Devlet Gibi Görmek Ya Da Görmezden Gelmek

James Scott’un modern devlet yapısını hem eleştirip hem de aslında tatlı bir sonuca bağladığı meşhur kitabı, devlet ve doğa, devlet ve insan, devlet ve kriz arasındaki ilişkinin bir haritasını çıkarır. Merkeze aldığı devlet yapısı, bana göre modern öncesi imparatorlukların sistemsel boşluklarını doldurmaya niyet etmiş devletin, kontrol ve merkezileşme arasındaki dengesini birkaç farklı açıdan mercek altına alarak alternatif bir sistem eleştirisi geliştirmektedir. Scott’un kendini ifade etme becerisi ki bu yüzden her kitabının giriş kısmını okumak yüzünüzde bir gülümsemeye sebep olur ve en nihayetinde kusurlarla ilerleyen bir süreci ifşa etmesi açısından da ilginçtir. Zira insan bir yapma etme eyleminde, kaç kişinin desteğine, eleştirisine ve yardımına ihtiyaç duyar sorusunun cevabını da büyüklenmeden verir.

Scott’un bu kitabından kabaca tek ve anlamlı bir sonuç çıkararak bu yazıda bir devletin görme biçimleri üzerine bir küçük tartışma yapmak niyetindeyim. Devletlerin toplumu ve doğayı kontrol edilebilir kılmak adına uyguladığı basitleştirme projelerini mercek altına alan Scott, devletin karmaşık yapıları, yerel pratikleri, geleneksel ölçüm sistemlerini ve doğal çeşitliliği reddederek bunları okunabilir ve standart şemalara dönüştürme çabasını kontrol ve merkezileşme pratikleri açısından inceler. Scott’un okunaklılık ve basitleştirme projelerine dahil ettiği şemalar arasında hem toplumsal araçlar hem de doğa yapıları bulunmaktadır ve bu iki kavrama göre devlet sistemi, karmaşayı ortadan kaldırmak için çeşitli yollarla bir standartlaştırma politikası uygular. Soyadı ve nüfus politikaları, ölçü birimlerinin tek tipleştirilmesi, mülkiyet parselleri, dilin standartlaştırılması gibi uygulamalarla gerçekleşen bu prosedür, devletin karmaşık yapıları birer harita gibi daha açık görebileceği birer unsura dönüştürür.

Devletin buna ihtiyaç hissetmesi de modern öncesi imparatorluk yapılarının, belki de devletin ulaşılabilirlik sorunlarıyla paralel olarak gelişen boşluklarına karşı bir niyettir. Bu niyetin nasıl ve ne şekilde işlediğini, sanayileşme sonrası ortaya çıkan devlet yapılarında gerçekleşen ‘hamleler’ yoluyla izleyebilmek mümkün. Birer atılım ve ıslah politikası olarak izlenebilen bu konular handiyse yirminci yüzyıl devletlerinin çehresini oluşturur. Bu yolla nüfus sayımı, doğum kontrolü, tarım vb politikalar tek tip bir düzlemde devletin iç nizamda erişebileceği açık bir düzlüğü kurmayı hedeflemiştir. Devletin sızacağı çatlaklar olarak görülen düzensizlikler ve farklılıklar, daha kontrol edilebilir bir yere taşınarak sistemin düzen ve kâr üreten bir işlevselliğe kavuşturmuştur.

