Uluslararası basında ve Türkiye’de, Trump’ın 2025 Ocak’ta ABD Başkanlığı görevine resmen başlamasının ardından, İsrail’le birlikte İran’a karşı birkaç fazda yoğunlaşan savaşa girişmelerinden sonra “rejim değişikliği” söylemleri daha da hız kazandı.
Üç yazılık bu serinin ilk iki bölümünde, İran’da rejimin değişmesini mümkün kılabilecek olası üçlü bir modellemeden bahsetmiş ve iki senaryo üzerinde durmuştum:
i) Bir seküler devrim ihtimali
ii) Etnik ve mezhepsel azınlıkların isyanıyla devletin çöküşü:
Serinin bu üçüncü ve son yazısında ise, İran’da İslam Cumhuriyeti rejiminin varlığına son verebilecek üçüncü bir senaryo olarak, karadan topyekûn bir askerî işgal ihtimalinin tarihsel, ekonomi-politik ve askerî boyutları üzerinde durarak, bunun mümkün olup olmayacağını inceleyeceğim.
İran’da rejim değişikliği için halk protestoları (seküler dalga) ve periferideki etnik/mezhepsel toplulukların çıkarabileceği isyan ve çatışmalar yetersiz kalıyorsa, geriye kalan tek yolun dış askerî müdahale olması tabiidir. Ancak İran mevcut haliyle, ne 1991’den 2003’e kadar mütemadiyen zayıflatılan Baas Irak’ına ne de 1990’ların sonunda teknolojik olarak tamamen çağdışı kalmış durumda olan ve direnç unsurları yetersiz kalan Taliban Afganistan’ına benzer.
İran bağlamında bir topyekûn işgali iyice zorlaştıran içerideki doğal/yapısal direnç faktörlerine ve ABD –ve partnerleri- açısından bunu ihtimal dışı bırakan kar-maliyet hesaplarına yakından bakmak, İran tarihindeki başarısız işgal girişimleriyle birlikte değerlendirildiğinde, bu açıdan bize daha net bir tablo verebilecektir.
Karasal işgali imkânsız kılan İran kaynaklı doğal/yapısal direnç faktörleri
İran’ı, bilhassa 2003 Irak işgali dönemindeki Irak’tan ayıran ve Batı’da işgal senaryolarının önündeki en büyük engel olarak görülen husus, öncelikle, hiç şüphesiz oldukça zorlu olan topografyası. Irak’ın işgale ve ilerlemeye müsait topografya yapısının aksine, İran’ın büyük kısmı geçişi zor olan Zagros ve Elburz dağ silsileleriyle kaplı ki bu dağlar, orduların ilerlemesini engelleyen doğal duvarlar işlevi görüyor. Keza ülkenin merkezinde yer alan Deşt-i Kevîr ve Deşt-i Lût gibi geniş, sıcak ve susuz çöller de insanlı/insansız askerî operasyonları ve kara ulaşımını son derece zorlaştıran faktörler.
İran’daki dağlar ve çöller, ana yerleşim merkezlerini ve tarım havzalarını doğal olarak koruyarak dışarıdan gelebilecek işgal girişimlerine karşı hem derinlik sağlıyor hem de iç kesimlerdeki korunaklı alanlara erişimi kısıtlıyor. Bunun yanında dağlık yapılar, özellikle ağır askerî teçhizatın ve ikmal hatlarının nakliyesini zorlaştırarak ordu hareketliliğini de kısıtlayan bir işlev görüyor. Bu tür coğrafi ve topografik engeller, İran’ın askerî stratejisinde savunma öncelikli yaklaşımı doğal bir seçenek kılıp desteklerken, bu zorlu araziyi düşman işgalci güçler açısından zorluklarla dolu bir tuzak haline getirmeye yarıyor.
