiş tarihlere) gidebiliyor. Oysa otoriterleşmeyi düşünce akımları, entelektüel kesimler, hatta akademik eserlere fatura etmek daha kolay ve rahatlatıcı bir tarafı da var. Türkiye’deki siyaset bilimcilerin (ve kanaat önderlerinin) iktidardaki partinin oy kaybetmesine kesin gözüyle baktığı hiçbir tabloda (küresel finansal kriz, yüksek enflasyon ve işsizlik, tabii afetler, vs.) arzu edilen neticenin alınmamasının yarattığı hayal kırıklığını bir süreliğine bertaraf edebiliyor.

Sonuç olarak, 21. yüzyıldaki AKP iktidarını perçinleyen fikirlerin soyacağını çıkarmak makul ve değerli bir entelektüel çaba olsa da, hem yirmi beş yıldır merkez parti teşkilatından duyduğumuz fikirlerin tümünü “post-Kemalist” olarak adlandırmak imkansız olduğundan, hem de yapısal faktörlerle kıyaslandığında diskurun AKP iktidarını sürdürmekteki rolü muğlak olduğu için, bunun aynı oranda yararlı bir çaba olduğu söylenemez.

Prof. Dr. Çağdaş Üngör
Prof. Dr. Çağdaş Üngör
1998 yılında ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden lisans, 2004 yılında Istanbul Bilgi Üniversitesi'nden Kültürel İncelemeler alanında yüksek lisans, 2009 yılında New York Eyalet Üniversitesi Tarih bölümünden doktora derecesi aldı. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde görev yapan Üngör, akademik çalışmalarında Doğu Asya bölgesi, Çin dış politikası, Türkiye - Çin ilişkileri ve Soğuk Savaş tarihine yoğunlaşmaktadır.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

“Post-Kemalist” Bir Vaha Olarak Bilgi Üniversitesi

Geçtiğimiz hafta, tam da Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurultayı hakkındaki butlan kararının açıklandığı gün, Post-Kemalizmin entelektüel kalelerinden biri...

İran Savaşı’nın İlk Zayiatı: Avrasyacılık

İki haftadır devam eden İran Savaşı’nın birçok trajik yönü var; yol açtığı sivil ölümler başta olmak üzere, küresel...

Taha Akyol ve Sovyet Yel Değirmeni

Soğuk Savaş literatürü Türkiye’de henüz emekleme aşamasında sayılır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından Sovyetler Birliği’nin dağıldığı...

AB-Hindistan Ticaret Anlaşması: Köprüden Ücretsiz Geçiş!

Türkiye 20. Yüzyılda Asya ile Avrupa arasında “köprü” olma vasfını jeopolitik kimliğinin önemli bir parçası olarak benimsemişti. Bugün...

Hayalle Gerçek Arasında bir BYD Yatırımı

Çin’in en büyük otomotiv şirketlerinden biri olan BYD, 2024 yılının temmuz ayında Türkiye’de 1 milyar Dolarlık bir yatırım...

Çin ve Venezuela’da Hava Durumu

21. yüzyıl şaşırtmaya devam ediyor. 2026 yılının ilk günlerinde ABD yönetimi Venezuela lideri Nicolas Maduro’yu askeri bir operasyonla...

Çin-Amerikan Teknoloji Savaşı’ndan Türkiye’ye Ne?

Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Altan Ekopolitik sütunlarında Amerika ve Çin arasındaki teknoloji savaşına odaklanan iki değerli yazı yazdı. Ben...