Suriye’nin modern dönem tarihinde en etkili aktör kuşkusuz, 1960’ların ortalarından 2000’deki ölümüne kadar Suriye’nin kaderi üzerinde söz sahibi olan Hafız Esad’dır. Kimilerinin özlem kimilerinin nefretle, kimilerinin öfke başkalarının da gıptayla andığı Hafız Esad, bir takvim yılı içerisinde birkaç darbe yaşanabilen bir ülkede, demir yumruklarıyla yarım asırdan fazla yaşayacak bir sistem kurdu ki bu yönüyle daha yakından mercek altına alınmayı hak eden bir figür olarak tarihe mal oldu.
Hafız Esad, yönetimi ve arkasında bıraktığı miras üzerine çok fazla şey yazılıp çizildi kuşkusuz. Ben de bu yazı vesilesiyle Nikolaos van Dam’ın “mezhepsel asabiyye” tezi, Patrick Seale’in “denge politikası” analizi ve Raymond Hinnebusch’un “patrimonyal otoriterlik” perspektifleriyle kendisini incelemeye ve Esad’ı bir diktatörden ziyade “pragmatik bir jeopolitik mimar” olarak ele almaya gayret edeceğim.
Yaşamı ve askerî kariyeri
Fransız mandasının henüz sürdüğü 1930 yılında, Suriye’nin kuzeybatısındaki Kardaha kasabasında fakir bir Nusayrî Alevî ailede dünyaya gelen Esad, daha sonraki bir mülakatında tarımla uğraştıkları çocukluğunu ve adaletsizlikle dolu yılları iyi hatırladığını vurgulayacaktı. İki kez evlenmiş olan babasının on bir çocuğundan dokuzuncusu olarak doğmuştu. Babası Ali Süleyman, kendilerine ayrı bir devlet kuran Fransızlara sempatiyle bakan Alevî liderlerden biriydi ve Fransız mandası altında kalmayı, kurulacak yeni Suriye devletinde yer almaya tercih eden bir isimdi.
Fakirlik içinde geçen çocukluğunun Hafız Esad’da subay olmak ve fakirlikten kurtulmak arzusu uyandırması tabiidir. Lazkiye’de başlayan eğitiminde, kendi ailesinden lise tahsili yapan ilk çocuk olması, 1940’ların taşra koşullarında pek şaşırtıcı olmasa gerek. Okulunda başarılı bir öğrenciydi, ancak babasının maddi koşulları nedeniyle eğitimine bir süre ara vermek zorunda kalacaktı. Pan-Arabist ve sosyalist bir ideolojiyi savunan Baas Partisi’ne henüz 16 yaşında bir lise talebesiyken 1946’da üye olduğu ve okulunda Müslüman Kardeşler bağlantılı öğrencilerle tartışmalar yaşadığı, ama yine de o yıllarda Sünnilerden arkadaşlar ve müttefikler edindiği nakledilir. Ancak bu tür bilgilerin geriye dönük bir tarih yazımı mı olduğu, yoksa nesnel bilgilere mi dayandığını süzebilmek biraz zor.
Bununla birlikte kesin olan bir şey varsa o da, henüz delikanlılık yıllarında öne çıkan teşkilatçı yapısıyla sivrildiği, ateşli bir Baas yanlısı olduğu ve 20 yaşındayken öğrenci lideri olarak ülke çapında da bilinen, politize bir kişiliğe sahip olduğudur.
Liseden mezun olduğunda tıp okumayı hayal etmişti, ancak babasının bunun masrafını karşılayabilecek maddi durumu yoktu; bunun yerine askerî eğitim almaya ve orduya katılmaya karar verdi. 1950’de ücretsiz yemek, yurt ve burs sağlayan Humus’taki askerî akademiye girdi; pilot olmaya olan merakı onu aynı yıl Halep’teki havacılık okuluna taşıdı. 1955’te mezun olduğunda teğmen rütbesiyle Hava Kuvvetleri’ne katıldı ki bu andan sadece 15 sene sonra ülkenin en tepesine tırmanacaktı. 1957’de güçlü Mahluf ailesinin kızı Enise Mahluf ile evlendi ve Şam yakınlarındaki Mezze hava üssünde göreve başladı.
