Yeni Parti: Post-Kemalizmin Altı Oku

Yeni Parti’nin kuruluşu, Cumhuriyet Halk Partisi’ne mutlak butlan atanması kararıyla iradeleri gasp edilen milyonlarca muhalif için bir umut ışığı oldu. Partinin, önünde duran finansal, kurumsal ve yasal sorunları aşıp aşamayacağı henüz belirsiz olsa da, Türkiye’deki muhalefetin “atanmış CHP” içindeki kısır tartışmalara değil, bu yepyeni oluşuma odaklanması olumlu bir gelişmedir. Türk siyasi tarihinde, istisnai de olsa, kurulduktan kısa süre sonra iktidara gelen Anavatan Partisi (ANAP), Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) gibi örnekler var. Bu yüzden Özgür Özel liderliğindeki Yeni Parti de taraftarları arasında heyecan yaratıyor. Elbette seçmenin bu partiye ne kadar teveccüh göstereceğini ve Yeni Parti’ye kitlesel bir oy geçişi olması halinde, partinin önüne hangi engellerin çıkacağını öngörmek pek mümkün değil. Yine de, buradaki en önemli etkenlerden birinin Yeni Parti’nin benimseyeceği siyasi hat ve ilkesel tutum olacağı kesin. Partinin geçtiğimiz haftalarda yayınlanan programı, burada daha önce hiç denenmemiş bir senteze yeltenildiğini gösteriyor. Partinin kurucuları bir yandan Anıtkabir’i ziyaret ederken bir yandan da “post-Kemalist” ideallere yeşil ışık yakmış.

Yeni Parti elbette öncelikle CHP tabanını temsil etme, bu partinin siyasi mirasını taşıma iddiasında; bir anlamda kendini “en hakiki, öz CHP” olarak lanse ediyor. Doğal olarak, CHP’nin altı okunu Kılıçdaroğlu’na yar etme niyetinde değil. Parti, resmi kuruluşunu Lozan Antlaşması’nın yıl dönümüne denk getirerek cumhuriyet mirasına sembolik olarak sahip çıkmış da oldu. Öte yandan, Yeni Parti programında yer alan “post-Kemalist” prensipler bu yeni siyasi oluşumun alışageldiğimiz CHP hiziplerinden farklı olacağını gösteriyor. Biliyorsunuz, “post-Kemalizm” ifadesi akademisyen İlker Aytürk’ün 2015 yılında Birikim dergisinde yayınlanan makalesinden sonra tartışılmaya başlandı. Bu kolektif etiket, içlerinde Mete Tunçay, Şerif Mardin, Nilüfer Göle, Taha Parla gibi birçok farklı akademisyenin olduğu büyük bir entelektüel kanona işaret ediyordu. “Post-Kemalistler” Türkiye’deki demokrasi eksikliğinin nedenini cumhuriyetin kuruluş yıllarında, 1930’lardaki tek parti rejiminde ve Kemalist ilkelerde buldukları için öngörüsüz olmakla suçlanıyordu. Buradan hareketle, sol-liberal, muhafazakar ve Kürt entelektüellerin 1990’lardan itibaren benimsediği “post-Kemalist” idealler, cumhuriyet fikrinin altını oymuş ve AKP rejimini meşrulaştırmıştı.

On yıldan fazla bir mazisi olan bu tartışma, paradoksal bir şekilde, yukarıdaki argümanlara sahip çıkan ulusalcı ve ortodoks Marksist yayın organlarında değil, İletişim Yayınları ve Birikim gibi “post-Kemalist” platformlarda sürdü. Geçen zaman içinde “post-Kemalizm” eleştirileri sosyal medyada giderek daha vülger ve saldırgan bir üsluba bürünürken, bir grup entelektüel için de adeta amentüye dönüştü. Sorgusuz sualsiz kabul edilen bu tespitlere göre post-Kemalizm “çökmüştü”, Türkiye’de “artık hiçbir ikna ediciliği yoktu” ve “bir diyaspora ideolojisinden ibaretti”. Bu uzun akademik tartışmanın son halkasını Tanıl Bora ve Özgür Emrah Gürel’in derlediği ve bir anlamda “post-Kemalizm”e iade-i itibar yapan Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı adlı kitap oluşturuyor. Yeni Parti’nin programında yapmaya çalıştığı Kemalist/Post-Kemalist sentez ise konuyu bence tüm muhalif çevrelerin gündemine taşımış.

