‘’Kelimeler küçücük arsenik dozajları olabilirler. Farkında olmaksızın yutulurlar, bir etki yaratmıyor gibi görünürler ama bir zaman sonra zehir etkisini gösterir. Birisi yeterince uzun süre boyunca fanatiği kahramanca ve erdemli diye tanımlarsa, sonunda sahiden inanır bir fanatiğin erdemli bir kahraman olduğuna ve fanatizm olmadan kahraman olunamayacağına.’’
Victor Klemperer’in, LTI,(Lingua Tertii Imperii) olarak kısalttığı ve Nazi dönemindeki dilsel değişimleri incelediği notlarını, bu gizli simge altında topladığında kelimeler ve taşıdıkları anlamların önemi hakkında böyle yazmıştı. I Will Bear Witness Diary of the Nazi Years olarak da bilinen bu günlükler, 1933-1945 yılları arasında, gazete, propaganda, slogan, gündelik konuşmalarda kullanılan kelimeleri kaydedildiği hacimli bir eser olarak savaş sonrasında 1946 yılında yayınlandı. Eserin değeri sadece Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti’nden Hitler diktatörlüğüne kayışını göstermesinden kaynaklanmıyor, elbette bunun da bir anlamı var ancak Klemperer, adına basitçe propaganda deyip geçemeyeceğimiz çok daha derin ve incelikli bir iktidar aracını bir filolog olarak da gözler önüne seriyor.
Klemperer’in uzmanlık alanı, onun Hitler’e ve propaganda araçlarına kelimeler üzerinden daha yakından bakmasını sağlayan en önemli özelliğidir. Günlüklerinde Klemperer, fanatik, millet, kahraman, mücadele ve sistem gibi sıradan kelimelerin yeniden icat edilen anlamları ile toplumun nasıl manipüle edildiğini örnekleri ile anlatır. Nazi rejiminin Weimar Cumhuriyet’ine atfettiği kötücüllüğün taşıyıcısı olan kelime, sistem’dir mesela. Nazilere göre 1918-1933 dönemini taşıyan bu kavram, Weimar Cumhuriyeti’nin hükümet sistemini hedef alır ve Weimar Cumhuriyeti’nin parlamenter, parçalı yapısını ifade eder. Naziler için bu felç edici bir bölünmedir ve Hitlerin ilk meclis kararının hızı ve oy birliği bu sebeple övgüyü hak etmektedir. Nazilerin meşruiyete karşı doğrudan savaş açmak yerine kusurlu bir açıdan parlamenter sistemi yavaşlıkla suçlaması ve bütün yayın organlarında hızlı karar almanın övülmesi işlevsiz, görünüşte var olan bir meclisin meşruiyet kaynağı oluvermiştir. Nazilerin sistem yerine ikame ettiği ve kendilerini de dahil ettikleri şeyse sistem değil bir organizasyondur. Klemperer, organizasyon ifadesinin disipline edilmiş bir gruba amir tarafından tevzi edilmiş görevler bütünün anlaşıldığını ve kişinin yaptım, çalıştım ve çözdüm gibi bireysel gayretini ortadan kaldıran bir grup bilincini aşıladığını ifade eder.
Hitlerin, kendisine karşı duyulan güveni neredeyse Tanrısal bir ifade biçimine kavuşturan iman dili de benzer şekilde kelimeler vasıtasıyla kurulmuştur. Almanların kurtarıcısı, ebedi ve tek gerçeği olan Führer seçilmiştir ve kaderinde de bu halkı kurtarmak vardır. Kader kelimesi burada önemli bir misyonu yüklenir ve Hitler’e karşı olan ihtiyacı, mecburiyeti taşır:
‘’Kader sürüklüyor bizi, Kadir-i Mutlakın iradesiyle hareket ediyoruz. Kaderin lütfuna mazhar olmayanın milli tarihi de dünya tarihini de yapması mümkün değildir.” 1940 “Kahramanları Anma Günü”nde, ümit içinde “kaderin inayetine itaatkâr” olduğunu söyler. Onu seçmiş olan kader, yıllar boyunca hemen her konuşmasında, her çağrısında zuhur eder. 20 Temmuz 1944’teki suikastta onu kader korumuştur, çünkü milletin ona, “imanın ve itimadın” sancaktarına ihtiyacı vardır. 1944 Yılbaşı’nda, savaşı kazanma ümidi tamamen tükenmişken, haklı davayı zaferden mahrum bırakmayacak olan kadir-i mutlağın, kişisel tanrının yine çıkıp gelmesi beklenir zafer günlerindeki gibi.’’ Ancak Klemperer’in de ifade ettiği gibi bu tek başına bir var olma biçimi değildir; Führer, çok sayıda uzmanlaşmış yardımcısının onu tanrılaştırmaya dönük çok iyi örgütlenmiş desteğinden yararlanmıştır. Kendini bir milleti uyandırmaya, aslında döndürmeye adamışlar tarafından taşınmıştır.
