Maraş’ta yaşanan acı olay ile gündeme gelen çocuklar ve şiddet konusunda doğal olarak pek çok yorum yapıldı. Benim izleyebildiğim kadarıyla, özetle muhalif kesimler olan bitenlerden iktidar partisinin Türkiye’yi getirdiği yeri, iktidarı destekleyen İslamcılar ise iki yüzyıllık Batılılaşma sürecini sorumlu tutuyor. Bunlar arasında, çağımıza, sosyal medyaya, ebeveynlerin sorumluluğuna işaret edenler yok değil.
Tüm dünyada da bu tür konularda, kısmen benzer yorumlar yapılıyor, düne kadar sosyal medya ve iletişim teknolojilerinin dünyayı demokratikleştirecek bir devrim olduğuna inanlar, şimdi bu alanın belli ölçüde sınırlandırılması gerektiğini ileri sürüyor. Muhafazakar çevreler ise, liberal değerlerin, dini ve kültürel değerleri aşındırdığını ailenin çözüldüğünden yakınıyor.
Son zamanlarda, her kesimin üzerinde anlaştığı sosyal medya konusu, kuşkusuz önemsiz değil, ancak buzdağının görünen kısmından başka bir şey değil. Oysa, sorun kuşkusuz sosyal medya veya iletişim teknolojilerinin vardığı yer değil, sorun içeriklere dair, bu içerikler de, sadece sosyal medyaya özgü değil. Bu açıdan sosyal medyanın ayırt edici özelliği, şiddeti sıradanlaştıran hatta neredeyse öven içeriklere yaygın erişim sağlaması ve gerçek hayatın yerini sanal dünyanın alması olayını pekiştirmesi.
Ama, durun bir dakika, hazır konu açılmış ve işin ucu ‘medeniyetler çatışmasına’ varmışken, konuyu biraz daha etraflıca düşünelim. Öncelikle, şiddet ne modern ve/veya post modern çağa, ne de Batı medeniyetine özgü bir mesele değil. Modern öncesi dönemleri romantikleştiren muhafazakarların hayal dünyası bir yana, insanlık tarihi boyunca şiddet konusu içinden çıkılmış bir mesele olamadı. Dahası, sanıldığının aksine, modern öncesi dönemler şiddetin daha az değil, çok daha yaygın ve kanıksanmış olduğu zamanlar. Bu olgu bizim tarihimiz için de Batı tarihi için de geçerli. Modern dönemde değişen şey, şiddetin maskelenmesi ve teknoloji vasıtasıyla dolayımlı hale gelmesi oldu. Kurcalanması gereken en önemli konu bu. Çocukların şiddet ile ilişkisine gelince, modern öncesi dönemde neredeyse çocukluk diye bir şey yoktu, en fazla ergenliğe kadar devam eden bir süreçti. Çocuktan iş yapması beklemek veya kahramanlık göstermesi beklenen yaş ise ergenlik öncesi başlıyordu.
Bugüne gelene kadar tarih, özellikle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren yaygınlaşan, Aydınlanma ve modernleşme ile insanlığın sorunlarının çözüleceği beklentisini boşa çıkardı. Bu durum karşısında, muhafazakarların yaptığı gibi geçmişe kaçmanın alemi yok.
İsterseniz, konuyu uzatmamak adına olayın bizim ülkemizi ve ‘medeniyetimiz’e dair olan yanına bakalım. Sol siyasetlerin temel zaafı, gerçek dünyanın sorunları karşısında muhayyel bir geleceğe kaçmak ise, sağ siyasetlerin zaafı da, muhayyel geçmişe kaçmaktır. Gerçi, sol veya değil, bizim muhalif kesim de pek çok noktada geçmişe kaçmayı adet haline getirmiş durumda. Onlara göre, Türkiye’de yaşanan her sorunun kökeninde AK Partisi’nin iktidara geldiği dönem var. Hadi onlar muhalif sırtlarında yumurta küfesi yok. AK partisine destek veren muhafazakar/İslamcılara bakarsanız da sanki bu ülkeyi kendi partileri değil, ‘Tanzimatçı ve Kemalist Batıcılar’ yönetiyor.
