Devletin Korkusu

Devletlerin korkuları olur mu? Şüphesiz olur. Devlet, doğası ve işleyiş mantığı gereği korumak zorunda olduğu çeşitli unsurların bir araya gelmesinden oluşan karmaşık bir siyasal örgütlenmedir. Bu yapının temel hedefi, egemen olduğu topraklarda sürdürülebilir bir sosyal ve ekonomik istikrar tesis etmek ve bu istikrarı devam ettirebilmektir. Ancak bu istikrar yalnızca idari mekanizmalar veya askeri güçle sağlanmaz; devlet ile toplum arasında kurulan karşılıklı ilişki ve beklentiler ağı da bu düzenin önemli bir parçasını oluşturur. Egemen olduğu topraklarda, vatandaş ve alt yapıların devletin bekâsı ve istikameti konusunda bir dahli vardır ve bu birliktelik devletin fiziki sınırları kadar tasavvur sınırlarını da belirler.

Bizlerin alışkın olduğu devlet yapısında, Weber’in tanım gereği meşru saydığı ve devlet eline teslim ettiği bir şiddet pratiği ve sürdürmek zorunda olduğu yapısal bir korkusu var. Bu yapısal korkunun zaman zaman değişen araçları ya da merkezleri olsa da devlet erkinin siyaset yönetimi çoğu zaman belirli korkuların yönetimi üzerinden şekillenir. Devlet olmanın saf halini hissettiren ve yönetimsel bir alışkanlığa dönen bu anlayış, biz ve devletimiz arasındaki ilişki biçiminin de güzergahını belirler. Muhakkak ki birçoğumuz Türkiye’de, korunması gereken çeşitli şeyler yoluyla büyüdük. Eğitim ve aile, iletişim kanalları ve çevre civar duyup gördüklerimiz yoluyla kurduğumuz bu bilişsel ilişkide, yaşadığımız topraklar hakkında bilgi edinip ulaşacağımız sınırlar hakkında fikir sahibi olduk. Bu fikirlerin bizleri insan olarak nereye taşıması gerektiği kadar otorite ile kuracağımız ilişkide de belirleyici olduğunu ifade etmem gerekiyor. Zira devlet algısının henüz çocukken inşa edilen ve yaşamımız boyunca da gördüğümüz muamelelerle şekillenen yapısı kendimiz dışında gelişen şeyleri anlama ve değerlendirmede de önemli bir yere sahip. Devletin çizdiği bireysel sınırlar, özgürlük ve kendini ifade, bazı şeyleri değiştirebilme gücü, daha fazlasını talep ve itiraz etme gibi vatandaşlık haklarının da belirleyicisidir. Bireysel yetkinliğini devlete sadece ödemek zorunda olduğu vergiler yoluyla kuran pasif vatandaşlığın, devletle aktif bir ilişki haline evrilmesi ancak kişinin bu ilişkide talep edebilen bir tarafa geçmesiyle mümkün olabilir. Ancak devletin kesintisiz bir güç ve meşruiyet ürettiği korkular yoluyla kendisini tanımladığı hallerde, bizimle de bu korkular üzerinden ilişki kurar ve bu korkuları bahsettiğim ilişki kanallarını tıkar.

Elbette bunun Türkiye içerisinde örnekleri çokça mevcut. Devlet, tarihin çoğu yerinde kırmızı çizgilerden ve çeşitli düşmanlardan müteşekkil olarak korunmak zorunda olarak hem muktedirlerin hem de vatandaşların gidebileceği sınırları belirleyen bir yapıya sahip. Burada sadece sıradan vatandaş ve devlet ilişkisini baltalayan bir korku anksiyetesinden bahsetmiyorum, aksine akışı değiştirmek için sorumluluk almaya çalışanları da öğüten yapısal bir korku rejimi söz konusu olan. Korku bir tek bir nesneye, tek bir merkeze bağlı kalmadan sürekli olarak yeni kaynaklar edinen, bununla kendi sistemini yeniden ve yeniden kuran bir yapıya sahip olarak var olabiliyor. Bir süreklilik arz eden bu sistem, zaman ve aktörlerin değiştiği her dönemde galip gelen bir güç olarak yatay ve dikey bütün ilişki biçimlerini sınırlandırıp yönetebiliyor.

Devletin talepkâr yapısının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süregelen örüntüsü içinde, vatandaş ve kurumların nerede konumlanabileceğini, ne kadar iş yapabileceğini belirleyen bu sistem en çok da kendisi hakkındaki fikirlerden korkar. Bu korkunun devlet sohbeti yapanları sokaklardan topladığı da vakidir, üç kişiyi bir araya getirmemek için kahve ve berber kapattığı da gerçektir. Bir acziyet emaresi olarak okunabilecek bu tür davranışların, devletin kendisini ve yapmak istediklerini korumak için tek tek herkesi kontrol edebileceği direkt ya da dolaylı bir şiddet tekelini de elinde tutmasını sağlar. İbreti alem idamların ve eğer bu mümkün değilse ağır cezaların, suç kadar buna tevessül etmek isteyenlere göz dağı vermek için de yapıldığı herkesin malumu. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla imasının, bir iktidar biçimi olarak cezai yollarla terbiye ediciliğine başvuran devletin birincil amacı, kendi kırılganlığını ortadan kaldıracak bir güç gösterisi yapmaktır ve bunda çoğu zaman da başarılı olur.

