Geçtiğimiz hafta, tam da Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurultayı hakkındaki butlan kararının açıklandığı gün, Post-Kemalizmin entelektüel kalelerinden biri sayabileceğimiz İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma haberi geldi. Kampüsteki protestolar ile CHP genel merkezine yapılan polis müdahalesi birleşince, Türkiye’de demokrasi namına bir dönemin (daha) kapandığı iyice netleşmiş oldu. Yirmi bin öğrencinin lisans eğitimi aldığı, yüzlerce akademisyenin çalıştığı, otuz yıllık geçmişi olan bir üniversitenin gece yarısı bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kapatılması (ve birkaç gün sonra hiçbir şey olmamış gibi açılması) elbette ki çok-yönlü bir trajedidir. Ben bu trajediye, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Türkiye’de yaratmış olduğu “Post-Kemalist” kültürel vahanın yasını tutarak dahil olmak istiyorum.
Hayatımıza analitik bir kavram gibi girip hızla “liboş”, “vatan haini”, “Sorosçu” gibi sıfatlarla eş anlamlı hale gelen “Post-Kemalizm”, aslında hiçbir entelektüelin kendini ya da eserlerini tanımlamak için kullandığı bir tabir değil. Genellikle dışarıdan yakıştırılan ve muhatabının da hızla def etmeye çalıştığı bir kavram olduğunu görüyoruz. Ancak Türkiye’nin otoriter gidişatıyla ilgili akademik tartışma, sosyal medyanın sansürsüz radikalizmiyle de beslenerek öyle bir noktaya geldi ki belki artık “velev ki…” diye başlayan cümleler kurmak gerekiyor. 2000’li yılların başında hem çalışanı hem de öğrencisi olduğum Bilgi Üniversitesi’nin kapanıp tekrar açılması, bana “Post-Kemalist” sıfatını sahiplenmeyi teklif edecek bir gözü karalık getirdi. Gelin muhatabından sürekli nedamet, utanç ve pişmanlık talep eden bu hakaretamiz terimi bağrımıza basıp ıslah edelim. Elden, gözden geçirelim ve gerekirse yeniden tahsis edelim. İlk kılavuzumuz da Bilgi Üniversitesi’nin “Post-Kemalist” kültürel vahası olsun.
Türkiye’de “Post-Kemalizm” ifadesini ilk kez Mücahit Bilici kullandı; İlker Aytürk de Birikim dergisinde yayınlanan “Post-Post Kemalizm: Yeni bir Paradigmayı Beklerken” başlıklı makalesinde bu ifadeyi yeniden tanımlayarak kavramsal bir tartışma başlattı. Son on yıldır Türkiye siyaseti üzerine düşünen ve yazan hemen herkesin radarına giren “Post-Kemalizm” tabiri, 1990’lı yıllarda entelektüel sahada sol, muhafazakar ve liberal varyantları olan Kemalizm eleştirilerini toplu halde adlandırmak (ve yaftalamak) için kullanılıyor. Taha Parla, Mete Tunçay, Şerif Mardin ve Nilüfer Göle gibi isimler Post-Kemalist akademik literatürün hem temel taşları, hem de en çok taşlanan isimleri oldu. Bu heterojen grup, 2020’lerden geriye doğru bakıldığında, hem Türkiye ile ilgili yanlış varsayımlarda bulunmakla (“İslamcılar zaten demokrasi, çoğulculuk vs. istemiyordu; niyetleri baştan belliydi”; “Türkiye’de merkez-çevre ayrımı yoktu, cemaatler baskı altında değildi”, vs.) hem de Türkiye’deki demokrasi yokluğunun esas günahını tek-parti dönemine yüklemekle (“1950’ler varken neden 1930’lara odaklandılar?”, “Diktatörlüğün nüvesi Kemalizmde vardı da milliyetçi-muhafazakarlıkta yok muydu?” vs.) itham ediliyorlar.
