İran’a yönelik son bir yıldır şiddetlenen İsrail-ABD saldırılarında Haziran 2025 savaşı ve Ocak 2026’daki silahlı kalkışma denemesinin ardından, Şubat-Nisan 2026’daki 40 günlük savaşı da geride bıraktık. 8 Nisan’da geçici bir ateşkese varılan savaşta, ABD-İsrail’in en büyük hedefi İran’da rejimi değiştirmek ve “uyumlu” bir yönetimi işbaşına getirmekti.
Yürütülen savaşlarla bu amaçlara ulaşılamadığı gibi, savaşın başında herkese açık olan Hürmüz Boğazı da artık kapalı ve savaşın öncelikli hedefi artık boğazı açmaya yöneldi. İran’da “rejim değiştirme” hedefini ise şimdi kimse telaffuz etmiyor. Oysa 2025 Haziran Savaşı’nda da 2026 Ocak’taki silahlı gösteriler sırasında da başta Trump ve İsrailli yetkililer olmak üzere, öncelikli gündem maddesi buydu.
Peki İran’da rejim değişikliği mümkün mü?
Rejim değişikliği için üçlü bir modelleme önerisi
İran’da rejim değişimi yaşanıp yaşanmayacağını tahlil edebilmek için; ezbere ve basmakalıp yorumlardan, hüsnükuruntu ve temenniden öteye gitmeyen kamuoyu oluşturma çabalarından, temelsiz öngörülerden sıyrılıp sahadaki somut gerçekliklere, geçmişte ve yakın zamanda yaşanmış toplumsal hadiselere projektör tutmakta ve bunlardan hareketle bir analiz çerçevesi oluşturmakta fayda görüyorum.
Bu çerçevede, İran’da bir rejim değişikliğinin mümkün olmasını, üç somut senaryo haricinde pek ihtimal dâhilinde olduğunu düşünmüyorum.
- a) bir seküler devrim hareketi
- b) periferideki etnik/mezhepsel toplulukların silahlı isyanı
- c) büyük bir askerî güç tarafından karadan işgal
üçlü bir set olarak planladığım bu yazı serisinde, her bir bölümde bu üçlü senaryoların birini ele alıp inceleyecek ve iç / dış faktörlerle, ekonomi-politik ve sosyolojik dinamikleriyle bunların hangi şartlar çerçevesinde mümkün olabileceğini ele alacağım.
1979’dan bugüne bakmak
Ortadoğu araştırmacısı Prof. Hamit Bozarslan, Türkçeye de çevrilen kısa ama etkili çalışması, Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi’nde, modern dönemdeki devrimleri kategorize ederken insanlık tarihinde üç tür gerçek devrim olabileceğini [a) eskatolojik devrimler, b) tarihsel kopuş eksenli devrimler ve c) radikal demokratik ihtilaller] vurgular.
İlk kategorideki eskatolojik devrimleri, evrensel ve kitleleri mobilize edici bir model olarak, kendini ihraç etme tutkusuna sahip ve etki sahası sınırlar ötesi olan devrimler olarak tavsif eder ve buna üç büyük örnek olarak, 1789 Fransız Devrimi ve 1917 Bolşevik İhtilali ile birlikte 1979 İran Devrimi’ni nazara verir. Dolayısıyla 1979 Devrimi, bilhassa içerideki toplumsal destek ve önceki rejimin köksüzlüğü sayesinde kolayca kendine taban bulabildi ve 1980-88 İran-Irak Savaşı’nın da doğurduğu güvenlik ikliminde kurumsallaşabildi.
1979 Devrimi, sonradan geriye dönük tarih yazma gayretkeşliği ve resmin bazı parçalarına odaklanarak bütünü okuma illüzyonundan ayrı olarak, ortaya çıkış şartları açısından “İslamî” bir devrim değildi. Başlangıçta solcular, sosyalistler, işçi sınıfı, milliyetçiler, seküler kitleler, çarşı esnafı, ulema, muhafazakâr şehirli kesimler gibi çok sayıda farklı unsurun işbirliği halinde Şah rejimine karşı hareket geçmesiyle bu devrim gerçekleşti. Bu kesimlerin her biri, az veya çok, sokaklarda bedel ödeyerek bu devrimi kuvveden fiile geçirdi.