Esad’ın orduya katıldığı 1955 yılı kaotik bir dönemi simgeliyordu; eski cunta lideri ve cumhurbaşkanı Edip Çiçekli henüz bir sene önce iktidardan düşürülmüş, Haşim el-Atasi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu fakat onun da ülke üzerindeki hâkimiyeti sarsılmaya yüz tutmuştu. Bunun üzerine Şükrü el-Kuvvetli yeniden iktidar koltuğuna döndü. Ülkede milliyetçiler de İslamcılar da komünistler de hızla güç kazanmaktaydı ve iktidar için hemen hepsinin sivil siyasetçileri ve ordu içinde destekçisi olan klikler kıyasıya yarış içine girmişlerdi.
1955’te kısa bir eğitim için ilk yurtdışı görevine Mısır’a gitti, ancak Kahire çok kısa bir süre sonra Suriyeliler için “yurtdışı” olmaktan çıkacak ve 1958-61 yılları arasında iki ülke bir araya gelerek Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni (BAC) kuracaktı. Mısır’da 1952’de bir buçuk asırlık hıdivlik yönetimi devrilmiş ve Nâsır fenomeni o dönemde tüm Ortadoğu’da sarsıntılar yaratmaya başlamıştı; 1956 Süveyş Krizi’nde Nâsır’a destek için Kahire’ye uçan pilotlar arasında henüz 26 yaşındaki genç teğmen Hafız da vardı.
Ardından Hruşçov döneminde Ortadoğu’ya büyük ilgi gösteren Sovyetler’de MiG-17 savaş uçaklarını uçurmak için verilen bir eğitime katılmak üzere 1957’de Moskova’ya gitti ve burada bir senelik eğitimden geçti. Oğlu Beşşar da babasından yaklaşık 70 sene sonra gideceği Moskova’da babasından daha uzun zaman geçirecek, ülkesinden kovulduktan sonraki sürgün hayatına bu ülkede başlayacaktı.
Baas’ın yükselişi ve Esad’ın parlak serencamı
Bağdat Paktı’nın Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’ı İngilizlerle birlikte bir araya getirdiği dönemde Ortadoğu’da oluşan Nâsır karşıtı ortamda, Suriye de Mısır’la birlikte BAC tecrübesine girişince, Esad’ın bağlı bulunduğu Baas dâhil, ülkedeki tüm siyasi oluşumlar Nâsır’ın talebiyle yasaklandı. Vaziyet particilik yapmaya müsait değildi, Nâsır’la Suriye’nin kaderleri birleşmişti ve Suriyeliler de fedakârlıktan çekinmeyecekti. Sovyet yanlısı subaylar ordudan atılırken Hafız hızla yükseldi, yüzbaşı rütbesindeyken Mısır’a transfer edildi ve gelecekte Mısır cumhurbaşkanı olacak Hüsnü Mübarek’le birlikte askerî eğitimine ve kurmaylığına burada devam etti.
Bu dönemde Baas içinde bir ayrışma başladı; Nâsır’la yaşanan gerginlikten partinin kurucusu ve ideoloğu Mişel Eflak’ı sorumlu tutan profesyonel subaylar içinde bir grup (Hafız Esad’ın yanısıra Muhammed Umran, Salah Cedid gibi subaylar) Askerî Komite’yi kurdu. Sonraki yıllarda Eflak’ın Suriye’den ayrılmak zorunda kalmasında da komitedeki diğer subayların teker teker tasfiyesinde de Esad aktif rol oynayacaktı. 1961’de Suriyeli subaylar darbe yapıp ülkelerini Nâsır’ın boyunduruğundan kurtardığında, Esad bundan hoşlanmayan isimler arasındaydı; buna rağmen diğer arkadaşları ordudan atılırken, kendisine Ulaştırma Bakanlığı içinde önemsiz bir vazife verildi ama ihraç edilmedi.
