Modern dönemin sarsıcı ve eskatolojik devrimlerinden 1979 Devrimi’nin üzerinden yaklaşık yarım asır geçti. Bu dönem boyunca uluslararası siyaset ve güvenlik çevrelerinde tartışılan önemli sorulardan biri, İran’daki İslami yönetimin ayakta kalıp kalamayacağı ve bütünlüklü bir iç/dış siyasetinin olup olmadığı oldu (halen de olmayı sürdürüyor).
Bu sorular bir yönüyle, Devrim’in kendisini koruyacak bütünlüklü bir güvenlik siyaseti olamayacağı önkabulünden hareketle ortaya atılırken, 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı’nda İran yönetimine bakışla, 2020’lerde ABD/İsrail karşısında ayakta durmaya çalışan Tahran’a bakış arasında paralellikler kurar ve zayıflıklara vurgu yapar. Öte yandan, İran’ın zannedilenden daha güçlü olduğunu, içeride halkıyla tam bir bütünleşme içerisinde hareket edip, dışarıda da sert askerî güçle caydırıcılık kurduğunu savunan ve İran’ı bölgesel süper güç kategorisine yerleştiren çevreler de sözkonusu.
Ancak hemen her zaman olduğu gibi, hakikat bu iki ucun arasında bir yerde olsa gerek; bu açıdan aşk-nefret dikotomisinden uzakta, İran’ı olduğu gibi ortaya koyacak ve hem güçlü yanlarını hem de zafiyetlerini objektif bir şekilde tahlil edebilecek bir perspektife ihtiyacımız var.
Vali Nasr ve Batı’daki İran uzmanları
Bu çerçevede, İran’ın bir grand stratejisi olup olmadığını tartışan kitaplara, son dönemde Türkçesi de yayınlanan önemli bir çalışma daha eklendi. Prof. Vali Nasr’ın “İran’ın Grand Stratejisi” kitabı, yukarıdaki soruya iç ve dış parametreleri analiz ederek, bütünlüklü bir yanıt aramaya koyulan, kendi deyimiyle “siyasal bir tarih” okuması.[i]
Vali Nasr sıradan bir akademisyen değil kuşkusuz; John Hopkins Üniversitesi’nde dekanlık görevinde bulunmuş, Amerikan dış politikasına yön veren Dış İlişkiler Konseyi (CFR) gibi oldukça güçlü düşünce kuruluşlarında üye olarak bulunmuş, Economist dergisi tarafından “Şii İslam konusunda dünyada önde gelen bir otorite” olarak tanımlanan bir isim. Aynı zamanda Obama döneminde ABD’nin Afganistan ve Pakistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke’un kıdemli danışmanlığını yapmış, hem teorik hem de pratik alanda dünya çapında bir otorite Prof. Vali Nasr.
Prof. Nasr’ı Ortadoğu’da geniş kitlelere tanıtan yaklaşımı ise 2006’da yayımlanan “Şii Uyanışı” (the Shia Revival) kitabında geliştirdiği ve bölgedeki Şii-Sünni rekabetini rasyonel bir güç mücadelesi olarak analiz ettiği çerçeve oldu. Bu yönüyle, kendi Şii İranlı kimliğiyle, Irak’taki Şii-Sünni iç savaşının başlangıcında, Ortadoğu’daki mezhepsel dinamiklerin aslında birer kimlik siyaseti ve güç paylaşımı savaşı olduğunu Batı’daki akademik ve siyasi çevrelere ilk olarak açıklayan isimlerin başında gelmekteydi. Türkiye’de ise daha ziyade muhafazakâr ve tasavvufi çevrelerin tanıdığı Seyyid Hüseyin Nasr’ın oğlu olması hasebiyle daha fazla dikkat çeken bir isim.