İkinci bir unsur, ABD ve Batı kamuoyunda 2025 Haziran’dan 2026 Nisan’a kadarki ilk üç fazlık denemede yanlış hesaplara yol açtığı açıkça görülen, İran’ın cevap verebilme kabiliyeti ve elindeki oldukça ciddi silah stokları. Nükleer silahlardan, ciddi bir hava/deniz gücünden, pahalı hava savunma sistemlerinden mahrum olan İran, savunma stratejisini yaklaşık yarım asırdan beri daha ziyade asimetrik savaş stratejisi üzerine kurmuş durumda. Yeraltında ve dağların içindeki füze şehirler, binlerce kamikaze drone silahlar ve hepsinden önemlisi, savaşta etkinlik ve caydırıcılığını kanıtlamış olan yerli üretim balistik füzeler, ülkeyi işgale niyetlenen yabancı bir gücün lojistik hatlarını daha İran topraklarına girmeden vurma kapasitesine sahip.
İran bahsinde, bölgedeki diğer ülkelerden farklı olarak, dikkate alınması gereken üçüncü bir faktör de Şiilikteki feda/şehadet kültürü ve tarihsel/kültürel kodlarla kolayca sağlanan kitlesel mobilizasyon. Safevî döneminden beri İran’ın hâkim rengine dönüşen ve 1979 Devrimi’yle birlikte kurumsallaşan Şiiliğin muhafaza eğilimi ve şehadet kültü, düzenli ordunun yenildiği veya yetersiz kaldığı noktada devreye giren milyonlarca Besic milisi anlamına gelmektedir ki 1980-88 İran-Irak Savaşı döneminde cephelere sürülen yüzbinlerce genç ve yaşlı İranlı vatansever bunun ne anlama geldiğini yakından göstermişti.
Bu kuvvetli dinamik de işgalin konvansiyonel savaştan çok kısa bir süre içerisinde on yıllarca sürebilecek bir gerilla savaşına evrilmesi anlamına gelir ki 2003 Irak işgalinden sonra Şiilerin—ve elbette Sünnilerin de- bu tür mobilize edilmiş silahlı direnişinin ABD’yi birkaç yıl içinde Irak’ı terk etmeye zorladığı hatırlanacaktır.
Dördüncü bir faktör de İran’da geçmişte olduğu gibi günümüzde de dış işgal veya tehdit durumunda devreye giren, kenetlenme ve bir üst kimlik etrafında direniş kültürü. Tarihsel analizler (örneğin 1980-88 İran-Irak Savaşı sırasında olduğu gibi), İranlıların rejimden nefret etseler dahi dış işgal tehdidi karşısında “vatan” savunmasında büyük ölçüde birleştiğini gösterir. Bir işgal durumunda düşmanla işbirliği yapacak “Kuzey İttifakı” (Afganistan örneğinde olduğu gibi veya “Şii Ayaklanması” (Irak örneği) türü yapıların İran’da –en azından şimdilik- olmadığı açıktır.
Öte yandan İran’ın modern tarihinde gerçekleşen tüm yabancı işgallerin başarısızlıkla sonuçlanması da bu yöndeki hesapları etkileyen bir faktör. 19. yüzyıldaki Büyük Oyun sırasında Rusya ve Britanya tarafından etki alanlarına bölünen İran’ı hiçbir zaman iki güç de tam olarak yönetemedi, hem merkez hem taşrada sürekli bir direniş yaşandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında 1941’deki işgal de İngiliz ve Sovyetlerin sadece lojistik bir koridor açmak için giriştikleri bir operasyondu; ancak bu sınırlı müdahale bile ülkede devasa bir kıtlığa ve Batı karşıtı milliyetçiliğin Musaddık öncülüğünde patlamasına yol açarak orta ve uzun vadede Batı çıkarlarına zarar verdi.