Baasçı subaylar 1961’deki “ayrılıkçı darbe”ye diş bilemekte ve intikam hırsıyla yanmaktaydı; 1962’de denedikleri askerî darbe başarısız oldu, Hafız Esad da darbedeki rolünden dolayı hapse gönderildi; bunun üzerine daha organize bir deneme için yeni arayışlara girildi. Baas’ın Irak kolu Şubat 1963’te Bağdat’ta Abdülkerim Kasım’ı devirirken, buradan edinilen tecrübe hemen bir ay sonra Suriye’de kullanılacak ve 61 senelik Baas dönemini başlatacak darbeyle Nazım el-Kudsî de Şam’da devrilecekti. Hafız Esad bu en kritik darbenin hem planlama hem icra safhalarında aktif görev almıştı.
Darbeden sonra Esad, prestijli bir vazifeyle Bölge Komutanı olarak atandı, bu dönemde Askerî Komite’nin ordu içinde tahkim edilmesinden sorumluydu. Ordunun endoktrine edilmesini de içeren bu görevinde Baas’ın ideologlarından Zeki el-Arsuzî ile birlikte çalıştı, sabırlı bir planlayıcı ve uygulayıcı olarak bu ideolojik görevi yerine getirdi ve subayların Baas’a kazandırılmasında aktif rol oynadı. 1964’ün sonunda tuğgeneral rütbesiyle Hava Kuvvetleri Komutanı olarak atandı; burada ileride kendisini iktidara taşıyacak istihbarat ve icra ekiplerini kurmaya başladı, teşkilatçılığını bu görevinde iyice aktive etti ve sağlam bir ekip oluşturmaya koyuldu.
1963 Darbesi’ni gerçekleştirenler kendi aralarında bölünürken, Hafız Esad bu ayrışmada kendi gibi Alevî olan Salah Cedid’le hareket etti, komitede karşı kutupta ise Hristiyan Mişel Eflak ile Alevî kökenli Muhammed Umran vardı. Umran hızla tasfiye edildi ve firar edince yerine, Esad’ın kardeşi –sonradan 1982 Hama Katliamı’nın icracısı olacak- Rıfat Esad komiteye alındı. Bu dönemde Esad kendisini “solda” görürken, Eflak’ı sağcı ve otokrat görüyordu; kısa süre sonra Baas’ın kurucusu Eflak da Esad tarafından tasfiye edilecek ve ülkesinden kaçarak sürgüne gitmek zorunda bırakılacaktı. 1966’da Baas içinde Askerî Komite’nin darbesi geldi ve Cedid ülkedeki asıl lider olurken, Esad da Savunma Bakanı koltuğuna oturarak en güçlü isimlerden biri haline geldi. 1966 Darbesi’nin ardından Baas ikiye bölündü, Irak ve Suriye kolları birbirine “düşman kardeşler” olarak ayrıştı.
Kendi darbesine ve Esad hanedanına doğru gidiş
1966 yılının sonlarında Baas içindeki Dürzî subaylardan Selim Hatum, tek adam haline gelmeye başlayan Nusayrî Alevî Cedid’i devirmek üzere harekete geçerken, darbenin önlenmesinde Hafız Esad aktif rol aldı ve Cedid’in minnetini kazandı. Ordudan yüzlerce üst düzey komutan tasfiye edilirken, zayıflayan askerî güç kısa süre sonra başlayacak 1967 Savaşı’nda Suriye’nin birkaç gün içinde hezimete uğrayıp teslim olmasının da habercisiydi. Bu hezimette kuşkusuz Cedid-Esad’ın bu tasfiyelerinin rolü belirleyici sebeplerden biriydi. Nitekim savaş sonrasında sivil liderlikle (Salah Cedid ve yanındakiler) askerî liderlik (Hafız Esad) arasında birbirini suçlayan sert bir tartışma süreci yaşandı; Esad, görevden azli için yapılan oylamada tek oy farkla koltuğunu koruyabildi. Esad’ın bütün kariyerindeki en kritik an belki de bu oylamada koltuğunu koruyabilmesiydi ki bunun intikamını sonradan alacaktı.