Her şey bir yana, muhalif kesimi tasfiye amacıyla iktidar partisine yakın olanların hakim kılındığı medya sabahtan akşama kadar şiddet içeren yayınlar yapıyor. Reyting, yani para kazanma adına şiddet dolu dizilere sözü geçmeyenler, kağıt üzerinde medeniyet savaşlarına girişiyor. Dahası, devlet televizyonunda benzer bir tablo sergilenebiliyor. Son olaylardan ve tepkilerden sonra, dizlerde şiddet unsuru azalacakmış, ne kadar azalacak ve ne kadar sürecek çok merak ediyorum. Dahası, mesele sadece medya meselesi değil, en önemlisi muhafazakar/İslamcıların her konuda baş sorumluyu Batılı modernleşme çerçevesinde tanımlayıp ‘hayal sarayları’na kaçmayı adet haline getirmesi.
Doğrusu, gerçek dünya ve onun sorunları ile yüzleşmek yerine böylesi daha kolay. Dahası, patronu, partisi karşısında tırsıp oturanın efelenmesi için en uygun alan, soyut bir medeniyet davası. Böylece hiçbir sorumluluk ve risk almadan kahramanlık taslamak ancak böyle mümkün. Bireysel hayatta da bu böyledir, gerçek hayat ve sorunları ile yüzleşip boğuşamayan sorumluluğu sürekli başkalarına yıkar.
En önemlisi, bu tavrın ilk bakışta sanıldığı gibi hiç de masum bir kaçış psikolojisinden ibaret olmaması. Bu ülkenin meselelerini değerlendireceğim diye ortaya çıkan, eline kalemi alan, zorlanınca hayal dünyasına kaçma yolunu tuttuğunda sadece kendi düşünce konforunu korumakla kalmaz başkalarını da bu dünyaya davet etmiş oluyor. O nedenle, bu meydan okumanın hakkını vermesi beklenir. Gerçek, güncel sorunların çözümü için, geçmişe sığınmanın diğer bir boyutu, hayali düşmanlar ile savaşmak yolunu tutmak. Ancak, bir adım ötesinde bu hayali düşmanlar çeşitli şekillerde tecessüm etmiş sayılıyor, her çeşit muhalifler ‘iç düşman’, ‘hain’, ‘işbirlikçi’ olarak sorunların kaynağı ilan ediliyor. Halihazırda olan budur. Unutmayalım ki, gücü elinde tutanları sorumlu tutmaktan kaçmanın yolu, bir yandan bugünden ziyade geçmişe sığınmak, diğer yandan iktidarı elinde tutanların dışında kalanları düşman ilan etmektir.
Bir ülkede tüm sorunların sorumluluğu iktidardadır diye düşünenlerden olmadığımı söyledim. Ama, güncel bir gelişme ile ilgili olarak sorumluluğu iki yüzyıllık bir tarihe yıkmaya kalkana, çeyrek asırda bu konularda ne yaptınız diye sorulur. Dahası, ‘medeniyetimiz’ diye tutturana ‘neydi bu medeniyet biraz daha açar mısınız’ denilir. Askeri ve siyasal güç kültürel inceliğe dönüşürse bir medeniyetten söz edilebilir, Osmanlı imparatorluğunun bir medeniyet dünyası yarattığı doğrudur. Ancak, bu medeniyet dünyası bir ‘yeryüzü cenneti’ değildi ve olamazdı. İslam dininin insanlık adına öne çıkardığı değerlerden söz etmek başka, bir İslam imparatorluğunun tarihi tecrübesini bu değerlerin yaşandığı bir dönem sanmak başka şeylerdir. Dahası, her hangi bir tarihi döneme adeta kutsallık atfetmek itikadi açıdan mümkün ve makbul bir şey değildir. Bu çerçevede, en önemli sorun, insana dair soru ve sorunları tarihe ve kültüre dair meseleler olarak tanımlamaktır.
Sözün kısası, bu çağda bu dünyada yaşıyoruz, iktidarda veya muhalefette, çocuklarımıza beğendiğimiz değerleri aşılamak istiyorsak öncelikle bu değerleri onların hayranlık duyacağı, heves edeceği bir dil ve uslupla iletmenin yolunu bulmak gerekir. Bu, ne ‘Atatürk yaşasaydı’ edebiyatı ile olur ne de Osmanlı güzellemesi ile.
Muhafazakar ve İslamcılar söz konusu olduğunda, bunlar, Osmanlı tarihini yüceltmek ve karikatür bir kahramanlık tarihi çizmekle, geleneksel sporları ihya ile, olur olmaz epistemoloji yarıştırmakla olacak şeyler değil. Halihazırda, ‘insan olmanın anlamı neye indirgenmiş ve insanı nelerden mahrum ediyor, diğer taraftan eşref mahluk olmanın hakkını vermek nedir ve insan hayatına ne katar’ bunu anlatmanın kavratmanın yollarını arayın.