Nasr’ın Batı’da ve ABD’de göz önündeki diğer İranlı Ortadoğu uzmanlarıyla benzeşen yönü, ABD müesses nizamı tarafından görüşleri dikkate alınan bir isim olup, bu yönüyle İran politikasında zaman zaman danışmanlığından istifade edilmesi. Onlardan ayıran yönü ise, kendini kabul ettirmek için herhangi bir söylem zorunluluğu duymaması, zira karar vericilere kolaylıkla ulaşabilen ve kendi özgül ağırlığı olan nadir isimler arasında. Bu açıdan kimliklerle korkutan değil de, jeopolitik ve realizm argümanlarıyla Ortadoğu’yu anlatan bir stratejist olması Prof. Nasr’ı Batı’daki diğer İran ve Ortadoğu uzmanlarından ayırıyor.
İran’ın Grand Stratejisi ne demek?
Nasr’ın anlatısı büyük ölçüde tarihten referanslara dayanıyor, tarihsel krizleri ve dönüm noktalarındaki anlaşmazlıkları merkeze alarak bugünkü İranlı liderlerin zihinlerinin nasıl şekillendiğinin düşünsel haritasını çıkarıyor bir nevi aslında. Bunu yaparken uluslararası sistem olgusunu ve dış siyasetteki tehdit algılarını ince ince işleyip, liderlerin karar verirken göz önünde bulundurdukları iç ve dış şartları özenle tahlil ediyor ve iç-dış dengesini kurmaya önem veriyor.
Bu analiz tarzı ise, Realist okulun Ortadoğu’daki ülkeler ve liderlerin karar mekanizmalarını en iyi açıkladığını düşündüğüm varyantına bizi götürüyor: Neo-Klasik Realist yaklaşım. Doktora tezinde benim de İran özelinde detaylı olarak işlediğim bu ekol, küresel ve uluslararası sistemle dış dinamiklerin, içerideki politik ve sosyolojik dinamiklerle ilişkiye girerek, liderlerin tehdit algılarını çerçevelediğini ve karar mekanizmalarını şekillendirdiğini savunuyor. Bu noktada dört ana dinamiğin içerideki karar süreçlerini etkilediği teorik bir varsayım olarak kabul ediliyor: Liderlik özellikleri, stratejik kültür, kurumsal yapılar ve devlet-toplum ilişkileri. Nasr’ın yaklaşımı aslında bu dört parametrenin içini de geçmişten günümüze doldurarak iç-dış etkileşimi İran dış politikası açısından detaylandırıyor.
Grand strateji, İran’ın güvenlik vizyonunda son yarım asırda ortaya çıkan kalıcı ilkeleri ve gelişen yeni dinamikleri mercek altına alıyor. Burada kastedilen, yalnızca güvenlik yaklaşımı ve dış politikada izlenen ilkeler değil; bunun yanısıra bu hedeflere ulaşabilmek için İslam Cumhuriyeti’nin kendi devlet ve toplum yapısını ve ekonomik sistemini nasıl yeniden şekillendirdiğini ele alıyor. Bu grand stratejiye bakarken, bugünkü şartları ortaya çıkaran tarihsel kökenler ve devrimci ortamın doğurduğu güvenlik ortamı ve ideolojik atmosferle, devlet-toplum konsolidasyonu ve hâlihazırda karşılaşılan önemli maliyetler ve zorluklarla birlikte bu arka planı değerlendirmek iktiza eder.
İran’ın güvenlik stratejisinde 1979 sonrası duraklar
İran’ın güvenlik ekseninde şekillenen 1979 Devrimi sonrası grand stratejisinde, erken dönemdeki önemli duraklar olarak; Meşrutiyet yılları [1906-11], iki dünya savaşında yaşanan işgal ve 1953 Darbesi’nin acı hatıralarının gölgesinde yürüyen ABD Sefareti’nin basılması ve 1979-81 arasındaki rehine krizinin yanısıra, devrimin ilk yıllarında İslamcılarla sol/milliyetçi/sosyalist kesimler arasındaki güç mücadelesi büyük önem taşır. Bunların yanında, 1980-88 arasında ABD ve Arap dünyasının desteklediği Irak’ın İran’a saldırısı “devrimi boğmak” olarak görülmüş ve “kutsal savunma” paradigmasının inşa edilmesine zemin hazırlamıştı.
