Mehmet Uçum’un 15 Temmuz dolayısıyla kaleme aldığı yazının ana omurgası, Türkiye’yi iki hatta bölen bir tarihsellendirmeye dayanıyor. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’si ve Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’si olarak tanımlanan bu hattın bir ucu, birinci Kurtuluş Savaşı’na ve diğer ucu da ikinci Kurtuluş Savaşı olarak tanımladığı FETÖ kalkışmasına bağlanmış. Elbette aklınıza müfredattan kaldırılması konuşulan Kurtuluş Savaşı meselesi gelecektir ilk etapta ama şimdilik buradaki çelişkiye değinmeyeceğim. Demek ki bir yerden kaldırılıp bir yerde de gerekli olduğu şekilde kullanılmasında bir mahsur yok. Demek ki kurtuluşu bir metafor olarak hangi bağlamda görmek istiyorsak o şekilde görmeye devam edeceğiz.
Uçum’un kurduğu analojinin aksayan birçok tarafı var. Tarihi düz bir hat ve birbirine bu derece denk bir çizgide okumak gayretinin kendi kendini ele veren boşluklarından bahsetmeyeceğim, akademik bir metin ya da metod eleştirisi değil bu yazı. Maksadın bir yüzleşme ve anlama çabası olmadığını bildiğimiz ancak yine de bir şeyi hedefleyen maksadın ne olduğunu netleştirme gayreti diyebiliriz belki.
En başta kurtuluş metaforunun çaldığı kapı Türkiye’de sorgusuz sualsiz kabul gören bir yere tekabül ediyor. Kurtuluş ve kuruluşu başlangıç ve süreç olarak kabul edip bir yandan da eleştiren dil, Erdoğan’ı tamamlayıcı figür olarak merkeze yerleştiriyor. Türkiye’nin hali hazırdaki lider hastalığına karşı örülen duvarda, Atatürk ve Erdoğan iki kutup ve bir bütünün parçaları olarak farklı manzaralar eşliğinde yan yana asılıyor. Elbette bu resimlere baktığımızda ne göreceğimizle ilgili Uçum’un önerileri mevcut. Birincisinde emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı muazzam bir mücadele verilmiş, Anadolu’ya sığmaya çalışan bir halk görüyoruz. Atatürk liderliğinde kurulan bu yeni cumhuriyetin kazandığı zafer savaş meydanlarıyla sınırlı kalmamış ve gözü hâlâ Anadolu’da olan emperyalist güçler Cumhuriyet’e karşı hemen operasyonlara başlamışlardır.
Ancak yeni küresel düzenin bir sistemi var, Uçum’un kuruluş felsefesini dayandırdığı bu sistem dışlayıcı, elitist bir devlet örgütlenmesini ortaya çıkarmış ve kapsayıcılık yerine dışlayıcılık merkeze oturmuştur. Bugün de süregelen Kemalist, post-Kemalist ve post-post- Kemalist tartışmalarının nüvesini oluşturan ‘elit’ politikanın, Türk siyasetindeki yerleşimini küresel konjonktüre göre yorumlamıştır Uçum. Bilindik hikayenin tekrarı, Cumhuriyet’in Osmanlı bakiyesi olan her şeyle radikal bir biçimde hesaplaştığı yıkıcı bir dönemdir. Hilafet, harf, kılık kıyafet ve hanedanın sürülmesi gibi toplumda derin izler bırakmış süreçleri dönemin kaçınılmazlıkları olarak bir çırpıda anlam terazisinde sonuca bağlamıştır. Batı tipi Cumhuriyet olarak satır arasında geçen bir referansla, çoğulcu bir gelenekler yumağı olan Cumhuriyet’in (res publica) yerli ve milli yeni bir yoruma taşıma girişimi de gerçekleşmiş gibi duruyor. Çünkü nasıl bir cumhuriyet tartışmalarının bizzat batıda da benzer şekilde yapıldığını, tek bir cumhuriyet tipinin bulunmadığını ve bu alandaki tartışmaların temsili/çoğulcu mu yoksa çoğunlukçu/plebisiter mi olarak halihazırda süregeldiğini bilmek gerekiyor.