Ancak Scott’un bu teze karşı ürettiği ve açıkladığı bir kusur bulunmaktadır. Orman metaforuyla ile açıkladığı bu kusur, bir devletin bakışını ve niyetini sorgular ve devletlerin görme biçiminin dönüştürücü etkisinin derecesini göstermeye çalışır. Eğer bir devlet, bir ormana baktığında karmaşık bir ekosistem yerine sadece kereste ve yakacak odun görürse ve bu vizyonu doğrultusunda hareket ederse ormanı diğer türlerden arındırmak yoluna gidecektir. Kereste ve yakacak odun olarak basitleştirdiği ormanı, düz bir çizgi haline getirerek tek türden oluşan ticari bir alana, ihtiyacına yönelik bir kaynağa dönüştürmek isteyecektir. Bu basitleştirme, ormanı devlet için okunaklı ve yönetilebilir kılacak ancak sonuçta da ekolojik çeşitliliği yok edecektir. Scott, Prusya’da uygulanan yöntemle geliştirilen ve tek bir türden (monokültür) oluşan, düz çizgiler halinde dikilmiş aynı yaştaki ağaçlarla ‘yapılan’ ormanla temellendirir bu iddiasını. Devletin ticari ihtiyacına kaynaklık etmesi için geliştirilen bu sistem ilk etapta başarılı olmuş ve devletin istediği cevabı vermiştir, ancak ekolojik dengenin yavaş yavaş çöküşüyle, yüz yıl sonra aynı ormanın verimliliğini neredeyse yüzde ellilere varan bir kayıp yaşamıştır. Almanca’ya ‘’Waldsterben’’ (orman ölümü) anlamına gelen bir kelimeyi miras bırakarak gerçekleşen bu çöküş, devletin basitleştirme ve kontrol etme gayretinin dramatik bir sonucudur.

Elbette Scott’un hacimli eserinden elde edilecek tek veri bu değil ancak devletlerin görme biçim ve vizyonlarının, özne olarak nesneler ve diğer şeylerle kurduğu ilişkiyi daha farklı şekillerde değerlendirmemize kapı açabilir. Ormana bakıp kereste ve yakacak odun gören bir devletle, ekosistemi ve yüz yıl sonra yaşanabilecek bir felaketi ön görebilen bir devlet arasında ne gibi farklar vardır ya da bu iki amaç yan yana tek bir devlet yapısı içinde barınabilir mi?

Elbette en başta bu sorunun eşit bir düzlemde olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü devlet yapısı gereği pragmatiktir, kriz yönetir ve uzun vadeli düşünme becerisinin, mali mercekle bakan devletin birincil hedefi olması biraz zorlayıcıdır. Devletin düzen kurma ve koruma refleksi doğal olarak ayakları yere basan ve aslında kısa vadeli davranma refleksini besler. Bu doğal sonuç, devletlerin ‘değer’ ve ‘tehlike’ olarak tanımladığı şeyler üzerinden bir yapı inşa etmesine yol açar. O zaman devletin bu miyop bakışını uzak gelecek lehine değiştirebilecek şeylerin anayasal düzlemde sisteme birer ‘değer’ olarak dahil edilmesi gerekmektedir. Yani zamanlar arası temsiliyet ya da gelecek nesillerin hakları gibi kavramlar birer tartışma maddesi olarak gündeme alınırsa, bugüne dönük politikaları aşındırılabilir. Ayrıca, geleceğin veto hakkına sahip olması da benzer şekilde kurumsal olarak kısa vadeli düşünme ve kriz sistemiyle hareket etme refleksine ket vurabilecek birer baraja dönüşebilir. Bir devletin yavaş şiddeti, yani zamanla gerçekleşebilecek felaketleri ön görebilmesi de ancak bu tehditleri “istatistiksel birer tahmin” olmaktan çıkarıp, bugünün milli güvenlik doktrinine ve stratejik maliyet kalemlerine dönüştürmesiyle mümkündür.

Peki devletin görmesiyle görmezden gelmesi aynı niyet çerçevesinde değerlendirilebilir mi? Seçici körlük olarak belki tanımlayabileceğimiz ve devlet mekanizmasını sırtlanan kurumların önceliklerini belirleyen bu seçim, yani görmezden gelme, bir süreklilik haline dönüşürse evet. Evet, çünkü devletin gri alanlarda gayri resmi bir işleyişi kabul etmesi, sistemin tıkandığı yerde yozlaşma alternatifini cazip bir çözüm mesabesine taşır. Sistemin devamını sağlayan bu örtük çark, devlet yapısının alt bir protokolü haline geldikten sonra da belirli gerilimleri azaltmanın bir aracı olacaktır. Alternatif bir sadakat ağını da beslemesi muhtemel olan bu körlüğün, ilerleyerek seyrelteceği bir başka şey de kurumsal itibarın bekasını bağlayan önceliklerdir. Devlet için kurumun bekası, o kurumun içindeki bir hatanın ifşa edilmesinden (hakikatten) daha önceliklidir. Burada devlet, vatandaşı veya mağduru değil, mekanizmanın kutsallığını görür. Bu gayret, kurum içindeki çatlağı örtbas ederek her şey yolunda mesajı vermekle aslında hâkim devlete bir kusur atfetmenin önünü almak istemektedir.