Dolayısıyla böylesi geniş tabanlı bir devrimi sadece ulema ve Velâyet-i Fakih destekçilerinin bir başarısı olarak görmek, sonradan başvurulan retrospektif tarih yazımının bir örneği olup, bilahare siyaset sahnesinden tasfiye edilen her bir kesimin devrimdeki rolünü yok saymak anlamına gelir.
1979’dan günümüze bakınca, sorulması gereken doğru soru ise şudur: İran’da kitlesel bir başkaldırı ve yarım asır arayla bir başka halk devrimi mümkün olur mu?
Seküler bir devrim için ne gerekir?
İran’da seküler bir devrimin gerçekleşmesi için öncelikle dört ana unsur elzemdir: seküler kitleler, devrim yapma azmi, organizasyon kapasitesi / liderlik ve uygun iç / dış konjonktür. Bu dinamiklerin her birine yakından bakmakta fayda var.
Seküler kitleler: İran’da kuşkusuz halkın tamamı Velâyet-i Fakih yönetiminin kayıtsız şartsız destekçisi değil. Yansıtılmaya çalışılan tablonun aksine, milyonlarla ifade edilen seküler ve milliyetçi, saltanat yanlısı veya sol/sosyalist örgütsüz kesimler sözkonusu. Bu açıdan bütün bir toplumun homojen şekilde rejim destekçisi olduğu iddiası doğru olmadığı gibi, 95 milyonluk bir ülkede rejimin silah zoruyla devasa kitleleri baskı altında tuttuğu savı da inandırıcılıktan uzak. Ülkede seküler kesimlerin olduğu ve bu kesimler içinde yönetime tepkinin bulunduğu sır değil, ancak bu kitlelerin devrim yapacak kadar çoğunlukta olmadığı, rejim destekçisi çoğunluk karşısında azınlıkta kalan bir muhalefet hareketi olduğu da keza vakıa.
-Devrim yapma azmi: Kitleler sayısal olarak belirli bir çokluğa ulaşsa da devrim yapma azmi olarak nitelendirilen itki her zaman etkili şekilde var olmayabilir. İran örneğinde ise 1970’lerde Şah yönetimine duyulan nefretle kıyaslandığında, halihazırda toplumun belli kesimlerinde mevcut yönetime duyulan hisler bu boyuta varmışsa da arkasından nasıl bir gelecek ortaya çıkabileceği hususunda görüş birliği yok. Son yıllarda Suriye, Libya, Yemen gibi dağılmış ülkelerin varlığının yarattığı tedirginlik, içeride güvenlik aygıtlarının uzun süren protestolar karşısında zaman zaman acımasızlaşan tutumu ve gerek bireysel gerek toplumsal maliyetlerin yüksek olabilme endişesi “devrim yapma azmi” olarak tanımladığım motivasyonun sahaya yansımasını etkiliyor.
-Organizasyon kapasitesi / liderlik: 1979 Devrimi’nin en büyük avantajlarından biri –uygun iç ve dış şartların yanında- devrime destek veren kitlelerin ortak bir liderlik etrafında birleşebilmesiydi. Yaşı o dönemde 80’e yaklaşmış ve yıllarca sürgünde Şah’a muhalefet etmenin bedelini ödemiş Ayetullah Humeyni, sağcısından solcusuna, hatta sosyalist ve feministlere varana kadar devrim sürecinin doğal lideri konumundaydı. Bugün ise ülke içindeki muhalefet parçalı durumda, yurt dışındaki muhalefet keskin görüşlere sahipse de bir organizasyon kapasitesi ve en önemlisi, ortak bir karizmatik liderlikten mahrum. Hatta muhalefet içinde en önde görünen lider adayı olan Rıza Pehlevi’ye duyulan sempatiden daha fazlası antipatiye ve ABD yanlılığından dolayı mesafeli bir duruşa dönmüş durumda. ABD’nin İran’ı sürekli bombalaması bu mesafeyi daha derinleştirmiş olsa da Pehlevi’nin belirli bir güç tabanı var, lakin bu kendisini muhalif kitlelerin ortak lider adayı yapmaya yetmiyor. Öte yandan İran yönetimi, ülke içinde muhalif kesimler içinden sivrilebilecek bir güçlü ismin varlığına öteden beri izin vermiyor.
