Son dönemde ekonomi tartışmalarında giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir görüş var: “Bu dezenflasyon programı ekonomiye fazla yük bindiriyor; o halde programdan vazgeçelim.” İlk bakışta bu eleştiri anlaşılabilir görünüyor. Çünkü kredi maliyetleri yüksek, iç talep yavaşlıyor, reel sektör finansmana erişimde zorlanıyor ve toplum geniş ölçekte ekonomik soğumanın maliyetini hissediyor. Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Sorun gerçekten dezenflasyon hedefi mi, yoksa uygulanan politika bileşiminin kendi hedefiyle tam uyumlu olmaması mı?
Bana göre bugün Türkiye’de temel problem, enflasyonu düşürme iradesinin bulunmaması değil; bu hedefe ulaşmak için kullanılan araçların birbirini yeterince desteklememesidir. Başka bir ifadeyle sorun “dezenflasyon” değil, pahalı ve gereğinden yavaş ilerleyen dezenflasyondur.
Açık Ekonomilerde Temel Gerçek: Politika Araçları Birbiriyle Uyumlu Olmalıdır
Açık ekonomi makro iktisadının temel çerçevelerinden biri bize çok basit ama kritik bir gerçek söyler: Para politikası-maliye politikası-kur rejimi ve sermaye hareketleri birbirinden bağımsız çalışamaz.
Bir ekonomide kur rejimi fiilen kontrollü tutuluyorsa, enflasyonla mücadelede yük daha fazla maliye politikası ve iç talep yönetimine biner. Kur daha serbest bırakılıyorsa, dış şokların bir kısmı kur üzerinden emilir ve faiz politikasının üzerindeki baskı azalır.
Türkiye’nin yakın ekonomik tarihi de aslında bunu defalarca göstermiştir. 1994’te sermaye hareketlerinin serbestleşmesine rağmen mali disiplin zayıftı ve kur yarı çıpa gibi kullanılıyordu. 2001’de kur çıpasına dayalı dezenflasyon programı, kırılgan bankacılık sistemiyle birleşince sürdürülemez hale geldi.
2018’de ise hukuken dalgalı kur rejimi vardı; ancak kredi genişlemesi ve büyüme önceliği nedeniyle politika bileşimi yine enflasyonla uyumlu değildi. Her üç dönemin ortak noktası şuydu: Sorun yalnızca “faiz”, “kur” ya da “bütçe açığı” değildi. Sorun, politika araçlarının birbirini tamamlamamasıydı. Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bugünkü Politika Bileşimi: Sıkı Para, Nötre Yakın Maliye, Kontrollü Kur
Bugün Türkiye’de resmî olarak dalgalı kur rejimi uygulanıyor. Ancak fiiliyatta daha kontrollü bir kur görünümü oluştuğu açıktır. IMF’nin son Türkiye değerlendirmelerinde de bu durum dolaylı biçimde vurgulanmaktadır.
TCMB tarafında ise ciddi bir parasal sıkılık olduğu tartışmasızdır. Merkez Bankası, 22 Nisan 2026 tarihli Para Politikası Kurulu toplantısında politika faizini yüzde 37’de, gecelik borç verme faizini ise yüzde 40’ta sabit tuttuğunu açıkladı. Ayrıca enflasyon görünümünde kalıcı bozulma olması halinde ilave sıkılaştırma yapılabileceği mesajını verdi.
Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Para politikası tarafında ciddi bir sıkılık zaten uygulanıyor. Ancak buna rağmen enflasyon hâlâ yüksek seviyelerde seyrediyor ve düşüş hızı beklentilerin gerisinde kalıyor. Bu durum doğal olarak toplumda şu soruyu büyütüyor:
“Madem bu kadar yüksek faiz uygulanıyor, neden sonuç daha hızlı gelmiyor?” Cevap büyük ölçüde politika bileşiminde yatıyor. Maliye politikası tamamen gevşek değildir; fakat dezenflasyon sürecini belirgin biçimde hızlandıracak ölçüde destekleyici de görünmemektedir.
