İran’da 2009 seçimlerinin ardından yaşanan sokak protestoları sonrasında, kendilerini “Hatt-ı İmam çizgisi” olarak nitelendiren daha muhafazakâr kanatla, Reformculara yakın duran ılımlı kesimler arasında bir güç mücadelesi yaşandığı öteden beri bilinir ki bilhassa Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde [2013-2021] bu mücadeleler daha belirgin olmuştu.
Özellikle Suriye dosyasından dolayı dönemin Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in, İran’ın Ortadoğu’daki siyasi ve askeri faaliyetlerini en üst düzeyde koordine eden Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani ile yaşadığı ve zaman zaman kamuoyuna yansıyan tartışmalar, bu görüş ayrılıklarını belirginleşmişti.
Nitekim Mesud Pezeşkiyan’ın 2024 yazında cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından üst düzey danışmanı (ve yardımcısı) olarak görevlendirmek istediği Zarif’e karşı tepkiler yükselmiş, iki hafta sonra istifa eden Zarif ikna edilip görevine devam etse de, Meclis içinden kendisine yönelik sert eleştiriler ve yargı tehdidi altında, Mart 2025’te geri dönmemek üzere istifa etmişti.
Devrim Muhafızları ile İran diplomasisi arasındaki köprü: Emir-Abdullahiyan
Bu tartışmalar o dönemde General Süleymani’nin İran’ın Ortadoğu siyaseti ve saha operasyonları konusunda yaşanan tartışmaları ve onunla oldukça yakın çalışan bir ismi gündeme taşımıştı: Mayıs 2024’te Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile birlikte helikopter kazasında ölen, Zarif’in bakanlıktaki yardımcısı ve bilahare halefi Hüseyin Emir-Abdullahiyan.
1964 Damğan doğumlu Emir-Abdullahiyan, Dışişleri Bakanlığı Akademisi’ndeki lisans eğitiminin ardından, Tahran Üniversitesi’nde uluslararası siyaset alanında yüksek lisans ve doktora derecesine sahipti. İran Hariciyesi ve Meclis’inde uluslararası siyaset, nükleer müzakereler ve Ortadoğu politikası üzerine uzmanlık biriktirdiği parlak bir kariyerin ardından, 2007-2010 yılları arasında İran açısından oldukça önemli olan Bahreyn’de büyükelçilik yaptı.
Ardından Menuçehr Muttaki, Ali Ekber Salihi ve Cevad Zarif’in bakanlıkları döneminde, 2011-2016 yılları arasında Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevinde bulundu. İran devlet aklının ve devlet geleneğinin önemli isimlerinden Ali Laricani’nin Meclis Başkanlığı döneminde, 2016-2020 arasında Başkan Danışmanı olarak üst düzey koordinasyon görevlerinde bulundu. Ve nihayet, İbrahim Reisi’nin 2021’de cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasıyla birlikte, onun muhafazakâr kabinesinde dışişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. Nitekim birlikte siyasete girdiği ve kendisi gibi teknokrat arka plandan (ancak yargı sahasından) gelen Reisi’yle, bu dünyayı terk ederken de ayrılmayacaklardı.
Cevad Zarif ve Hasan Ruhani’nin daha Batı odaklı ve uzlaşıyı ön plana çıkaran diplomasi tarzına karşılık –İran’da özellikle radikal görüşlü muhafazakâr çevreler ve Devrim Muhafızları Ordusu içerisinde bu neredeyse “ihanet” ile eşdeğer tutuluyor- Emir-Abdullahiyan daha ziyade “Doğu’ya Bakış” politikasının ve “Direniş Ekseni”nin diplomatik sahadaki en önemli savunucusu olarak tanınır. Bilhassa General Kasım Süleymani ve Devrim Muhafızları ile yakınlığından özel bir vurguyla bahsedilir ve hem siyasette hem de diplomaside bu kesimleri temsil ettiği iddiası İran siyasetinde öteden beri dillendirilir. Bu yönüyle İran’ın modern diplomasi tarihinde “saha” (Devrim Muhafızları) ile “diplomasi” (Dışişleri Bakanlığı) arasındaki en güçlü köprü olarak bilinir.