Nazi Almanya’sında millet kavramının aşırı vurgusu da Klemperer’in günlüklerinde yer bulur. Millet şimdi konuşurken ve yazarken yemekte tuz kadar sık kullanılır, her şeye bir tutam millet katılıyor. Milli şenlik, milletdaş, milli cemaat, millete yakın, millete yabancı, millete dayanan. Millet kavramının bir kamusal bir denetim aracına dönüşmesiyle diye bahseder Klemperer, birey düşünceden arındırılarak bir kitle fanatizminine hapsedilir. Doğru görmek ve rabıtalı bakmak diye ayırdığı iki kavramla eş zamanlı bir şekilde, kişinin fanatizm ve aşırı şişirilmiş aidiyet duygusuyla bir bakış geliştiremeyecek bu da Nazi retoriğinin bireyi bayıltma ve yanıltma politikalarına hizmet edecektir. Amaç da zaten mevcut olanı görmeyi ve doğru değerlendirmeyi sağlayacak açık bir görüşten uzaklaştırmaktır. Bunun için diye bahseder Klemperer, tarihsel kelimesini israf edercesine çok kullanmıştır Hitler medyası. Almanlara ait her şeyin kutsal, her günün milli bir bayram ve zafer gibi sunulup kutlandığı zamanlardan geçmiştir. Führer’in yaptığı her konuşma tarihseldir isterse yüz defa aynı şeyi söylesin, isterse bütün o laflar hiçbir şey söylemiyor olsun. Alman yarış arabasının kazandığı zafer tarihseldir, otoyolun açılışı tarihseldir ve tek tek her yol, tek tek her yolun her bir etabı takdis edilir, hasat zamanı kutlanan şükran bayramı her seferinde tarihseldir, her parti kongresi tarihseldir, her nevi bayram tarihseldir.
Kitabın genel akışında, kelimelerin kendi yankılarında bu kadar açık bir şekilde kaybolmasıyla da yüzleşiyorsunuz. Çünkü totaliter dil bir şeyi açıklamak için değil bir duyguyu (nefret, huşu korku vb) dayatmak için vardır ve amacı da aydınlanma eylemini tetiklemek değildir. Mesela fanatik kelimesinin olumsuz cinnet ve şiddet anlamının bükülerek, Hitler döneminde fanatik sadakatin, fanatik imanın kutsanması yoluyla olumlu bir yere taşınmıştır. Benzer şekilde heroizm(kahramanlık) kelimesinin, üniformalı kavgacı bir tipolojiye sıkıştırılmasıyla anlamı kaydırılmış ve farklı bir hüviyette Nazi askerinin her türlü eylemi bu kahramanlığın içinde eritilmişti. Bu yeni döneme göre kahramanın sessiz sakin olanı değil, daha yüksek sesli ve kavgacı olanı makbuldü. Klemperer’in Nazilerin şiddeti şeyleştirmesi olarak tanımladığı bu durum, cinayet ve diğer ölümleri teknik terimlerle tasfiye üzerinden tanımlamalarının da sebebiydi.
Peki kelimeler ve kavramlar neden bu kadar önemlidir?
Çünkü insan kelimelerle düşünür ve anlamı bu yolla taşır. Toplumsal zihin ve düşünce sistemleri dil ve kavramlar üzerinden kurulur. İdeoloji dili oluşturur, dil düşünceyi şekillendirir, düşünce ise davranışı belirler. Klemperer, toplumsal kabulün hiçbir zaman tek bir kabulle sınırlı kalmadığını ve her türlü şiddetin, tiranlığın ve pervasızlığın sonsuza kadar bu yolla, yani davranışın dönüşmesiyle sürdürülebileceğini iddia eder.
İktidar olmanın hükmünü her alanı mutlak şekilde doldurmak olarak kodlayan her sistem elbette müzakereyi ortadan kaldıracak kanalları bir şekilde kurmak zorundadır. Aslında kendini gizlemeyen ama gizleyen ve halkın rızasına dayanan nevzuhur totaliter rejimler, görünürde demokrasi ve hukuka sırtını dayasa da gerçekliği kendi bildiği yolla tanımlayan, egemen bir dil inşa ederek benzer bir meşruiyet alanı üretmektedirler. Bu haliyle bizler de küresel ve lokal siyasetin benzer kavramlar ve ifadelerle aşındırılan, taşınan anlamları ile karşı karşıyayız. Şimdinin ve bugünün kelimeleri, bizlerin şeylerle kurduğu her ilişkiyi belirleyen önemli niteliklere sahip. Bir kusuru örterken, kendinden olanı görürken, diğerine karşı bakarken, yalan ve doğru arasında durup beklerken, hakkaniyeti, adaleti, menfaati ve gerçeği yerli yerine koyarken hangi kavramlara tutunduğumuz aslında neye inandığımızdan çok, neye itaat ettiğimizi gösteren önemli birer göstergedir. Doğru görmekle rabıtalı bakmak arasında, rejimlerin boynumuza doladığı o ipten, ayağımıza bağladığı zincirlerden kurtulmak da kullandığımız kelimelerin neyi örttüğünü ve neyi meşrulaştırdığını fark etmesine bağlıdır.