Bu eleştirilerin gelip dayandığı nokta ise onlarca farklı sosyal bilim eserinin, genellenmesi neredeyse imkansız olan tezlerinin ampirik geçerliliği değil, post-Kemalist külliyatın yirmi beş yıldır devam eden AKP iktidarına sağladığı meşruiyet zemini. Erdoğan rejimi, bugüne kadar Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifinden Üçüncü Dünyacılığa, Atlantikçilikten Avrasyacılığa, neoliberalizmden Çin modeline, milliyetçilikten Kürt açılımına kadar birbiriyle taban tabana zıt birçok politikayı benimsemiş olmasına rağmen, nedense esas fitili post-Kemalist literatürün ateşlediği varsayılıyor. Bir başka deyişle, AKP’yi iktidara taşıyan siyasi anlatıda İsmet Paşa eleştirileri, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden ya da Soğuk Savaş anti-komünizminden daha büyük bir etkiye sahipti. Benzer şekilde, AKP iktidarının köşe taşlarını da 28 Şubat’ın kendisinden çok, o kararları hiçe sayıp başörtülü öğrencileri derse alan Bilgi Üniversitesi gibi “Post-Kemalist” kurumlar döşemiş oluyor…
Bu tartışmadaki en önemli ön kabullerden biri, Post-Kemalizmin 1990’lı yıllarda Türkiye’nin sosyal bilimler sahasındaki hakim paradigmaya dönüşmüş olması. Gençliğini o dönemde yaşamış biri olarak, Post-Kemalist literatürün Türkiye’nin hangi kurumlarına ne kadar duhul etmiş olduğu benim için başlı başına bir soru işareti. Parla, Tunçay ya da Mardin’in eserleri birkaç elit üniversite (Boğaziçi, Bilkent, ODTÜ vs.) hariç, Türkiye’nin neresinde müfredata dahil edilmişti ki? Okuma listelerine girebildiği yerlerde bile, zorunlu Atatürk İlke ve İnkilapları derslerindeki tarih anlatısına rakip olabilmiş miydi? Benim hatırladığım 1990’lı yıllarda, resmi tarih perspektifinin birazcık dışına çıkan her fikir öğrenciler tarafından didik didik edilirdi. Öğretim üyeleri bu “aykırı” fikirleri kabul ettirmek için çoğu zaman sınıfla polemiğe girer; “Post-Kemalist” gibi sıfatlar henüz icat edilmediği için, arkalarından “mandacı”, “Ali Kemal”, vs. denirdi.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kurulduğu yıllar, post-Kemalist fikirlerin Türkiye’de payidar olduğu değil, onlar için ite kaka alan açılan yıllardı. Laiklik kavramıyla ilgili bir-iki cümleyle özetlenemeyecek kadar karmaşık bir tanımınız varsa, kimseden alkış beklemezdiniz. Demokrasi, insan hakları ya da hoşgörü gibi soyut değerler adına tavır almak sizi iyiden iyiye şüpheli hale getirirdi. Bugün “post-Kemalizm” başlığı altında tukaka edilen pozisyonlar arasında, Kürt sorununda çözümü savunmak, Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifi, askeri vesayete karşı olmak ve 28 Şubat pratiklerini reddetmek gibi şeyler vardı. O dönem televizyonlarda program yapan Toktamış Ateş-Abdurrahman Dilipak zıtlığında (ve yüzeyselliğinde) özetlenmeyecek her fikir dönüp dolaşıp sahibinin başına iş açabilirdi.
Devlet üniversitelerinde ikna odalarının olduğu dönemde, Bilgi Üniversitesi’nde başörtülü öğrencilerin derse girme hakkını tartışma konusu bile yapmayan bir “post-Kemalist” vaha vardı. Üniversitenin en tanınmış profesörüyle temizlik personelini aynı yemekhanede buluşturup masada tartışmalarına el verecek demokrat bir mikro ekosistem kurulmuştu. Kuştepe ve Dolapdere kampüslerinde, aralarında sosyo-ekonomik açıdan devasa farklar olan üniversite öğrencileri ile yerel halk arasında duvar örmeyi reddeden bir anlayış gelişmişti. Okul yönetimi “mahallede” çıkabilecek gerilimlerin önünü almak için bile çok gayret sarf etti. O sırada birçok Bilgi akademisyeni, ülkedeki farklı etnik ve inanç gruplarının nasıl barış içinde bir arada yaşayabileceği gibi “post-Kemalist” konularda kafa patlatıyordu. Bu eşitleyici ve kucaklayıcı geleneği sayesinde, Bilgi Üniversitesi Türkiye’nin en ilerici eğitim kurumlarından biri olarak anılmayı hak eder.
Bahsettiğim deneyim, o zaman Türkiye’nin normali değildi; bugün de değil. Aradan otuz yıl geçmiş olmasına rağmen, birçok üniversitemiz kurumsal kültür deyince iki boyutlu logosundan başka bir şey gösteremeyecek durumda. Resmi web sitelerinde, “vizyon, misyon” başlıkları altında, birbirinin kopyası afaki sözler yer alıyor. Kadro ilanlarını kimin neci olduğuna bakarak çıkartıyor; göstermelik senatolarında tartışılmadan alınmış kararlara imza atıyorlar. Yani Bilgi Üniversitesi’nin katkıda bulunmuş olduğu hoşgörü iklimine burun kıvıracak bir ilerleme sergilemedik.
İstanbul Bilgi Üniversitesi bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kapanıp birkaç gün içinde geri açıldığı için, trajedinin büyüğü şimdilik savuşturulmuş durumda. Öte yandan, bu kurum Türkiye’nin demokrasiden koşar adım uzaklaşmasının fatura edildiği liberal entelektüel geleneğin taşıyıcılarından biriydi. Sosyal medyadaki kapatılma tartışmaları, “post-Kemalizm” eleştirilerinin bu üniversitenin kültürel mirasına nasıl kolayca kara çalabildiğini de gösterdi. Bu yargıları birbirini ardına hızlı çekimde oynatırsanız, Bilgi Üniversitesi’nin kendi kendisini kapattığına bile hükmetmek mümkündür. Oysa Türkiye tarihinde 19. yüzyıldan bugüne bir hat çekildiğinde, siyasi partilerin ve üniversitelerin kapısına kilit vurmaya cevaz vermeyecek belki de tek fikriyatın post-Kemalizm olduğu görülür. Elbette böyle bir kavram varsa. Ve ıslah edilebilirse.