“Şam Sabahı: Bir Diplomatın Gözüyle Suriye’deki Vekâlet Savaşı”
Emir-Abdullahiyan’ın Farsça orijinali 2020-21’de yayınlanan hatıratı, daha doğrusu Suriye İç Savaşı’nı bir İranlı üst düzey diplomatın gözünden anlattığı kitabı 2026 yılı başında Türkçeye çevrilerek yayınlandı. Öncelikle, her ne kadar resmi söylemin dışında az sayıda ilgi çekici ayrıntıya ve kişisel gözleme/tespite yer verse de, bu tür hatıratların imkânlar ölçeğinde çevrilerek Türkçeye kazandırılmasının, ezberleri bozacak yeni bir hususa yer vermesi beklenmese de doğrudan ilgilisi olduğu ülkelerin dillerinde yayınlanmasının önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum.
Şam Sabahı, Suriye’de 14 yıl boyunca süren kanlı iç savaş sürecini, değinilen çok sayıda tafsilat ve görüşmeler/süreçler/kişiler ayrıntılarından süzdüğümüzde, temelde üç ana argümana dayanarak özetleyerek işliyor:
a) Suriye’deki savaş, İran’ın bölgedeki gücünü ve nüfuz alanının altını oymak, bölgede ABD-İsrail aleyhindeki dizayna itiraz edip mücadele veren Direniş Ekseni’nin [İran-Irak-Suriye-Hizbullah aksı) gücünü kırmak için ABD, İsrail ve bazı Arap ülkeleri tarafından elbirliğiyle ve koordineli olarak tezgâhlanmıştır [Türkiye de bu sürece destek vermiştir].
b) İran’ın diplomasi sahasında elde ettiği başarılar ve atılan diplomatik adımlar, sahadaki askeri güçle [burada Emir-Abdullahiyan, bir nevi rol-modeli olarak gördüğü Kasım Süleymani ve ekibinin saha operasyonlarının getirilerini uzun uzun över ve önemini vurgular] orantılıdır. Sahada güçlü değilseniz, diplomasi masasında sonuç elde edebilmeniz mümkün değildir.
c) Beşşar Esad ve yönetimi, Suriye’yi temsil eden meşru bir yönetimdir, ülkedeki olaylar dış güçlerin kışkırtmaları ve teröristleri silahlandırarak istikrarsızlık yaratma çabalarından ibarettir. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve Esad yönetiminin ülkeyi yönetmesi, İran’ın ulusal güvenliğiyle doğrudan ilişkilidir. İran bu ülkedeki terör eylemlerini büyümeden bastırmak ve askeri operasyon yapmak kararında haklıdır, aksi takdirde bu terörist yapılar İran’a da saldıracaktı; bu meşru müdafaadır.
Emir-Abdullahiyan’ın hatıratının en önemli yönlerinden biri; İran içindeki karar mekanizmalarına, politik ve güvenlik elitleri arasındaki ilişkilerin sürdürülme tarzına, bölgesel ve uluslararası tehditlerin hangi düzeyde ve çerçevede algılandığına içeriden ve üst düzey bir örneklik getirmesi olarak öne çıkıyor. Bilhassa Suriye dosyasının kriz anlarındaki karar ve koordinasyon süreçlerinin Tahran-Şam-Moskova arasındaki diplomatik trafikle nasıl yürütüldüğünün izah edildiği bölümler ve Kasım Süleymani gibi sahada aktif isimlerle yaşananlara dair arka plan bilgileri kitabı genel okuyucu gözünde daha ilgi çekici kılıyor.
Kitaba dair önemli bulduğum bazı noktaları; bölgede sahayı doğrudan şekillendiren bir ülkenin (İran) en üst düzey diplomatının ağzından ayrıntılı bir hatırat ve analiz sunmasının yanında, İran’daki iç karar mekanizmaları (özellikle DMO-Hariciye ilişkisi) ve Suriye krizinin kritik iç / dış dönüm noktalarına farklı bir perspektif getirmesi olarak özetleyebilirim. Türkiye’de monopol haline gelmiş anlatıların ötesinde farklı bir açıklama ve alternatif perspektifleri görebilmek açısından bu tür kitapların çevrilip yayınlanmasını –bilhassa uzmanlar ve araştırmacılar açısından- değerli buluyorum.
