Türkiye ekonomisine dair hâkim anlatı net: düşük tasarruf, yüksek dış borç ve kronik kırılganlık. Ancak bu tabloyu yalnızca resmi veriler üzerinden okumak, resmin önemli bir kısmını gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü Türkiye’nin bir de kayıtlara tam yansımayan, sistem dışında konumlanmış bir sermaye katmanı var.
24 Ocak Kararları sonrası dönemde serbestleşen ekonomi, bir yandan ihracat kapasitesi oluştururken, diğer yandan özel sektörde güçlü bir “ihtiyat refleksi” yarattı. Yüksek enflasyon, kur şokları ve politika belirsizlikleriyle şekillenen bu refleks, firmaları elde ettikleri kârların önemli bir bölümünü yurt dışında tutmaya yöneltti.
Görünmeyen Servet Birikimi
Bugün Türkiye’de resmi verilere bakıldığında tasarruf oranı düşük görünür. Ancak bu veri, yurt dışına park edilmiş şirket ve birey varlıklarını kapsamaz.
Özellikle ihracatçı firmalar karlarının bir bölümünü offshore merkezlerde tutmuş, bu varlıkları gerektiğinde finansman aracı olarak kullanmış, Türkiye’de ise daha sınırlı kârlılık gösteren bilançolar sunmuştur
Bu durum, Türkiye’nin gerçek sermaye birikiminin olduğundan daha zayıf görünmesine neden olmaktadır.
“Borç” mu, Yoksa “Kendi Paran” mı?
Türkiye özel sektörünün yüklü döviz borcu da bu çerçevede yeniden düşünülmelidir.
Yaygın kullanılan back-to-back mekanizmasıyla yurt dışındaki döviz varlıkları teminat gösterilir, Türkiye’de kredi kullanılır
Bu nedenle bilanço üzerinde “dış borç” olarak görülen yapının bir kısmı aslında: Türk şirketlerinin yurt dışındaki kendi varlıklarının Türkiye’ye yansıtılmış hâlidir.
Bu gerçek, cari açık ve finansal kırılganlık tartışmalarını daha nüanslı hâle getirir.
Neden Bu Para Geri Gelmiyor?
Bu sorunun cevabı ekonomiden çok “güven” ile ilgilidir:
Hukuki öngörülebilirlik eksikliği..
Politika değişkenliği…
Geçmiş kriz deneyimleri…
Varlık güvenliği endişesi…
Bu faktörler ortadan kalkmadan, bu birikimlerin kalıcı şekilde Türkiye’ye dönmesi zor görünmektedir.
Kritik Soru: Türkiye gerçekten fakir bir ülke mi, yoksa kendi tasarrufuna güvenemeyen bir ülke mi? Bu soruya verilecek cevap, uygulanacak ekonomi politikalarının yönünü de belirler.
Sonuç: Gizli Güç mü, Kaçırılmış Fırsat mı?
Eğer doğru politikalarla güven yeniden tesis edilirse yurt dışındaki birikimler sisteme entegre olabilir, “borç” görünen yapı özkaynağa dönüşebilir ve Türkiye çok daha güçlü bir finansal pozisyona geçebilir.
Tam da bu çerçevede, Cumhurbaşkanı tarafından açıklanan son ekonomik önlem paketi dikkat çekici bir yönelime işaret ediyor.
Paketin özellikle üç başlığı, bu yazıda tarif ettiğimiz “görünmeyen servet” tartışmasıyla doğrudan örtüşüyor:
Yurt dışındaki varlıkların düşük maliyetle sisteme kazandırılmasını hedefleyen varlık barışı düzenlemesi.
İhracatçı ve üretici firmalara sağlanan kurumlar vergisi indirimleri.
Uluslararası sermaye ve yönetim merkezlerini Türkiye’ye çekmeye dönük teşvikler.
Bu adımlar, açık biçimde şunu kabul ediyor:
Türkiye’nin sorunu sadece “kaynak eksikliği” değil, aynı zamanda kaynağın sistem dışında kalmasıdır.
Ancak burada kritik bir ayrım var. Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, varlık barışı gibi araçlar tek başına kalıcı bir dönüş yaratmıyor. Çünkü mesele sadece finansal teşvik değil; güven mimarisi.
Eğer: Hukuki öngörülebilirlik güçlenmezse, politika seti sık sık değişirse, yatırımcı uzun vadeli perspektif göremezse, bu tür düzenlemeler kısa vadeli girişler sağlasa bile, kalıcı bir sermaye dönüşümüne dönüşemiyor.
Dolayısıyla açıklanan paket, doğru yönde atılmış önemli bir adım olmakla birlikte, tek başına yeterli değil. Asıl belirleyici olan, bu ekonomik adımların kurumsal güveni tahkim eden bir çerçeveyle desteklenip desteklenmeyeceği olacak.
Bugün Türkiye’nin önünde iki farklı senaryo var:
Birincisi;
Bu paket, güven artırıcı yapısal reformlarla tamamlanır ve yurt dışındaki birikimler kalıcı olarak sisteme entegre olur.
Bu durumda Türkiye, görünenden çok daha güçlü bir sermaye yapısına kavuşur.
İkincisi ise;
Bu adımlar geçici kalır ve güven sorunu giderilemez.
O zaman “görünmeyen servet” yine sistem dışında kalmaya devam eder.
Ve Türkiye ekonomisi, gerçekte olduğundan daha zayıf görünmeyi sürdürür.
Son söz:
Türkiye belki de uzun süredir yanlış soruya cevap arıyor.
Mesele “yeterince zengin olup olmadığımız” değil,
mevcut zenginliğimize ne kadar güvendiğimizdir.