Bu döneme kadar siyasi hırsları baskın olmayan Esad için artık iktidar bir varoluşsal mesele haline gelmeye başladı. Görevden alınmak üzere olduğu bu andan itibaren Esad, bir daha tasfiye edilmek riskini yaşamamak için bu sefer kendisi tasfiyecilik rolüne soyundu ve kendi cuntasını oluşturmaya koyuldu. Ordu içinde kendine yakın isimleri hızla terfi ettirdi, kısa süre sonra artık kaçınılmaz olarak gördüğü olası bir darbede onlara dayanacaktı. Cedid’le aralarında meselelere yaklaşım farkları da fazlaydı; ülkede tek karar verici haline gelen Cedid, sosyalizmi ve “içeride devrimi” savunup daha ideolojik bir sol/sosyalist dönüşüme meyyalken; Esad açısından asıl tehlike dış politika ve İsrail’in gücünün budanmasıydı, ideoloji ona göre daha ikinci planda kalabilirdi.
Daha genel anlamda Cedid’in ideolojik ve “partici” yaklaşımıyla, Esad’ın pragmatizmi ve somut sorunlara pratik çözümler üretme yaklaşımı çatışıyordu. Sivil ve askerî liderliği elinde tutan bu ikili arasında her an bir krizin patlaması kaçınılmazdı artık. Yakın arkadaşı Sünni Arap kökenli Mustafa Tlas’ı –o da 1982 Hama Katliamı’nın baş sorumlularından olacaktı- önce genelkurmay başkanı, bilahare savunma bakan yardımcısı yapan Esad, Cedid’in ordu içindeki üst düzey destekçilerini de bir bir devreden çıkarıyordu. 1968’e gelindiğinde Esad, ordu üzerindeki etkinliğini iyice arttırırken, Cedid de partiyi kontrol etmekteydi; Cedid istihbarata hâkimken, orduyu da parti üzerinden kontrol edebileceğini düşünüyordu ki bu onun ölümcül hatası olacak ve çok da geçmeden tam da bu noktadan darbeyi yiyecekti.
Bu sırada Hafız’ın kardeşi Rıfat Esad da hızla yükselmekteydi; hem ordu içinde hem de Lazkiye ve Tartus gibi Nusayrî Alevî güç merkezlerinde iki Alevî lider arasındaki mücadelede, Esadcılar bir bir galip geliyor ve Cedidciler tasfiye olmaya devam ediyordu. Mart 1969’da Cedid’in ordu ve istihbarat içindeki en büyük destekçisi Abdülkerim el-Cundi bu gerilim ortamında stresi taşıyamayıp intihar etmek zorunda kalınca, Cedid için de nihai son artık iyice yaklaşmaya başlamıştı. Esad bu aşamada kontrolü iyice eline geçirmişti, artık sadece ordu içinde değil yönetimde ve dış politikada da aktif rol oynuyordu; Cedid’e baskı yaparak Suriye’nin izolasyonunun kırılması ve Irak ve Ürdün’le ilişkilerin yumuşamasında rol oynadı, dış politikada düşmanlar onun katkısıyla azaltılmaya başlandı.
Beklenen son, ilginç ve sembolik şekilde Nâsır’ın cenazesine katılmak üzerine kopan bir tartışmayla geldi. Kahire’de 1970 Eylül ayı sonunda Nâsır’ın cenazesine katılan ve bundan dolayı parti içinde kınanan Esad Şam’a döndüğünde, Cedid’in parti kurullarını toplayıp kendisi ve Tlas’ı görevden almak üzere olduğunu gördü. Ancak ordu tümüyle Esad’ın avcundaydı; kongre toplantısının yapıldığı binanın kuşatılması ve Cedid yandaşlarının tutuklanması emrini vermekte tereddüt etmedi. Irak’taki mevkidaşlarının aksine, Esad yine de eski yoldaşlarını infaz ettirmedi, yurtdışı görevlere çıkma teklifinde bulundu –benzer bir “diplomatik tasfiye” örneği bu hadiseden birkaç sene önce Türkiye’de 1960 darbecileri arasında da görülmüştü- fakat Cedid bunu reddetti. Esad da bunun üzerine bu güçlü rakibini Mezze Hapishanesi’ne koydurdu ve uzun bir süre burada tuttu. Darbe sakin ve kansızdı, Esad kolayca ülkeye hâkim olmuştu ve 55 yıl sürecek Esad hanedanı böylece başlayacaktı.