Bununla birlikte, bu kitabın objektif bir anlatı sunmadığını belirtmeye sanırım gerek yok; daha ziyade gayet yanlı ve ideolojik bir perspektif içerisinde, süreçleri “anlatmak ve açıklamak”tan ziyade “meşrulaştırmak ve ikna etmek” yönü daha ön plana çıkıyor Emir-Abdullahiyan’ın anlattığı ve anlatmadığı sahnelerde. İran’ın Suriye’deki müdahalesinin insani ve siyasi maliyetlerinin tamamen gözardı edilerek, “insanlık için kutlu bir mücadele” formuna sokulması elbette tek yanlı ve kendi mahallesini iknaya yönelik bir bakış sunuyor. Bunun yanında, nüansların tamamen yok sayılması, sesini yükseltip itiraz eden herkesin otomatikman “terörist ve Batı ajanı” olarak lanse edilmesi gibi ezbercilik ve indirgemecilikler de metnin genelindeki sorunlu hususlar arasında yer alıyor.
Keza olayların sadece İran’ın bakış açısını yansıtması anlaşılabilir bir durum olsa da, karşı tarafların meşruiyetlerini ve ulusal çıkarlarını tamamen reddedip gayrimeşru addettiği için objektif bir tarih yazımı olarak kabul edilmesi zor. Esasen hatıratlardan böylesi bir objektiflik beklemek de pek gerçekçi olmayabilir elbette.
Şam Sabahı’na dair bazı dikkat çekici hususlar
***
Sadece Emir-Abdullahiyan değil, İranlı yetkililer de 2010 Aralık’ta Arap ülkelerinde başlayan olayların bir kısmını –hepsini değil- “İslamî uyanış” olarak nitelendirmiş, hatta Eylül 2011’de Tahran’da benim de katılıp takip etiğim 1. Uluslararası İslami Uyanış Konferansı düzenlenmiş, dönemin Rehber’i Ayetullah Hamaney ve Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da konferansta birer konuşma yapmış, Arap dünyasından da çok sayıda davetli salonda hazır bulunmuştu.
Ancak dikkat çekici olan şey, İran’ın diğer ülkelerdeki gelişmeleri “İslami uyanış” olarak kodlayıp alkışlamasına mukabil, örneğin Suriye’deki olayları başından beri “ABD-İsrail ajanı terörist faaliyet” olarak göstermesi. Benzer bir durum Irak’taki mezhepçi iç savaş zamanında Sünnilerin tamamı için yapılmış, aralarında silaha sarılan terör yapılarının eylemlerinin bütün Sünnilerin itirazına teşmil edilmesi, hepsinin birden terörist olarak değerlendirilmesini netice vermiş, bu dışlayıcı zeminde IŞİD gibi örgütler kendilerine kolayca sosyal ve siyasi zemin bulabilmişti.
Buna benzer bir sorun da Arap dünyasında o dönemde sokaklara çıkan tüm kitlelerin “İslami” söylemlerle motive olduğunun zannedilip, bunun bir “İslami uyanış” olarak gösterilmesi. Hâlbuki örneğin Mısır’da 2010 Aralık’tan sonra sokaklara çıkan milyonlarca insanın içinde en örgütlü kalabalıklar İhvan-ı Müslimin çizgisindeki kitleler olmakla birlikte, ekonomik sorunları protesto etmek için sokaklara çıkanlardan kültürel hak taleplerine, Batı yanlısı seküler ve milliyetçi gruplardan sol/sosyalist yapılara ve sendikalara kadar onlarca ayrı grubun yer aldığı, her birinin farklılaşan söylemlerle hak talebinde bulunduğu bilinmektedir.
***
Sosyolojiyi, saha dengelerini ve tarihsel gerçekleri ıskalayan yorumlar, 2010 yılı sonunda başlayan Arap Ayaklanmaları –“Bahar” olmadığı söylemine ben de katılıyorum- sürecinde İran’ın bazı bölgelerdeki benzer hadiseleri yansıtmasında perspektif çarpıklığına yol açtı. Örneğin Emir-Abdullahiyan, aynı sayfada Bahreyn’deki Şii halkın Sünni azınlığa karşı başkaldırısını haklı olarak yüceltip Suudilerin Bahreyn halkına sert muamelesini eleştirir. Ancak Suriye’de Sünni çoğunluklu halkın –en azından önemli bir bölümünün- azınlık bir yönetime karşı mücadelesini otomatikman “dış operasyon” olarak kodlar.