Post-Kemalist Altı Ok

Yeni Parti, geçtiğimiz hafta yayınlanan programında, çoktan öldüğü sanılan “post-Kemalist” idealleri -sessiz sedasız da olsa -bağrına basmış. Burada tabii Yeni Parti’nin koptuğu CHP’nin de mümkün mertebe değişime uğramış bir siyasi parti olduğunu hatırlamak gerekiyor. 2000’li yıllarda tüm sermayesini ulusalcılığa yükleyip sonucun hüsran olduğunu gören CHP kendini mecburen yenilemek zorunda kalmıştı. Öte yandan, Yeni Parti kadrolarının değişim konusunda CHP’den bir adım daha ileri gideceği seziliyor. Aslında kurucu kadroların “post-Kemalist” tınıları, ilk kez birkaç ay önce, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in Tanıl Bora’nın İletişim Yayınları’ndan basılan Cereyanlar adlı kitabını övmesiyle gündeme gelmişti. Bu anekdot muhalif çevrelerde o kadar ses getirdi ki, bir noktadan sonra kitabın yazarı ve yayıncısı bir linç kampanyasına maruz kaldı. Geçen hafta itibarıyla, Yeni Parti, kabaca “post-Kemalist” etiketi altında toplanabilecek birtakım fikirleri parti programına da sokmuş. Bu programın Türkiye akademisindeki “ceberut devlet” eleştirilerinden nemalandığı çok açık; farklı dini ve etnik aidiyetlerden, ana dil hakkından bahseden bir program bu. Son derece kapsayıcı bir eşit vatandaşlık tanımı yapılmış (“Hiç kimse; kimliği, inancı, mezhebi, dili, cinsiyeti, cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği, yaşam tarzı, engellilik durumu, yaşı, sosyal kökeni, ekonomik durumu veya dünya görüşü nedeniyle ayrımcılığa uğramayacaktır”.) Fark edileceği üzere, içinde “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” gibi Türkiye ana akım siyasetinde pek hoş karşılanmayacak ifadeler bile var. Partinin Kürt sorunuyla ilgili Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı uygulayacağını vaat etmesi de, kabul edelim ki, alenen “post-Kemalist” bir çıkış.

Yeni Parti, dış politika hattında CHP’nin “tam bağımsızlıkçı” ve “Avrasyacı” eğilimlerini de devralmamış gözüküyor. Program, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile eşit ilişkiler kurma gerekliliğine değinirken esas vurgusunu AB’ye tam üyelik perspektifine yapıyor. Türkiye’nin Avrupa Konseyi, AGİT ve NATO gibi örgütlerdeki etkinliğinin arttırılacağından da bahsedilmiş. Aslında Yeni Parti’nin dış politikada demirini Batı’ya atmış olması tesadüf değil. Avrupa, Türkiye’deki otoriterleşme ivmesinden “endişe” duyan yegane kıtaydı. Sevsek de sevmesek de, ülkemizdeki muhaliflerin başına ne geldiğiyle Çin ya da Rusya değil, AB ilgileniyor. Yeni Parti’nin kuruluşundan sonra gelen tek tük tebrik mesajları da buradan geldi. Umalım ki Yeni Parti, dış politika alanında CHP’den daha da büyük bir kopuş sergiler zira eski partinin bu alanda ne dediği doğrusu pek anlaşılmıyordu. İçimizde CHP’nin Suriye krizinde (göçmen karşıtlığı dışında) nasıl bir alternatif önerdiğini hatırlayan var mı? Rusya’nın Ukrayna’yı işgali konusundaki tutumunu? Ya da Kılıçdaroğlu’nun Çin’i metheden ve eleştiren demeçlerinin ana fikrini?

Yeni Parti, programına bu “post-Kemalist” ögeleri serpiştirdikten sonra, CHP’nin altı okuna vurgu yaparak Atatürkçü seçmeni tatmin etmeye çalışmış. Bu okların bir kısmı aslında siyaseten mevta niteliğinde. Mesela, eskiden kısmen olumlu bir tınısı olan “halkçılık” bugün yabancı dillere “popülizm” olarak çevriliyor ve artık uç sağ partilerin tekelinde. “Milliyetçilik” de Türkiye siyasetinde bu kadar taliplisi varken bütünüyle Yeni Parti’ye bırakılacak bir kavram değil. Kaldı ki parti programı zaten böyle klasik milliyetçi sinyaller vermiyor. Son olarak, “devrimcilik” hiçbir zaman sosyal demokrat bir partinin harcı olmamıştı. Öte yandan, CHP’den kalan iki okun (“devletçilik” ve “laiklik”) üzerine 21. yüzyılda adeta nur yağdı.