Hafız Esad, ülkede sorunları kaynağı olarak görülen ve kendilerinden nefret edilen Cedid ve yandaşlarının izlerini silmekte zorlanmadı; 1920’lerdeki Büyük Suriye Devrimi’nin önderi Dürzî lider Sultan Paşa el-Atraş da dâhil olmak üzere çok sayıda yurtiçi ziyaret yaptı ve halkla bağlarını güçlendirdi. Eflak-Cedid ikilisinin halktan koptuğunu ve ulusal bütünlüğe zarar verdiklerini savunuyordu, buna kamuoyunu ikna etmekte de zorlanmadı. Mart 1971’deki referandumda cumhurbaşkanı olmasına halk da %99 oranında onay verdi; Suriye tarihindeki ilk (ve muhtemelen tek) köy çocuğu cumhurbaşkanı olarak, bu köklerini hep övünerek anlatacaktı.
Esad’ın bazı önemli yönleri: Nusayrî Alevî asabiyyesi, sistematik yükselişi, pragmatizmi ve tasfiyeciliği
Esad’ın yükselişi, bir kişinin tek başına yükseldiği bir patika değil, aksine gençlik çağından beri örgülenmiş bir ekip işiydi; subaylık yıllarından beri teşkilatçı bir kişiliğe sahipti, etrafında daima kendisine sadık kimseler bulundurur ve onları ödüllendirirdi. Hava Kuvvetleri Komutanı ve Savunma Bakanı olduğu dönemde, içinden geldiği Nusayrî Alevî cemaatin ordu içinde görev alıp yükselmesine özel ihtimam gösterdi.
Ancak burada bir hususun ayırt edilmesi elzem görünüyor: Hafız Esad, Alevîliği bir iman meselesinden ziyade “asabiyye” olarak görüyor, bunu bir toplumsal dayanışma formu ve hayatta kalmak için dayanılması gereken bir mekanizma olarak kullanıyordu. Biraz da kendi cemaatinin, ülkeyi eskiden beri çoğunlukçu bir mantıkla yöneten Sünni çoğunluk karşısında azınlığın tedirginlik ve korkusunu, “devlete mutlak sadakat” motivasyonuna dönüştürmüştü.
Bu nedenle aslında tüm Alevîlerin onun döneminde yükselip zenginleştiğine dair algılar gerçeği yansıtmaz; “işine yarayacak” olan cemaat mensuplarını yükseltip kritik mevkilere getirmiş, Müslüman Kardeşler ve İslamcı cemaatlerle mücadelesinde diğer Sünni şehirli seküler kesimlerin de desteğini almayı ihmal etmemişti. Şam ve Halep’in Sünni burjuvazisine ekonomik alan açması karşılığında onların siyasi sessizliğini ve rızasını satın almış; bu ordu-ticaret ittifakı, rejimin 1970-80’lerdeki İslamcı isyana karşı ayakta kalabilmesini sağlayan en önemli sosyolojik direnç unsuru ve baraj olmuştu.
Baas düştükten sonra bir bütün halinde Nusayrî Alevî cemaatin sabık rejimin tüm suçlarının sorumlusu olarak gösterilip hedef tahtasına oturtulması bu yönüyle fevkalade sorunlu ve ulusal bütünlüğü zedeleme riski taşıyan bir hamle olabilecektir ve buna dikkat edilmemesi halinde tarihsel rövanş çemberinin kırılması da mümkün olmayacaktır.
Esad’ın önemli bir özelliği de pragmatik tasfiyeciliğiydi; ondaki yükselme hırsı, Saddam’ın –ve aslında Stalin’in de- öngörülemez öfke ve şiddetinden farklı olarak “bürokratik bir öğütücü” olarak işlemişti. Salah Cedid gibi radikal Baasçıları tasfiye ederken, bu çevreleri halkın gözünde istikrarsızlığın sorumlusu olarak kodlamayı da ihmal etmeden hareket etmişti. Baas’ın ideolojik katılığını budayarak, iktidarı bir partiden ziyade “kişisel ve ailevi bir yapıya” (neo-patrimonyalizm de denilebilir buna) tahvil etmiş, mensubu olduğu mezhepsel azınlığı da bu yapıya kalkan yapmıştı.