Bu güvenlik tehditlerinin yoğunlaştırdığı ortam; evvela devrimin İran’da tutunmasını iktiza ettirmiş, bu esnada enternasyonalist devrimci kanat da tasfiye edilmiş, silaha başvursun başvurmasın tüm “öteki” kesimler güçten tasfiye edilmiş; muhalif kanadın sadece siyasetten tasfiyesi yeterli görülmemiş, bazı örneklerde “düşmanla işbirliği” ithamı altında hayatlarından da edilmişlerdi. Devletin parçalanması korkusu, devrimi yitirme ve karşı-devrim endişesi, ABD’nin içerideki muhalifleri “ayartma” ve devrimi yolundan saptırma tehditleri, başta Humeyni olmak üzere onun takipçilerini içeride güvenlik odaklı bir devlet kurmaya yöneltti. Neticede devrimin en büyük önceliği evvela kendi ayakları üzerinde durma, sonra içeride kendi kendine yeten bir toplum inşa etme oldu ki bu öncelikler, gerekirse sınırları her türlü dış etkiye kapatma stratejisini de beraberinde getirdi. Devrimin ilk yıllarındaki terör eylemlerinin yanında, Irak’la sekiz yıl süren yıpratıcı savaş ve ABD’nin sürekli tehditleri bu korkuları besledi.
Nitekim Humeyni henüz Devrim’in başlangıcında devrimi yapan diğer kesimlerin “özgürlük, sınıf çatışması ve ekonomik adalet” taleplerini dinlemiş ve bilhassa “anti-emperyalizm, yabacı müdahalesine direnme ve tam bağımsızlık” kavramlarını şiddetle vurgulamıştı (s. 42-43). Devrim’in Humeyni’den sonraki yönlenmesinde de bu “bağımsızlık” vurgusu ana omurgayı oluşturacak, hemen her adımda İranlı yöneticiler bu çizginin sert savunucusu olacaktı.
Humeyni kendi takipçilerine ve İran halkına, 1953’te Musaddık gibi milliyetçi siyasetin ve anti-emperyalizmin ikonuna dönüşmüş bir figürün bile başaramadığı şeyi, tam bağımsızlığı vadediyordu. Yeri geldiğinde vatanı işgalcilere karşı savunmak, yeri geldiğinde terör eylemleri ve dışarıdaki silahlı operasyonları baskı için kullanmak, kimi zaman da diplomasi masasında ülkenin haklarını savunmak bu stratejinin birer parçasıydı.
1980-88 İran-Irak Savaşı veya İranlıların deyimiyle “mukaddes savunma” Kerbela’nın ardından yeni bir savuna hattı inşa söylemiyle milyonlarca Şii’nin cepheye akın ederek ülkeyi –ve devrimi- savunmasını netice verdi. Bu sekiz yıllık savaş, içinde yaşanan pek çok başarısızlık ve yanlış kararlar bir yana, aslında özünde bir dini tutku ve fedakârlık hikâyesidir. Ancak hâkim resmi anlatı İran’ın savaştan dinin gücü ve ruhban sınıfının gözetimi sayesinde sağ salim çıktığı yönünde. Fakat savaş biraz da İran’ın izole edilmişliğini ve devrimci İslamcılığı benimsemiş bir Fars-Şii devlet olarak İran’dan korkulduğunu ortaya çıkaracak, bu korkunun bölge devletlerini ABD’ye daha da yakınlaştırmasını da netice verecekti (s. 133).
Savaş yıllarında stratejik kültürün de temelini oluşturan bu kuruluş ideolojisi devlet-toplum ilişkilerinde yeni bir toplumsal sözleşme yarattı, ancak bu ideolojik bağlılık zaman geçtikçe hayatın sert gerçekleri karşısında büyük sarsıntılar geçirecekti. Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı (1989-97) pragmatizm ve ekonomik toparlanma çabasıyla, ardından Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı (1997-2005) ise toplumun ideolojiyle motive olmayan kesimlerinin ekonomik ve kültürel taleplerinin ön plana çıkmasıyla karakterize olacaktı.