Son yirmi yılda Türkiye’de ve Ortadoğu’da farklı mezhep grupları, İslam’ın farklı yorumlarını benimseyen örgütler çatıştıkça devletlerin dine mesafeli olmasının ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşıldı. Türkiye de dahil birçok ülkede dini unsurların gündelik hayattaki ağırlığı arttıkça, sekülerleşme ivmesi güçlendi. Ayrıca dünyada din işleri ile devlet işlerini aynı anda başarıyla idare edebilen bir ülke de yok; 20. yüzyılın sonundaki İran deneyimi perişan halde. Laiklik gibi, devletçilik de küreselleşme çağının kapanışına eşlik eden güncel bir kavram. 2008 finansal krizinden sonra neoliberal kapitalizme gönül vermiş ülkeler açmaza girerken, karma bir ekonomik model uygulayan Çin yükselişe geçti. COVID pandemisinden sonra, kapitalizmin beşiği olan ABD ve Avrupa’da bile sanayi politikalarına geri dönüldü ve gümrük duvarları yükseldi. Bugün Türkiye’de de serbest piyasanın ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve olağanüstü gelir dağılımı adaletsizliğine derman olacağını düşünen pek kimse kalmadı. En azılı liberaller bile biraz devlet müdahalesinin zarardan çok yarar getireceğine inanıyor.

Yeni Parti, Türkiye’de çoktan “iflas ettiği” farz edilen “post-Kemalist” fikirleri parti programının dört bir yanına serpiştirirken bunu kamucu bir cumhuriyet perspektifiyle dengelemeyi başarmış. Tabii muhalif seçmen çeyrek asırdır AKP iktidarının gölgesinde, sürekli bir suçlu arayıp en yakınındakine parmak salladığı için bu çabayı hemen fark etmeyebilir. Ama Yeni Parti’nin “post-Kemalist altı oku” Türkiye’deki muhalifleri kendi etrafında toplayabilecek bir merkezkaç kuvveti yaratabilirse, onları havanda su dövmekten vazgeçirip birleşmeye ikna edebilir de…

Prof. Dr. Çağdaş Üngör
Prof. Dr. Çağdaş Üngör
1998 yılında ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden lisans, 2004 yılında Istanbul Bilgi Üniversitesi'nden Kültürel İncelemeler alanında yüksek lisans, 2009 yılında New York Eyalet Üniversitesi Tarih bölümünden doktora derecesi aldı. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde görev yapan Üngör, akademik çalışmalarında Doğu Asya bölgesi, Çin dış politikası, Türkiye - Çin ilişkileri ve Soğuk Savaş tarihine yoğunlaşmaktadır.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

NATO Ne Yapabilir, Ne Yapamaz?

NATO Ankara Zirvesi gerçekleşmeden çok önce Türk medyası ve uluslararası ilişkiler akademisyenleri tarafından “tarihi” ilan edilmişti. Aslında bunun...

“Post-Kemalist” Post-Kolonyaller ve AKP

Geçtiğimiz ay, Progresif adlı sitede, Kemal Büyükyüksel’in Adalet ve Kalkınma Partisi’nin post-kolonyal teoriyi kendine mal etmesini konu edinen...

“Post-Kemalist” Bir Vaha Olarak Bilgi Üniversitesi

Geçtiğimiz hafta, tam da Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurultayı hakkındaki butlan kararının açıklandığı gün, Post-Kemalizmin entelektüel kalelerinden biri...

İran Savaşı’nın İlk Zayiatı: Avrasyacılık

İki haftadır devam eden İran Savaşı’nın birçok trajik yönü var; yol açtığı sivil ölümler başta olmak üzere, küresel...

Taha Akyol ve Sovyet Yel Değirmeni

Soğuk Savaş literatürü Türkiye’de henüz emekleme aşamasında sayılır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından Sovyetler Birliği’nin dağıldığı...

AB-Hindistan Ticaret Anlaşması: Köprüden Ücretsiz Geçiş!

Türkiye 20. Yüzyılda Asya ile Avrupa arasında “köprü” olma vasfını jeopolitik kimliğinin önemli bir parçası olarak benimsemişti. Bugün...

Hayalle Gerçek Arasında bir BYD Yatırımı

Çin’in en büyük otomotiv şirketlerinden biri olan BYD, 2024 yılının temmuz ayında Türkiye’de 1 milyar Dolarlık bir yatırım...

Çin ve Venezuela’da Hava Durumu

21. yüzyıl şaşırtmaya devam ediyor. 2026 yılının ilk günlerinde ABD yönetimi Venezuela lideri Nicolas Maduro’yu askeri bir operasyonla...

Çin-Amerikan Teknoloji Savaşı’ndan Türkiye’ye Ne?

Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Altan Ekopolitik sütunlarında Amerika ve Çin arasındaki teknoloji savaşına odaklanan iki değerli yazı yazdı. Ben...