Yorgunluk Toplumundan Anlam Arayışına, Byung-Chul Han’dan Nurettin Topçu’ya Modern İnsanın Sessiz Krizi
Yukarıda bahsettiğim, oldukça dikkat çekici bu söyleşi, uzun zamandır zihnimde dolaşan bir soruyu yeniden düşündürdü bana: Modern insan neden bu kadar yorgun? Üstelik bu yorgunluk yalnızca fiziksel değil. Daha derin, daha görünmez ve daha varoluşsal bir yorgunluk bu…
Söyleşinin merkezindeki Byung-Chul Han’a göre modern çağın insanı artık dış baskılarla değil; sürekli üretme, yetişme, görünür olma ve başarılı olma zorunluluğuyla kendi kendini tüketiyor.
Eskinin disiplin toplumu yerini performans toplumuna bıraktı.
Bir zamanlar insanlar “itaat etmek” zorundaydı. Bugün ise herkes “başarmak” zorunda hissediyor.
Daha hızlı olmak…
Daha görünür olmak…
Daha çok çalışmak…
Daha çok paylaşmak…
Daha çok deneyim yaşamak…
Ve bütün bunların sonunda insan, kendi ruhundan uzaklaşıyor.
Aslında Han’ın anlattıkları bize çok yabancı değil. Çünkü benzer bir medeniyet eleştirisini yıllar önce Nurettin Topçu da yapıyordu. Topçu’ya göre modern çağ insanı eşyanın, hızın ve çıkarın kölesi hâline getiriyordu. İnsan artık derinlikten çok verimlilikle ölçülüyor; karakterin yerini performans, hikmetin yerini hız alıyordu.
Bugün kurumsal dünyanın en kutsal kelimeleri dikkat çekici: “Performans”, “hedef”, “verimlilik”, “network”, “kişisel marka”…
Fakat bütün bu kavramların arasında insanın ruhuna dair neredeyse hiçbir şey yok. Modern sistem bize sürekli daha fazlasını vaat ediyor ama aynı anda içimizdeki boşluğu da büyütüyor.
Çünkü insan yalnızca üretmek için yaşayan bir varlık değil.
İnsan aynı zamanda anlam arayan bir varlık. Belki de çağımızın en büyük krizi ekonomik değil; anlam krizidir.
Sabah neden kalktığını bilmeden yaşayan milyonlar…
Sürekli bir yere yetişmeye çalışırken aslında hiçbir yere varamadığını hisseden insanlar…
Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bireyler…
Bugün birçok insanın ruhunda tarif edemediği bir eksiklik var. Çünkü teknoloji ilerledi ama insanın iç dünyası aynı hızda güçlenmedi.
Bağlantılar arttı ama bağlar zayıfladı. İletişim çoğaldı ama samimiyet azaldı. Ses yükseldi ama anlam kayboldu.
Han’ın en çarpıcı tespitlerinden biri de burada ortaya çıkıyor: Modern çağın en büyük problemi artık baskı değil; dikkat dağınıklığı.
İnsan artık derin düşünemiyor. Uzun süre odaklanamıyor. Sessizlikten rahatsız oluyor. Yalnız kalınca huzur değil, kaygı hissediyor.
Çünkü modern sistem insanı sürekli uyarılmış halde tutuyor.
Telefon ekranları…
Bildirim sesleri…
Sonsuz içerik akışı…
Bir türlü bitmeyen gündem…
Zihin yoruluyor.
Ruh parçalanıyor.
Ve insan farkında olmadan kendi iç sesini kaybediyor.
Tam bu noktada, İslam düşüncesinin ve tasavvuf geleneğinin asırlardır söylediği bazı hakikatler yeniden önem kazanıyor.
Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Anadolu irfanının birçok temsilcisi insanın huzuru dışarıdaki hızda değil; içerideki dengede bulacağını anlatıyordu.
Tasavvufun temel meselelerinden biri insanın “nefsini büyütmesi” değil, onu terbiye etmesiydi.
Bugünün dünyası ise tam tersini öğütlüyor: Kendini göster. Kendini pazarla. Kendini büyüt. Sürekli görünür ol.
Belki de bu yüzden modern insan kalabalıkların içinde bile yalnız hissediyor. Çünkü herkes kendini anlatıyor ama kimse birbirini gerçekten dinlemiyor.
Oysa insan bazen yalnızca duyulduğunda iyileşir.
Belki de çağımızın en devrimci hareketi biraz yavaşlamaktır. Bir dostu gerçekten dinlemek… Telefonu kısa süreliğine susturmak… Bir kitabı acele etmeden okumak… Sessiz bir yürüyüş yapmak… Bir kahveyi ekrana bakmadan içebilmek…
Çünkü insan ruhu hızla değil, anlamla beslenir.
Ve belki de yeniden hatırlamamız gereken en önemli şey şudur:
İnsan sadece başarılı olmak için değil, insan kalabilmek için yaşar.