-Uygun iç / dış konjonktür: İran’da çeşitli yapısal krizler nedeniyle birkaç yılda bir sosyolojik ve sosyo-ekonomik dinamikler çeşitli kitlesel protesto gösterilerine yol açıyor. Son yıllarda 2006 karikatür krizi, 2009 Yeşil Hareket protestoları, 2017-18 yolsuzluk ve ekonomik kriz gösterileri, 2022 Mehsa Emini (başörtüsü) protestoları, 2025-26 döviz kuru protestoları gibi gelişmeler bu kapsamda zikredilebilecek başlıca halk hareketleri. Bu da iç dinamiklerin zaten hareketli olduğunu ve uygun kıvılcımları bulunca sokaklara yansıdığını gösteriyor. Keza son yıllarda bunlara eklenen savaş realitesi ve İran’a uygulanan ekonomik yaptırımların halk üzerindeki ağır etkileri de iç ve dış şartları daha kırılgan hale getiriyor. Bu da yukarıdaki protestolar zincirine her an yeni halkalar eklenebileceğini ihtimal dâhilinde kılıyor.
Bazı materyal şartlar ve sokakların matematiği
Bu somut gereklilikler İran’da bir seküler devrimin zeminini belirleyen ve aslında zorlaştıran bazı mühim noktalara işaret ediyor. Ancak önemli bir ayırıcı husus dahi var ki İran’da sokağa birkaç gün boyunca birkaç bin kişi çıkınca ülkeyi ve sosyolojisini tanımayan insanların heyecana gelip, İran’da seküler devrim olacağını zannetmesine neden oluyor. Hâlbuki sokaklara dökülen kitlelerin devrim yapabilmesi için matematiksel bazı şartlar gerekiyor ve bunlar yerine gelmeden bir devrim olma ihtimali neredeyse sıfıra yakın.
-Öncelikle milyonluk kitlelerin sokaklara çıkması gerekiyor. Bahreyn, Katar gibi küçük ülkelerde onbinler önemli olabilir, ama İran gibi bir ülkede bunun ölçeğinin milyonlara varması gerekir, aksi takdirde dönüştürücü ve sürükleyici bir etkisi olmaz.
-Sadece Tahran, Tebriz gibi büyük şehirlerde milyonluk gösteriler yeterli değil, ülke sathına yayılacak ve yüzlerce noktada başlayacak gösteriler ülke çapında bir devrim sinerjisi yaratabilir.
-Üstelik bunun bir sefer değil haftalarca ve aylarca olması ve katılımların artarak sürmesi gerekir, diğer türlü lokal ve geçici gösteriler büyük dahi olsa kolayca sönümlenebilir.
-Merkez ve taşrada, rejim içindeki seküler idari/askerî amirlerin göstericilere katılması ve sığınma alanı sağlaması gösterilerin yaygınlık ve sıklığını arttıracaktır.
-Keza komşu ülkelerden sağlanacak güvenli alanlar, hatta bazı malzemelerin geçişinin kolaylaştırılması da bu kapsamda gösterilere somut destek sağlayacaktır.
***
Peki bu şartların herhangi biri, mesela son yirmi yıl içindeki herhangi bir gösteride gerçekleşti mi? Bunun cevabı basitçe “Hayır.” 1979’dan beri yaşanan hiçbir halk hareketinde devrim itkisi ve motivasyonu yoktu. Bu saydığım şartların hepsinin birden gerçekleşmesi halinde, gerçek bir halk hareketinin yaratabileceği sinerjiyle bir devrim gerçekleşebilir. Aksi takdirde mahalli ve geçici gösteriler, farklı amaçlarla bir araya gelmiş kalabalıklar devrim yapamaz.
Liderlik, organizasyon, ülke sathında yaygınlık, kapsayıcılık, eylem ve amaç birlikteliği, dış destek gibi unsurların hepsinin bir araya gelmesi halinde ancak gerçek bir devrimden bahsedilebilir.
İran’da ise rejim değişikliği için elzem gördüğüm üçlü modellemedeki bu birinci senaryonun gerçekleşmesi için somut şartlar –en azından 2026 Nisan ayı itibariyle- sözkonusu değil.

