Lise yıllarımda iktisat kitaplarına merak saldığımda zihnimi meşgul eden soru şuydu:
Ne yalnızca liberal reçeteler ne de sosyalist vaatler… Peki bizim medeniyet tasavvurumuzun içinden çıkan bir iktisadi model mümkün mü?
Yıllar geçti. Gençlik heyecanı yerini yöntemli düşünmeye, sloganlar yerini analize bıraktı. Fakat bir kanaatim hiç değişmedi: Küresel iktisadi düzen derin bir adaletsizlik üretiyor. Güç yoğunlaşıyor, servet daralıyor, eşitsizlik kalıcılaşıyor. Sistem büyüyor ama merhamet küçülüyor. Bu denge sürdürülebilir değil.
Ramazan ayındayız. Rahmet, muhasebe ve arınma zamanı… Fakirin, kimsesizin, yetimin hatırlandığı; paylaşmanın yeniden hatırlandığı bir iklim. Ancak şu soruyu sormadan geçemeyiz: Senede bir ay artan duyarlılık, on bir ayın sert rekabetini ve hoyrat birikimini telafi etmeye yetiyor mu?
Ne yazık ki çoğu zaman hayır.
Bugün dinin ruhani ikliminin tüketim kültürüyle iç içe geçtiği, gösterişin sadeliği gölgelediği bir dönemden geçiyoruz. Sorunun merkezinde ise mülkiyet meselesi duruyor.
İki Uç, İki Açmaz !
Sosyalist sistem üretim araçlarında özel mülkiyete karşı çıktı. Teoride “toplumsal mülkiyet” önerildi. Pratikte ise bu model, çoğu örnekte, devlet mülkiyeti üzerinden bürokratik bir elitin kontrolüne dönüştü. Toplum adına yönetilen kaynaklar, toplumun değil dar bir kadronun tasarrufuna geçti.
Liberal model ise özel mülkiyeti ve serbest piyasayı merkeze aldı. Teoride rekabet, verimlilik ve dinamizm… Fakat uygulamada özellikle gelişmekte olan ülkelerde tam rekabetçi piyasalar değil; oligopoller, finansal baskı ve güç yoğunlaşması ortaya çıktı. Sermaye büyüdü, fakat güç ilişkileri daha da sertleşti. “Haklı olan güçlüdür” değil; çoğu zaman “Güçlü olan haklıdır” anlayışı baskın hale geldi.
Her iki model de insanı merkeze koyduğunu söylerken, çoğu zaman insanı sistemin aracına dönüştürdü.
O halde soru açık:
Hem bizim tarihsel ve ahlaki köklerimizle uyumlu, hem küresel sistemle entegre olabilen, hem de servetin aşırı yoğunlaşmasını frenleyen bir model mümkün mü?
Evet mümkün, benim cevabım: Vakıf temelli grup mülkiyeti !
Osmanlı Tecrübesinden Modern Ekonomiye;
Osmanlı toplumsal hayatının belkemiği vakıflardı. Eğitimden sağlığa, aşevlerinden su yollarına kadar sayısız kamusal hizmet vakıflar eliyle yürütülürdü. Vakıf, zengin ile fakir arasında bir köprüydü; servetin dolaşım mekanizmasıydı.
Klasik dönemde toprak mülkiyeti devlete aitti. Ancak gelirlerin vakfedilmesi yoluyla sosyal hizmetler sürdürülebilir hale gelirdi. Vakıf; hem ekonomik bir birim hem de sosyal bir mekanizmaydı. Serveti dondurmaz, akıtırdı.
Bugün bu modeli aynen kopyalamak mümkün değil. Ama ilkesini yeniden üretmek mümkün.
Modern Dünyada Vakıf Modeli:
Düşünün; Bir grup insan bir araya geliyor. Belirli sosyal amaçlara (eğitim, teknoloji, sağlık, çevre, inovasyon) hizmet eden bir vakıf kuruyor. Bu vakıf, kendi bünyesinde şirketler kuruyor veya şirketlere ortak oluyor.
Bu modelde:
-Şirketler bir şahsın veya ailenin hegemonyasında olmaz.
-Gelir, vakfın amaçlarına yönlendirilir.
-Kurucular belirli bir paydan yararlanabilir; ancak mülkiyet vakfa aittir.
-Sermaye birikimi kişisel servete değil, kurumsal misyona bağlanır.
Dünyada bunun başarılı örnekleri var. Özellikle yüksek teknoloji ve inovasyon alanlarında vakıf mülkiyetindeki yapılar uzun vadeli düşünme avantajına sahip. Çünkü kısa vadeli kâr baskısı yerine misyon odaklı büyüme esas alınır.
Bu model üç önemli avantaj sağlar:
1. Sermaye Birikimi Sağlar-Rekabet için gerekli ölçek oluşturulur.
2. Servet Yoğunlaşmasını Sınırlar-Mülkiyet şahıslarda değil kurumda kalır.
3. Sosyal Etki Üretir-Kârın bir kısmı doğrudan kamusal faydaya yönelir.
Küresel Rekabet ve Toplumsal Rahmet
Bugün dünyada rekabet edebilmek için güçlü sermaye havuzlarına ihtiyaç var. Dağınık küçük sermayelerle küresel oyuncu olunamıyor. Ancak bu birikimin tekelleşmeye ve aşırı güç yoğunlaşmasına dönüşmemesi gerekiyor.
Vakıf modeli tam burada denge kurabilir.
Bir “Özel Vakıflar Birliği” çatısı altında toplanmış, şeffaf denetim mekanizmalarına tabi, güçlü ama sosyal sorumluluğu kurumsallaşmış yapılar… Bu model hem devletçi bürokratik yozlaşmanın hem de kontrolsüz finans kapitalin dışında bir üçüncü yol olabilir.
Ramazan’ın Hatırlattığı !
Ramazan bize yalnızca bireysel arınmayı değil, toplumsal adaleti de hatırlatır. Rahmet sadece sofrada değil; sistemde de görünür olmalıdır.
Eğer Firavunvari bürokratik tahakküme de, Karunvari servet birikimine de mesafeli isek;
Eğer hem güçlü hem adil bir ekonomi arıyorsak;
Eğer medeniyet birikimimizi nostalji değil model olarak görmek istiyorsak…
Vakıf sistemini yeniden düşünmeliyiz.
Bu bir nostalji çağrısı değil. Bu, mülkiyeti şahıstan misyona taşıma teklifidir. Ramazan’ın ruhuna yakışan da belki tam olarak budur:
Servetin değil, merhametin büyüdüğü bir iktisadi düzen arayışı.