Bahreyn’deki gösterilerden bahsettiği sayfanın dipnotunda şu ifadeleri cömertçe kullanır Emir-Abdullahiyan: “ABD, Batılı aktörler, Suudi Arabistan ve İsrail’in planladığı kriz ateşi Suriye’yi sardı ve ülkede artan bir ivmeyle istikrarsızlıklar baş gösterdi” (s. 28). O halde 1970’lerde Suriye İhvan’ı ile Baas arasındaki mücadele, 1982 Hama katliamı, 2000’lerdeki hak talepleri, 2010’larda Baas’ın sert müdahalesiyle hayatını kaybeden Suriyelilerin hepsi birden “ABD-İsrail” ajanı olabilir mi? Bu durumda mesela Bahreyn’deki hadiselere kalkışan Şii halkı “İran ajanı” olarak nitelendirenlerle aynı çarpık bakışa düşülmüş olmuyor mu? Hâlbuki mezhep gözlüğünü ve ulus-devlet çıkarlarını bir kenara atıp, etnisitesine mezhebine vs bakmadan hak taleplerini kendi objektif koşulları içerisinde değerlendirip, dış destek boyutuna bundan sonra işaret etmek daha hakkaniyetli olur; diğer türlüsü basit bir propagandadan öteye geçemez.
***
Kitapta dikkat çeken bir başka vurgu da Arap dünyasındaki tüm İslami atıfları basite indirgemek, diğer hiçbir kök nedeni dikkate almadan doğrudan Ayetullah Humeyni’den etkilenerek düşünüp hareket ettiklerini varsaymak. Örneğin “İmam Humeyni’nin düşünsel mirasının bölge halkları ve İslam dünyası için bir ilham kaynağı olduğu” tarzındaki tek boyutlu yorumlar (s. 30), Tunus’un önde gelen İslamcı lideri Raşid Gannuşi gibi bir ismi bile Ayetullah Humeyni şârihi pozisyonuna indirgemek (s. 25, 56-57), bu tür söylemlerin metindeki birkaç örneği sadece.
İranlı bir siyasi yetkilinin kendi liderini sevip yüceltmesi normal karşılanabilir, hatta Humeyni’nin modern İslami hareketler üzerindeki dönüştürücü etkisi ve 1979 Devrimi’nin sarsıcı rolü de taraflı tarafsız herkesin kabul ettiği bir faktördür, ancak resmin bütününü bununla açıklamak ne kadar mümkün? Arap dünyasında İbn Teymiyye, Cemaleddin Afgani, Abduh, Reşid Rıza, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, İzzeddin el-Kassam vd gibi, bir kısmı Humeyni’den de önce yaşayıp mücadele etmiş isimlerin bıraktığı mirası ve yaşayan etkilerini yok sayarak, bütün “uyanış” söylemini Humeyni ile başlatmak oldukça sakil duruyor.
***
Emir-Abdullahiyan’ın hatıratında Türkiye’ye dair atıflar ise genel anlamda çekingen ve ton olarak da Körfez Araplarından farklılık arzediyor. Suriye’de ilk çatışmaların başladığı dönemi anlatan ve tamamen halkı suçlayan satırların kaleme alındığı bölümlerden itibaren Türkiye metne girmeye başlıyor. Örneğin dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İranlı mevkidaşı Salihi’ye “önümüzdeki hafta Esed rejiminin çökeceği yönünde uyarılarda bulunduğu” kaydediliyor (s. 36-37).