Ancak bilinen ve alışkın olduğumuz bir biçimde de malum olanın ustalıkla gizlenmesi ve devlet-birey-kurum ilişkisinde bu cezalardan kaçmanın yolları da gelişir. Çünkü bu korku tek taraflı bir ilişki geliştirmez ve sadece bastırmakla da yetinmez. Farklı bir ahlak biçimi olarak gelişen tavır ve belki buna bir ikiyüzlülük demek mümkündür, devletin duymak istediğini söyleyen ve görmek istediğini gösteren çeşitli mekanizmalar üretir. Kişiyi ve devleti bir yüzleşme ve ilerlemeden yoksun bırakan bu tavır, kabul gören bir ahlaka ve var olmanın bir gerekliliğine dönüştüğünde artık olanı değil de olması gerekeni söyleyen ve buna inanmak zorunda kalınan bir tekrar ütopyası yaratır. Yalan ve hakikatin rengi birbirine karıştığında toplumsal ahlak diye tanımlanan ve her şeyin üzerinde bir yaptırım sahibi olması beklenen normlar zayıflar ve bir süre sonra da ortadan kalkar. Karşılıklı söylenen yalanlar ve birbirini idare eden bu ikili yapıda, değişim ve dönüşüm gerçekleşmez diye bir şey söz konusu değildir. Aksine, kaçınılmaz olarak korkulanın başa gelmesi ve gelmesi muhakkak olan şeyin yakınlığı da malumdur. Lakin bir devletin korku ile ayakta tutmaya çalıştığı iktidarı ne kadar sürdürüp ne kadar sürdüremeyeceğinden daha da önemli olan toplumda gerçekleşen ahlaki yozlaşmanın gerçekliğidir.

Yazıyı bu ahlaki zayıflığın ne olduğu ve sözü eğip bükerken doğrusunu herkesin bilmesine rağmen göz yumup kulak kapattığı bir örnekle bitirmek istiyorum. II.Mahmud dönemi sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa, Sultan Mehmed Camii civarında devlet sohbeti yapanların yakalanıp huzuruna getirilmesi sonrasında, size bunlar yakışır mı efendiler uluorta devlet sohbeti yaparsınız diye çıkışır. Cami avlusunda namazı beklerken İstanbul kadısı hakkında konuşan ehibba ve muhtemelen bir iki sözden başka bir şey söylemeyen bu kişilerden biri olan Şeyh Ziya Efendi şöyle bir açıklama yapar; ‘’ hayır efendim, bizler siz efendimize leyl ü nehar dua etmekten namaz şöyle dursun başlarımızı bir an secdeden kaldırmamak vecibe-i zimmetimizdir. Ya Rabbi, bizlere şol vaktin sahibini gönder derken Hakk te’ala sizleri bize gönderdi. Sayenizde emn ü rahat olduk ve her şey bahasiyle füruht olunup, bu kadar zulm ü rüşvet külliyen ref’ oldu. Bu husus bizlerin haklarımızda iftiradır diye cevap vermekle, Sadrazam cümlesini affeyledi.’’ (Cabi Tarihi,s.225)

 

Dr. Sema Nur Çelikbağ
Dr. Sema Nur Çelikbağ
İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Çelikbağ, Osmanlı İmparatorluğu'nun 17. ve 19. yüzyıl siyasi ve idari tarihi üzerine çalışmaktadır. Osmanlı dünyasında iktidar, hareket ve bilgi dolaşımı üzerine çalışmalarını sürdüren Çelikbağ, İstanbul Medipol Üniversitesi'nde ders vermeye devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Dil, Meşruiyet ve İktidar

‘’Kelimeler küçücük arsenik dozajları olabilirler. Farkında olmaksızın yutulurlar, bir etki yaratmıyor gibi görünürler ama bir zaman sonra zehir...

Dindarlaşıyor Muyuz Yoksa Sadece Öyle Mi Görünüyoruz?

İSAR’ın İnanç ve Dindarlık araştırma sonuçları, Türkiye’deki dindarlık biçimlerinin farklı alanlardaki yoğunlukları ile ilgili çarpıcı verilere sahip olarak...

Zaman, Enformasyon ve Yeni İktidar Biçimleri

Yeni dünya düzeninin en belirgin tartışmalarından biri odak noktamızın kısalığı ve her şeyi hızla tüketip bir sonrakine geçmek...

Kimin Şehri Kimin Hesabı

Kadıköy'e cami yapılacak. Bu cümleyi kurarken bile tartışmanın nereye döneceğini biliyoruz artık. Taraflar belli, argümanlar belli, sonuç da...

Mahkemeler ve Türkiye’nin Yapısal Tekerrürü

Türkiye tarihi çeşitli şekillerde kendi tekrar eden bir döngüde devam eder. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar ve günümüz Türkiye’sinde de...