Daha önce de yazdım. Nisan 2026 itibarıyla merkezi yönetim bütçesi yaklaşık 338 milyar TL açık verdi. İlk dört aylık açık ise yaklaşık 758 milyar TL seviyesine ulaştı. Buna karşılık faiz dışı dengede tamamen çözülmüş bir görünüm yok; belirli ölçüde disiplin korunuyor.
Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo şudur: Para politikası oldukça sıkı, Maliye politikası ise tam anlamıyla dezenflasyonist değil, daha çok nötre yakın, Kur politikası ise tam serbest dalgalanmaya bırakılmadığı için şok emici işlevini sınırlı kullanabiliyor.
Bu durumda enflasyonu düşürmenin ana yükü faizlerin üzerine biniyor. Faiz yükü arttıkça kredi kanalı daha sert sıkışıyor, reel sektör üzerindeki baskı büyüyor, büyüme daha belirgin yavaşlıyor fakat enflasyon düşüşü yine de istenen hızda gerçekleşmiyor.
İşte “pahalı dezenflasyon” tam olarak budur.
Rezerv, Kur ve Faiz Üçgeni: Son aylarda yaşanan rezerv hareketleri de bu maliyetin önemli bölümünü ortaya koyuyor. TCMB verileri ve piyasa değerlendirmeleri, özellikle jeopolitik gerilim dönemlerinde rezerv kullanımının arttığını ve kur oynaklığını sınırlamak için ciddi müdahaleler yapıldığını gösteriyor.
Bu durum aslında şunu anlatıyor: Kur tam anlamıyla şok emici olarak çalışmadığında, sistemin geri kalanında daha yüksek faiz ve daha sert iç talep daralması gerekiyor. Yani kur baskılandıkça rezerv ihtiyacı büyüyor, faiz daha uzun süre yüksek kalıyor, dezenflasyonun toplumsal maliyeti artıyor.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken konu “faiz yüksek mi düşük mü?” değildir. Asıl tartışılması gereken konu, mevcut kur-para-maliye bileşiminin kendi hedefleriyle ne kadar uyumlu olduğudur.
SONUÇ:
Programdan Vazgeçmek Değil, Programı Daha Tutarlı Hale Getirmek Gerekir. Bugün yapılması gereken şey dezenflasyon hedefinden vazgeçmek değildir. Türkiye’nin yeniden düşük enflasyonlu, öngörülebilir ve güven veren bir ekonomik yapıya dönmesi zorunluluktur. Bunun alternatifi, sürekli yüksek enflasyon, yüksek dolarizasyon, yüksek risk primi ve düşük uzun vadeli yatırım kapasitesidir.
Ancak aynı ölçüde açık olan başka bir gerçek daha vardır: Dezenflasyon yalnızca faiz üzerinden yürütülürse maliyeti yükselir ve toplumsal desteği zayıflar. Bu nedenle önümüzdeki dönemde maliye politikasının daha destekleyici hale gelmesi, kamu harcama kompozisyonunun daha rasyonel kurulması, kur esnekliğinin kontrollü biçimde artırılması, para politikası çerçevesinin sadeleştirilmesi dezenflasyon sürecinin maliyetini azaltabilir.
Özetle mesele şudur: Eğer kur daha kontrollü tutulacaksa, mali disiplin çok daha güçlü olmak zorundadır. Eğer maliye politikası nötre yakın kalacaksa, kurun şok emici işlevine daha fazla alan açılması gerekir. Bunun dışındaki ara formüller kısa vadede bazı baskıları erteleyebilir; fakat enflasyonu kalıcı biçimde düşürme sürecini uzatır. Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, dezenflasyondan vazgeçmek değil; daha düşük maliyetli, daha dengeli ve daha inandırıcı bir dezenflasyon mimarisi kurmaktır.