Bakan Davutoğlu’nun, Suriye krizinin başlarında 2012 Ocak ve Mart aylarında gerçekleştirdiği Tahran ziyaretlerinde, o dönem bakan yardımcısı olan Emir-Abdullahiyan gibi genç bir diplomat olarak ben de resmi görüşmelere dâhil oldum. Ancak bu görüşmelerde Türk yetkililerin ağzından, “rejimin önümüzdeki hafta çökeceği” gibi bir kehaneti kendi kulaklarımla işitmedim, Emir-Abdullahiyan’ın ne zaman ve nerede işittiğini de bilmiyorum. Türkiye’nin o dönem Şam yönetimine, demokratik reformlar yapma ve halkı doğrudan karşısına almama çağrısında bulunduğu sır değil, bunun için Davutoğlu o dönem Suriyeli yetililerle ipler kopana kadar da defalarca görüşmüş, İranlı yetkilileri de başlarda bu sürece destek olmaları için ikna etmek üzere Tahran ziyaretlerinde bulunmuştu.
***
Hatıratta dikkatimi çeken bir başka husus, İran’da Rehber Hamaney’in etrafındaki eski ve tecrübeli isimlerin ülkenin dış ve güvenlik siyasetinin yürütülmesinde ifa ettiği rol. Örneğin 1981-1997 yılları arasında, Humeyni döneminde de Dışişleri Bakanlığı yapmış olan ve sağlığındayken Ali Hamaney’n en yakın danışmanlığını üstlenen Ali Ekber Velayeti’ye yapılan vurgular. Mesela “Dr. Velayeti, Rehber’in uluslararası siyaset danışmanı sıfatıyla birçok kez Suriye’ye ziyarette bulundu. Ben de her zaman kendilerine eşlik ettim” (s. 65) ifadesinde aslında İran’daki asıl güç merkezinin nerede olduğuna dair açık bir işaret var. Bir dışişleri bakan yardımcısı (hatta doğrudan dışişleri bakanı) bir “danışmana” eşlik ediyorsa, burada hem yaşına ve kıdemine duyulan saygı hem de kararların ne şekilde alındığına dair bazı açık mesajlar sözkonusu.
***
Bu tür hatıratlarda, anılarını kaleme alan siyasetçilerin sıklıkla yaptığı hata, kendisini olayların tam merkezine yerleştirerek, her şeyi kendi etrafında anlatmaya çalışmaları. Emir-Abdullahiyan’ın metninde de bu zaman zaman yapılsa da bunu dikkatli okuyucu nezdinde telafi eden, çok şık bazı jestler de sözkonusu aslında. Gerek bakan yardımcılığı gerek bakanlığı döneminde Emir-Abdullahiyan, süreçlere ve görüşmelere katılan, ortaya çıkan sonuçta emeği olan çalışma arkadaşlarını ismen sayarak metinde kendilerini onore ediyor (örneğin s. 68 ve 180’deki dipnotlar, s. 181, 189). Bu tür şık atıfların, ismi bilinmediği için arka planda kalan ama süreçlerde önemli rol üstlenen görevliler için, tarihe not düşmek açısından öneminin takdir edilmiş olmasını şahsen önemsiyorum.
***
Emir-Abdullahiyan’ın hatıratı Suriye dosyasına dair oldukça önemli ve içeriden bir tanıklık. Türkiye’de bu hadiselere dair anlatıların genelde tek bir doğrultu ve bir nevi resmi söylem çizgisi takip etmesine karşılık, bu tür alternatif anlatılar ve farklı perspektiflerin de Türkçeye çevrilerek yayınlanmasını önemli buluyorum. Benzer şekilde eski Baas yöneticileri, Rus yetkililer ve diğer tarafların analiz ve hatıratlarının da imkânlar ölçüsünde çevrilerek yayınlanması bu alandaki sislerin dağılmasına ve farklılaşan bakış açılarını değerlendirmeye katkıda bulunacaktır. Bu açıdan Emir-Abdullahiyan’ın hatıratı, çok fazla not alıp altını çizdiğim ama hepsini bir yazıda okuyucuya aktarmamın zor olduğu önemli bir metin oldu benim için.
**Hüseyin Emir-Abdullahiyan (2026), Şam Sabahı & Bir Diplomatın Gözüyle Suriye’deki Vekâlet Savaşı, (çev. Adem Köstek), İstanbul: İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Yayınları. Makale içerisinde kitaptan yapılan tüm alıntılar için bu baskı kullanılacaktır.