Fakat her iki dönemde de devleti yöneten müesses nizamın ideolojik öncelikleriyle, halkın ekonomik ihtiyaçları karşı karşıya gelecek, bu dikotomi Devrim Muhafızları’nın savaş yıllarının ardından bu sefer siyaset ve ekonomiyi de dizayn etmeye başlayacağı uzun yılları getirecek ve 2005’te başlayan Mahmud Ahmedinejad yönetimiyle birlikte DMO’nun hem iç hem de dış siyasette belirleyicilik ve görünürlüğü önemli bir seviyeye erişecekti. Hasan Ruhani dönemi (2013-21) reformcularla ılımlı muhafazakârlar arasında bir ittifak oluşturup bu ağırlığı dengelemeye çalışsa da ABD’nin 11 Eylül’den sonra 2001’de açtığı kaotik sahne bütün Ortadoğu’yu kan gölüne çevirirken İranlı siyasi ve güvenlik elitleri kritik bir karar verecekti: Özgürlükler ve ekonomik ihtiyaçlar bekleyebilir, bu kaosta önceliğimiz güvenlik ve devrimi ayakta tutmak!
2003 Irak İşgali de 2010 yılı sonunda başlayan Arap Ayaklanmaları ve 2011-24 Suriye İç Savaşı da İranlı güvenlik elitlerinin bu önceliklendirmesini daha da güçlendirirken, İran toplumunun muhafazakar kesimleri de ikinci bir “kutsal savunma” söylemiyle konsolide edilmeye çalışıldı ve bunda bir ölçüye kadar başarılı da olundu. Bilhassa 2003’teki Irak İşgali sonrası başlayan Şii-Sünni mezhep savaşı ve 2011’deki Suriye olaylarına “kutsal türbelerin savunması” söylemiyle dâhil olunarak bölgenin dört bir yanından on binlerce Şii savaşçıyı Suriye’ye konuşlandırması, İran’da da devlet-toplum ilişkilerinde bir kırılma yarattı. Muhafazakâr geniş kitleler bu seferberliğin 1980’lerdeki gibi kutsal savunma benzeri bir formülle sunulmasını benimsedi. Ancak yaptırım ve kötü yönetimler altında iyice kötüye giden hayat şartları karşısında ekonomik talepleri yükselten muhalif geniş kitleler ise Suriye’ye müdahil olunmasını eleştirmekten çekinmedi.
1980’lerde işgale uğrayan İran yönetimi, 2000’lerde ise daha farklı bir güvenlik tehdidiyle karşılaştı; 2002’de ABD Başkanı Bush’un meşhur “Şer Ekseni” konuşmasıyla başlayan süreçten itibaren İran, ABD/İsrail ikilisinin bir numaralı tehdidi konumuna yükseldi ki 2020’lerle birlikte bu tehdit algıları başka bir seviyeye erişip sıcak savaşa dönüşecekti. İran, ABD’nin artık kendisini doğrudan hedef aldığını görerek, “stratejik ileri savunma” doktrini olarak tanımlanabilecek bir perspektifle hareket etmeye başladı. Tahran, 1980-88 İran-Irak Savaşı ve 2003’teki ABD kuşatmasının getirdiği sorunları aşmak amacıyla, sınırlarını koruyabilmek için savunma hattını ülke dışına ve müttefiki ülke/örgütlerle işbirliği halinde kurmaya yöneldi ve bunu birincil güvenlik aracı olarak görmeye başladı.