Adaleti bir değer değil bir maliyet kalemi olarak görmeye başlayan bu bakış, doğal olarak mağduru ya da vatandaşı değil, mekanizmanın kutsallığını ki bu kutsal aslında devletin belirlediği çıkarlar etrafında şekillenen oynak bir kutsallıktır, ön plana almış olur. Adaletli olmanın maliyetini, kendi varlığına bir tehdit olarak algılayan devlet, yozlaşmayı kaçınılmaz olarak bir bağışıklık sistemi haline getirecektir. Bu bilinçli bir tercihtir çünkü yakın gelecek, uzak gelecek ve şimdinin arasında dürtüsel bir çark kurulur. Bu çarkın dişlileri arasında ezilen ve kaybolan çoğu şey, mesela güven ve ahlak, adalet ve hakikat, erdem ve çaba itibar edilen çıktılar olmaktan uzaklaştırılıp muhtemel birer tahayyüle çoktan dönüşmüştür bile. Scott’un metis, yani pratik bilginin intikamı olarak tanımladığı mütevazı sonuç, yavaş şiddetin sebep olacağı çöküntüler konusunda belki de siyaset ahlakına küçük ama isabetli bir atış yapar. Devletin teknik bilgisinin yerel bilgiyi dışlaması, uzak geleceğin ahlaki çatısını tarumar eden görmezden gelme alışkanlığı ile birleştiğinde ortaya çıkan şey kaçınılmaz bir trajedi olacaktır.

Dr. Sema Nur Çelikbağ
Dr. Sema Nur Çelikbağ
İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Çelikbağ, Osmanlı İmparatorluğu'nun 17. ve 19. yüzyıl siyasi ve idari tarihi üzerine çalışmaktadır. Osmanlı dünyasında iktidar, hareket ve bilgi dolaşımı üzerine çalışmalarını sürdüren Çelikbağ, İstanbul Medipol Üniversitesi'nde ders vermeye devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Dil, Meşruiyet ve İktidar

‘’Kelimeler küçücük arsenik dozajları olabilirler. Farkında olmaksızın yutulurlar, bir etki yaratmıyor gibi görünürler ama bir zaman sonra zehir...

Dindarlaşıyor Muyuz Yoksa Sadece Öyle Mi Görünüyoruz?

İSAR’ın İnanç ve Dindarlık araştırma sonuçları, Türkiye’deki dindarlık biçimlerinin farklı alanlardaki yoğunlukları ile ilgili çarpıcı verilere sahip olarak...

Zaman, Enformasyon ve Yeni İktidar Biçimleri

Yeni dünya düzeninin en belirgin tartışmalarından biri odak noktamızın kısalığı ve her şeyi hızla tüketip bir sonrakine geçmek...

Kimin Şehri Kimin Hesabı

Kadıköy'e cami yapılacak. Bu cümleyi kurarken bile tartışmanın nereye döneceğini biliyoruz artık. Taraflar belli, argümanlar belli, sonuç da...

Devletin Korkusu

Devletlerin korkuları olur mu? Şüphesiz olur. Devlet, doğası ve işleyiş mantığı gereği korumak zorunda olduğu çeşitli unsurların bir...

Mahkemeler ve Türkiye’nin Yapısal Tekerrürü

Türkiye tarihi çeşitli şekillerde kendi tekrar eden bir döngüde devam eder. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar ve günümüz Türkiye’sinde de...