Askerî sahada da bu pragmatik yönünü göstermişti; “düşman kardeşi” Saddam’ın bölgesel hegemonya hırsı ve ihtiraslı askerî gücüne karşılık Esad, Suriye’yi “vazgeçilmez bir engel” olarak konumlandırmaya çalıştı. Askerî güçle elde edemeyeceği menfaatleri, stratejik sabır olarak nitelendirilebilecek pragmatik bekleyişle elde etmeyi öncelemişti. Soğukkanlı Realizm, Esad Suriye’sinin çevresindeki büyük krizlerde (Lübnan iç savaşı, Filistin meselesi, İran Devrimi ve Körfez Savaşları) ciddi bir yara almadan çıkmasında önemli rol oynamıştı.
Arap milliyetçisi ve seküler bir Baasçı olmasına rağmen, 1980-88 İran-Irak Savaşı’nda dindar Şii ve Fars kimlikli İran’ı desteklemesiyle, ideolojiyi ulusal çıkarlara feda edebilen bir pragmatist portresi çizer. Keza ABD ve Sovyetler Birliği gibi iki süper gücü, ülkesinin çıkarları için birbirine karşı oynayabilen, ancak hiçbirine tam anlamıyla teslim olmayan ve bunu yaparken ilginç bir dış siyaset esnekliği gösterebilen bir Realizm ustasıdır Esad.
Ancak dış siyasetteki realist duruşunun aksine, iç siyasetteki bazı konularda sert ve acımasız kararlar almaktan da çekinmemişti. 1946-63 arasındaki seri darbeler ve istikrarsız yönetimler döneminde, sadece ordu ve güvenlik aygıtlarına değil, toplumsal psikolojiye de hâkim olması gerektiği dersini iyi almış, devlet zafiyeti olarak görülebilecek herhangi bir resim vermemeye özel ihtimam göstermişti. Bunun en somut örneğini İslamcı siyasetle mücadelesinde görmek mümkündür.
Esad, Sünni Arap kesimlerin dindar/muhafazakâr kitlelerinin temsilcisi olarak sivrilen Müslüman Kardeşler’i talebelik yıllarından beri gözlemlemiş, bir nevi rol modeli sayılabilecek Nâsır’ın Mısır’da engelleyip yasaklamasına benzer şekilde, bu yapıyı sadece siyasi bir rakip olarak değil, inşa ettiği seküler/azınlıkçı devlet modeline yönelik ontolojik bir imha tehdidi ve en ciddi rakip olarak görmüştü. İhvan’ın radikal kanadının silaha sarılmasını fırsat olarak görmüş, 1982’de Hama’da binlerce insanın katledildiği bir operasyona imza atarken, tasfiyecilik hırsının sınır tanımayan yüzünü göstermiş, mezhepsel gerilimin nihai patlama noktası olarak da nitelendirilebilecek bu olayda Suriye toplumunun hafızasına silinmeyecek bir “dehşet dengesi” kazınmasını muhtemelen özellikle arzu etmişti.
Fakat onun kan ve silahla kurduğu bu dehşet dengesi toplumsal hafıza kodlarından asla silinmeyecek, “40 senedir kapanmayan bir yara” olarak, kendisini değilse de oğlunun 24 senelik iktidarını önüne katıp süpürecek; özenle kurduğu ve 55 sene devam eden sistemi, bir başka mezhepsel gerilim momentinde tarihin tozlu raflarına kaldırılacaktı.
***
Hafız Esad’ın bir subay, siyasetçi ve diktatör olarak portresi; sabrın, pragmatik realizmin ve mezhepsel asabiyenin tek bir zihinde tehlikeli bir birleşimidir aslında. Suriye’yi ciddi bir istikrarsızlık ve kaosun içinden alarak siyasal istikrara kavuşturduğu ve kurumsallaşmış bir otoriter liderlikle yeni bir devlet inşa ettiği doğrudur. Lakin bunu yaparken istikrar uğruna kırdığı ve budadığı her bir “dinamik” gün gelecek oğlu Beşşar’ın iç savaşta pekişen diktatörlüğü döneminde patlayacak, yapısal yarılmaların üzerine çekilmiş ince bir istikrar perdesi bu sefer şiddetli bir mezhepsel ve sınıfsal öfkeyle yırtılacaktı.