İran’ın bu politikası, grand strateji olarak adlandırılabilecek büyük bir stratejik yönelime işaret etmekteydi ve İran’ın Ortadoğu’da en kudretli bölgesel güçlerden birine dönüşmesini netice verecekti. 2015-16 gibi erken sayılabilecek bir tarihte İran dört bölge başkentini (Şam, Bağdat, Beyrut, Sana) doğrudan kontrol edebilecek askerî ve siyasi güce erişmiş durumdaydı. Bunu yaparken içeride devlet-toplum ilişkilerini bir seferberlik ve savaş ekonomisi şartlarına göre yapılandırırken, dışarıda ise Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü birimi ve başındaki meşhur General Kasım Süleymani öncülüğünde ciddi bir etki alanı kurmaya yönelecekti. Ancak 2003’te başlayan bu yükseliş ve dominasyon trendi, 7 Ekim 2023 saldırılarından sonra tam tersine dönmeye başlayacak ve savaş artık İran’ı kendi topraklarında vurmaya başlayacaktı.
İran’ın önündeki uzun ve zorlu yol: Tilki mi, kirpi mi?
Şüphesiz “sömürgecilik” olarak algılanan uluslararası sisteme karşı direnmenin bir maliyeti de olacaktı. Bu maliyet ise bazen yaptırımlar ve ağır ekonomik baskılarla, bazen doğrudan savaş tehditleri ve caydırıcı adımlarla, bazen suikastlar ve planlı sabotajlarla, bazen de doğrudan askerî operasyonlar ve savaşlarla İran’ın karşısına çıkacaktı.
1980’de Saddam’ın işgal girişimiyle başlayan savaşlar sarmalı 2025’e gelindiğinde İran’ı bu kez doğrudan ABD ve İsrail ile savaşa sokacak, 12 günde başarılamayan devirme girişimi 2026 ilkbaharına sarkarak 40 günlük yeni bir savaşla İran’da rejimi yıkmaya yönelecekti.
İran aradan geçen 47 yılda ayakta durmayı ve kendi güvenlik doktrinini inşa edip, ABD’ye karşı bile varlığını muhafaza edebilmeyi başardı. Peki bu ne kadar sürecek, İslam Cumhuriyeti ayakta kalabilecek mi? Bunu biraz da grand stratejinin önümüzdeki kaotik dönemde sergileyeceği esneklik ve pragmatizm unsuru belirleyecek gibi görünüyor. Ve İran böylesi kritik bir dönemeçte, ülkedeki geleneksel “devlet aklını” temsi eden Haşimi Rafsancani ve Ali Laricani gibi sıradışı stratejist ve liderlerden yoksun hareket etmek zorunda.
Tam da bu noktada Nasr, tarihçi John Lewis Gaddis’in “On Grand Strategy”sinden bir atıfla, bu kritik dönemecin zorluklarını, bilhassa İran gibi oldukça farklı açmazları olan bir ülke bahsinde nazara veriyor. Zira Gaddis, bir ülkenin strateji oluştururken ya bir tilki gibi ya da bir kirpi gibi hareket edebileceğini yazar: “Tilki pek çok şey bilir, kirpi ise tek büyük şey” (s. 338). İran’ın burada vereceği karar ve grand stratejisini üzerine kuracağı zemin, esneklik ve uyum sağlama yeteneği ile tek bir büyük fikre sarsılmaz bağlılık arasındadır. Yani daha sade ifade etmek gerekirse, pragmatizmle ideolojik bağlılık arasında.
Ayetullah Ali Hamaney 28 Şubat 2026’da bir ABD saldırısında öldürülene kadar, hocası ve üstadı Humeyni’nin yolunu (Hatt-ı İmam) elinden geldiğince sürdürdü; zaman zaman belirli meselelerde pragmatik yolu seçse de genelde Humeyni’nin anti-Amerikancı ve anti-Siyonist yoluna bağlı kaldı. Bakalım oğlu Mucteba Hamaney de bu iki kudretli selefinin yolunu sürdürebilecek mi?
[i] Bu metinde kitapla ilgili tüm alıntılar için bu baskısı esas alınacaktır: Vali Nasr (2025), İran’ın Grand Stratejisi & Siyasal Bir Tarih, (çev. Mahmut Sakal), Ankara: Kadim Kitap.