ABD ve müttefikleri açısından kuvvet-maliyet analizi
İran gibi devasa bir coğrafyayı işgal edebilmek sadece askerî güçle mümkün olamaz şüphesiz, bunu destekleyecek büyük bir ekonomi, kuvvetli bir ordu ve teçhizatın yanısıra, uluslararası desteğin de bulunması şart. Ancak rakamlara bakıldığında bu tür bir işgal, modern ekonomilerin ve orduların taşıyabileceği büyüklüğün ötesinde görünüyor.
Askerî projeksiyon olarak olası İran işgaline bakınca; 430 bin km2 yüzölçümü ve 25 milyonluk nüfusa sahip Irak’ın işgali için başlangıçta 200 bin asker kullanıldığı, zaman içinde bu gücün 330 bine kadar çıktığı görülür. Irak’ın düz ve askerî manevraya müsait coğrafyasının yanında, kuzeyde Kürtlerin ve ülkenin üçte ikisini oluşturan Şiilerin Saddam rejiminden kurtulmak için işbirliği yaptıkları veya işgale mukabele etmedikleri göz önünde bulundurulduğunda İran’ın çok daha zor bir işgal alanı olduğu ortaya çıkar.
İran işgaline dair projeksiyon yapan askerî uzman ve stratejistler, Irak’ın dört katı kadar (Türkiye’nin iki katı) coğrafyaya (1,6 milyon km2) ve Irak’ın 3,5 katı nüfusa (93 milyon) sahip İran’ı işgal etmek bir yana, bu coğrafyayı kontrol altında tutabilmek için 1,2 milyon ila 2 milyon arasında aktif askerin gerekli olduğunun altını çizer. Bu devasa asker sayısı hâlihazırda ABD’nin toplam aktif askerî gücünden fazla olup, bölge ülkeleri ve ABD müttefiklerinin asker vererek bu gerekli sayının bir araya getirilebilmesi çok güç görünmektedir.
Öte yandan, ticari hayatın içinden gelen Trump gibi “tüccar” bir başkan için bu tür bir işgalin getirebileceği finansal maliyetler de ayrıca teşvik edici olmaktan uzak. 2001’deki Afganistan ve 2003’teki Irak işgallerinin toplam maliyetinin 6-8 triyon dolar olarak hesaplandığı realitesi ortadayken, bu ikisinden daha maliyetli olabilecek bir işgalin ABD’ye ne getirebileceği sorusu ortada duruyor.
Küresel petrol ve doğal gaz piyasalarının çöküşü, Hürmüz Boğazı’nın tamamen kapanması ve İran’ın bölgedeki müttefik güçlerinin (Hizbullah, Husiler vb) karşı saldırıları hesaba katıldığında bu tür topyekûn bir işgalin maliyetinin ilk beş yıl itibariyle 15-20 triyon dolar seviyelerini aşabileceğine dair projeksiyonlar yapılıyor ki bu da ABD ekonomisinin açıkça iflas anlamına gelebilecektir. Keza 2026 Mart-Nisan aylarında Hürmüz’ün sınırlı ölçekte kapandığı senaryoda petrol fiyatlarında görülen %80’e varan dalgalanmaların dahi küresel piyasaları sarstığı düşünülünce, uzun sürecek bir işgalin yol açabileceği ekonomik yıkımın boyutu tahmin edilebilir.
Her ne kadar bu maliyetin bir kısmının Körfez Arap emirliklerince karşılanabileceği ve Washington’ın bu yönde teşvik edildiğine dair haber-yorumlar medyada yer alsa da bu maliyetli tablonun, Trump gibi öngörülemez bir başkan döneminde dahi bu devasa savaş makinesini İran’ı işgale götürmesi son derece şüpheli görünüyor.