Belki bir niyet okuma ve belki de kötü niyet araması yapıyor olabilirim ancak, ulusu yaratma amacını içeren kuruluş felsefesinin bütün falsosu, bilindik düşmanın ellerine -batıya- teslim edilerek ikinci kuruluş döneminin zemine bir ışık yakılıyor olabilir. Bu zemine geçişin ana malzemesini oluşturan Fetullah Gülen yapılanması, yani FETÖ terör örgütü tıpkı faşist ve emperyal bir düşman olarak yerli yerine oturtuluyor. Uçum’un siyasal argümanda tam bir karşılığı bulunduğunu iddia ettiği faşist, yayılmacı çete ideolojik olarak çeşitliliğe karşı monolitik yani esnemeyen katı bir formda oluşuyla denk düşüyor. Bu muğlak ifadenin parçalara ayrılması halinde FETÖ yapılanmasının nasıl bir Türkiye hayali kurduğunu, dünyanın her yerinde okul ve eğitim kurumları olan bir yapının hangi açıdan faşist olduğunu, hangi açılardan demokrasiyi reddettiğini kestirmek zor. En nihayetinde elimizde bir kitapçık, bir örnek ya da bir tasavvur olmadığı için her sene Türkçe Olimpiyatları adı altında gösteriler düzenleyen bir örgütün ne zaman böylesi dar bir ölçeğe kaydığını öğrenmemiz zor. Muhakkak ki bu olimpiyatlarda boy gösterenlerin dönemin konjonktürü içinde kendilerince haklı sebepleri olduğunu ve FETÖ’nün üç tane yabancı öğrenciye söylettiği Türkçe şarkılarda çokça duygulanmalarını da anlayışla karşılıyoruz.
Ancak tabi derine inmenin ve neden/nasıl sorularını sormanın çeşitli marazları mevcut. İlişki kurduğunuz metnin tekabül ettiği yerleri ve işaretlediği boşlukları bir de kendi algınızdan görmek istiyorsunuz. İddiası bol, kavramların esnek olduğu bir yazıda da devrim olarak imlenen olaylar zincirinin, neresi devrim neresi değil merak etmek bu açıdan normal. Zira devrim gibi radikal bir kavramın, 15 Temmuz kalkışmasına hangi açılardan giydirildiğini çözebilmek için tarafların neyi yıkıp neyi kurduğunu anlamaya çalışmak gerekiyor. En nihayetinde devrimin bir devrim olarak kabul edilmesi için belirli birimler ve sınırlar mevcut. Devrimin devirdiği ve yerine getirdiği tam olarak nedir tanımlanmazsa 15 Temmuz’un bastırılması ile antidemokratik sistem içindeki demokratik merkezin savunmasını devrimsel bir çizgide görmek ve hatta 21. yüzyılın bugüne kadarki en büyük siyasal devrimi olarak nitelendirmek zorlama bir analojiden başka bir şey değildir.
Tabi Uçum’un ikiye ayırdığı dönemin, yani Cumhuriyet’le başlayan kuruluşun tamamlanmasını düğümlediği yerin, 2016 sonrası Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde hitama ermesi de kendi içinde sorunlu. Sorunlu çünkü kapanmayan bir devrin nihayet siyasi, özerk ve demokratik bir noktada iyileştiğini varsayıyor. Erdoğan liderliğini doğrudan/organik liderlik tanımı ile kavramsallaştırarak, sahaya sürülen iki yeni demokrasi tanımı ile destekliyor. Milli devlet olarak, bence ne olduğu belirsiz bir tanımla, Türkiye demokrasisi ile Batı demokrasisi arasında kurduğu ilişkiyi çok çelişkili bir metodoloji ile formüle ediyor. Batı’nın materyalist/Marksist ekonomi temelli demokrasisinin kriz anlarında çözünüp aşınarak “gerçek yüzünü” gösterdiğini iddia ederken, siyah ve beyaz olarak netleştirilen bu manzarada, elbette Türkiye demokrasisi kusursuz, aşınmadan muaf bir çerçeveye sığmak zorunda kalıyor. 2001 ekonomik krizi sonrası AK Parti’nin iktidara taşınma dinamiklerinde ekonomik parametreleri göz ardı ederek, Osman’ın rüyası gibi göğsünden koca bir çınar yükselen büyülü bir oluşuma geçmek, ancak gerçeklerin seçici biçimde dışlanmasıyla kurulabilecek bir anlatıdır. Nitekim aynı ekonomik oy verme dinamiği, 2023 ve özellikle 2024 seçimlerinde iktidar aleyhine işlemiş, enflasyon ve yoksullaşma iktidar partisinin oy kaybının başlıca nedeni olarak görülmüştür. Türkiye demokrasisini kimlik ve kucaklaşmaya dayandıran ve ekonomik parametrelerden uzaklaştırmanın altında da bugün karşı karşıya kaldığımız pahalılığın seçici bir körlükle halı altına süpürülmesi yatmaktadır.