ABD ve İsrail’in İran’da yönetimi devirme ve rejim değiştirme yönündeki niyetleri son bir yıldır adeta “ihtiras” boyutuna varsa da kar-maliyet dengesinde bu iki saldırgan gücü duraksatan bir başka husus, İran’da rejim değiştirmenin bölgede yaratacağı tektonik depremlerin, çok daha büyük güvenlik sorunlarının ve onlarca yıl sona ermeyebilecek mezhep savaşlarının fitilini ateşleyebilecek oluşu. Irak’taki mezhep savaşına Suriye’de 14 senelik bir iç savaşın eklenmesinin ardından, İran kaynaklı bir başka mezhep savaşı bölgenin bütün dengelerini altüst ederek zaten kaotik olan ortamı daha da içinden çıkılmaz hala getirebilecektir. Oluşacak güvenlik zafiyetinde IŞİD ve diğer el-Kaide türevi örgütlere ilaveten, daha da silahlanıp radikalleşebilecek Şii örgütlerin ortaya çıkma olasılığı İran’da “pandoranın kutusunun” açılması hususunda ABD’nin cesaretini kırıyor.
Uluslararası toplumun da Irak işgali ve Libya-Suriye-Yemen tecrübelerinin ardından ABD-İsrail dizaynında girişilebilecek bir başka kaotik savaşa destek vermemesi de bu açıdan dikkat çekici. Avrupa’dan gelen itirazların yanında Rusya ve Çin gibi ülkelerin ve bölgede Körfez Arapları haricindeki tüm Müslüman çoğunluklu ülkelerin buna karşı çıkması da keza ABD açısından harekete geçmeyi zorlaştırıyor. Üstelik ABD’nin “arka bahçesi” olarak görülen Latin Amerika’daki Venezuela’da Ocak 2026’da girişilen devlet başkanını kaçırma eylemi kadar maliyeti düşük bir operasyon olmaması da Washington açısından İran bahsinde uluslararası desteği –veya göz yummayı- daha da düşürüyor.
Önümüzdeki süreçte ne beklemeliyiz?
Tüm bu faktörler nedeniyle, gelinen aşamada, İran’ı topyekûn işgal senaryosu, askerî olarak teknolojik üstünlük sayesinde “mümkün” olmakla birlikte, siyasi ve ekonomik açıdan “sürdürülemez” bir seçenek olarak önümüzde duruyor. Hemen yakınlarda, 2010’ların başından beri Libya’da Kaddafi sonrası süreçte yaşanan kaos, Suriye’de Esad’ın iç savaşa rağmen 14 sene daha koltuğunu koruması ve Yemen’in parçalanarak çıkmaza sürüklenmesi, “rejim değişikliği” operasyonlarının artık sadece “yıkım” getirdiğini, yeni bir “kurulum” yapamadığını açıkça gösteriyor.
Bu öngörüsüzlük, stratejisizlik ve beceriksizliğin en somut örneği ise ABD’nin 2001 Ekim’de devirdiği Taliban’la, 2010 yılından itibaren yönetime dahil etmek için Katar’da müzakere masasına oturması ve yirmi sene önce devirdiği örgüte 2021 yazında Afganistan’ı bırakarak çekilip gitmesi.
Bu açıdan karasal işgalin yukarıda değinilen ağır maliyetleri ve yol açabileceği yıkıcı depremler, bu üçlü modellemenin ilk iki seçeneğinde değinilen seküler halk devrimi ve periferide etnik/mezhepsel toplulukların isyanı senaryolarının daha fazla gündemde tutulmasını netice verebilecektir. Sınırlı bir karasal işgal ve belli bölgelerin kontrol altına alınması ihtimallerini de, o noktaların açık hedef haline geleceği ve ağır balistik füzelerle vurulması sonucunu vereceği için tercih edilme ihtimalini düşük görüyorum.
Bu nedenle dış güçler açısından İran’ı içeriden çökertmenin, içeriye girmekten çok daha düşük maliyetli ve ucuz olacağını ve müteakip fazları düşününce, önümüzdeki dönemde bu iki senaryoya daha fazla odaklanacaklarını düşünüyorum.