Tez demokrasisi ve talep demokrasisi diye ikiye ayrılan bu kavram çifti, Erdoğan liderliğinde kazandığı anlamla birlikte, bütünsel bir mirasın değiştirilemez merkezi olarak sunuluyor. Uçum’a göre Türkiye, plebisiter bir demokrasiden, halkın doğrudan talep ürettiği ve fiilen karar aldığı bir sisteme geçmiştir; Erdoğan da bu geçişin vücut bulmuş hali, “doğrudan ve organik lider”dir, halkın güdümünde hareket eden, bütün varlığıyla halka ait bir liderlik tasavvurundadır. Elbette kimin kimi nasıl gördüğüne dair bir sınırlama yok; “güzelliğin beş para etmez, bu bendeki aşk olmasa” sadece bir türkü değil, sevginin insanın görme ve değerlendirme biçimini nasıl bükebileceğinin de bir itirafıdır aslında. Ama liderlik ile demokrasi arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, liderliğin demokrasiyi derinleştirmesi bu zeminde mümkün değildir. Halk ile lider arasındaki bu sarmal bağda öne çıkan “halk tam emin olmasa da farklı düşünse de liderine tam güven duyuyor ve destek veriyor” vurgusu, aslında demokratik müzakerenin işleyişini değil, onun askıya alınmasına referans verir. Demokrasinin özü, yurttaşın kendi aklıyla onay ya da itiraz üretebilmesidir; oysa “emin olmasa da farklı düşünse de güven duyma” formülü, rasyonel onayın yerine duygusal ve kişisel bağlılığı geçirir. Bu, siyaset biliminde Weber’in “karizmatik otorite” kavramıyla ya da plebisiter liderlik tartışmalarıyla tarif edilen, müzakereyi değil itaati önceleyen bir ilişki biçimidir ve ironik biçimde, yazının Batı demokrasilerine atfettiği o “kırılganlığın” asıl kaynağı olan popülist-plebisiter dinamiğin ta kendisidir.
Ama tabi burada artık birilerini bir şeye ikna etmek söz konusu değil. Çünkü çok uzun zamandır Türkiye’de olup biten şeylerin artık kendi ekseni ve anlatısı mevcut. Türkiye’de artık gerçek bir tarih anlatısı ve yüzleşme yaşanmıyor, onun yerine kavramlar yerinden ediliyor, sonra bu yerinden edilmiş haliyle kendine yeni bir meşruiyet zemini kuruyor. Oysa olgular ancak kendi zamanlarında ve kendi zeminlerinde bırakıldıklarında bir anlam ve bir çözüm ihtimali taşırlar. Geçmiş, canımızın istediği gibi parçalayıp yeniden dizeceğimiz bir hammadde değildir; ona bugünün ihtiyacına göre biçim verdiğimiz her seferinde, aslında geçmişi değil bugünü daha da kırılgan kılarız.
“Milli devlet”, “milli demokrasi”, “milli lider” gibi sınırlar da bu yüzden bir açıklama değil, bir kaçış rampasıdır. Ne Türkiye’nin gerçekten yaşadığı Batı kökenli modernleşme tecrübesine ne de kendi iç dengesini arayan o eski, sahici çabaya denk düşerler. Sadece olguyla aramıza bir perde çeker ve Türkiye’yi sürekli olarak kurtulan, kurulmaya çalışan bir döngüye hapseder. Bundan yirmi yıl sonra yazılacak bir üçüncü Kurtuluş Savaşı anlatısında, bugünün aktörleri, süreç ve olayları kim bilir hangi nevzuhur kavramın içinde kendine bir yer bulacak? Bu anlatının bana göre değişmeyen tek sabiti, geçmiş değil, geçmişi durmadan yeniden yazma ihtiyacının ta kendisidir. Belki de asıl yüzleşilmesi gereken de budur; bir ülkenin kendi tarihini bu kadar sık yeniden kurmak zorunda hissetmesi aslında ne ile yüzleşil(e)mediğinin en açık itirafı olduğu gerçeğidir.

