Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’ye ve eserlerine dair yazı serisinin bir önceki bölümünde Dostoyevski’nin iki abidevî eserinden “Suç ve Ceza”yı odağa alarak, Büyük Usta’nın zihni ve düşünsel haritasını çıkarmıştım.
Bu yazıda ise son büyük eseri “Karamazov Kardeşler”den hareketle, mukayeseli bir son dönemindeki Dostoyevski portresi çıkarmaya gayret edeceğim.
“Karamazov Kardeşler”in Dostoyevski ve edebiyat açısından önemi
Pek çok edebiyat araştırmacısı ve eleştirmene göre, Dostoyevski’nin yazarlık kariyerinin zirvesi kuşkusuz “Karamazov Kardeşler”dir; bunun pek çok nedeni var. Dil olarak ağır ve ağdalı bir başyapıt olan bu metin yazarın verimli geçirdiği son iki senesini tamamen işgal etmişti ki 60’lı yaşlarına yaklaşırken, bütün bir ömrünün ve yaratıcı muhayyilesiyle zihninin hülasası gibi görünür. Aslında Büyük Usta bu büyük eserini yazarken daha kapsamlı ve fikrî açıdan da güçlü bir başka büyük proje üzerinde çalışmaktaydı. Fakat “Büyük Bir Günahkârın Anıları” adını verdiği bu romanı yazmaya ömrü vefa etmeyecekti.
“Karamazov Kardeşler” büyük ölçüde Dostoyevski’nin kişisel deneyimlerini ve kendine özgülüğünü yansıtan bir metin olarak dikkat çeker. Örneğin bu metni kaleme almadan önce 23 Haziran 1878’de, genç felsefeci dostu Vladimir Solovyov [1853-1900] ile, sonraları üzerinde derin izler bırakacak bir dinî ziyaret –“hac” da denebilir buna- için yola koyulurlar. Dostoyevski biyograficilerinden Robert Bird, bu ziyaretin onun açısından adeta çocukluğuna dönüş olduğunu ve aklını yitirmek üzereyken tutunduğu bir kurtarıcı dal gibi göründüğünü söyler. Çocukluğunun kayıp dünyasına dönüştü bu ama Dostoyevski kederden aklını yitirmek üzereydi bu sırada. Zira bu yolculuktan sadece beş hafta önce, henüz üç yaşındaki oğlunu, çok sevdiği Aleksey’ini, muhtemelen babasından miras kalan ama o vakte değin teşhisi konmayan epilepsi başlangıcı yüzünden kaybetmiş ve adeta hayata küsmüş vaziyetteydi.[1]
Aleksey, Büyük Dâhi’nin ölen ikinci çocuğuydu, Sofya 1868’de ölmüş, 1869 doğumlu Lyubov ile 1871’li Fyodor ise sağ salim büyümüştü. Ancak Aleksey’in kaybının doğurduğu acı Dostoyevski’yi cinnet uçurumunun kenarına getirecekti. Dostoyevski işte bu ruh haliyle bir arayış içindeydi; Solovyov ile birlikte 25-27 Haziran 1878 tarihlerinde, içinde misafir olarak kalacakları Optina Pustyn Manastırı, hem ruhunda hem zihninde hem de romancılığında dönüştürücü bir etki yaratacaktı. Bu üç gün içinde manastırın ermişi Peder Amvrosi ile [1812-1891] defalarca görüşecek, ondan ve öğretilerinden derinden etkilenecek, manastırda Solovyov ile “Karamazov Kardeşler”in kurgusu üzerine derinlemesine tartışacaktı.
Peki Figes’in deyimiyle, bir tür “ruh kliniği” olan bu manastırda Rusya’nın her yerinden binlerce keşişi ve hacıyı kendine çeken bu olağanüstü adam, karizmatik derviş Peder Amvrosi daha sonra nerede karşımıza çıkacak?[2] Elbette “Karamazov Kardeşler”in en etkileyici figürü, dürüstlüğün ve kendini Tanrı’ya adamışlığın sembolü Staretz Zosima olarak göreceğiz onu. Optina’da tanıştığı yaşlı keşiş Peder Vasyan da romanda fevkalade etkileyici bir kötü karakter olarak karşımıza çıkacak: Peder Ferrapont. Romandaki muazzam mekân tasvirleri ve manastır hayatına dair tüm detaylar ise yine Büyük Usta’nın bu üç günlük hac ziyaretine aittir.
Optina Pustyn Manastırı ve Peder Amvrosi’nin etkilediği tek büyük Rus yazar Dostoyevski değildi elbette; Lev Nikolayeviç Tolstoy da ondan sadece bir yıl önce Kaluga’daki bu ilgi çekici dervişi ilk kez ziyaret etmiş, kimliğinin gizli tutulması talebine uyulmamasına bozulsa da ilerleyen dönemde de bu ziyaretlerini sürdürmüştü ki bu esnada Amvrosi, Rusya’daki en meşhur adamlardan bir tanesiydi.[3]
Ancak “Karamazov Kardeşler”in belki de en kaydadeğer figürü Alyoşa’dır [Aleksey]; Dostoyevski bütün roman karakterlerine sempati duyup okuyucuya olumlu bir yönlerini nazara vererek sevdirirken, Alyoşa’nın tek bir pürüzlü yönü, tek bir istenmeyen huyu yoktur, en sorunlu karakterlerin arasında kutup yıldızı gibi parlar sürekli, en ölümcül ve problemli sahnelerde dahi ona toz kondurmaz Büyük Usta, melek gibidir adeta Alyoşa / Aleksey. Melektir de nitekim, çünkü Dosyoyevski’nin henüz üç yaşındayken kaybettiği en küçük oğlu Aleksey’dir o. Robert Bird’ün deyimiyle, “Bu roman, en düz anlamıyla, bir çocuğun anısına düzülen terapi kabilinden bir methiye, bir ilahidir” (Bird, s. 161).
Manastıra giderken Dostoyevski’nin aklında Aleksey’li bir roman yazmak, onu melekleştirmek ve bir yas gibi yâdını tutmak, nesiller sonra bile onu unutmamak ve unutturmamak var gibidir. Ama orada romana bir karakter daha ilave eder: Manastırdaki karizmatik dervişi, bir başka melek adam Peder Amvrosi’yi de getirir Aleksey’ine hoca yapar, mürşid-tâlib gibi el ele yürütür onları hep; dünya gözüyle kaybettiği Alyoşa’sını adeta göklerde bu büyük ermişe emanet etmiş gibidir. Romanın sonunda Alyoşa, ölü çocuk İlyuşa adına tüm çocukları onun etrafında topladığında, ölü çocuk imgelerinin Dostoyevski’yi ne kadar etkilediği bir kez daha görülür ki okuyucunun bu sahnede gözyaşlarını tutması ayrı güçtür.
Dostoyevski’nin Karamazovlarında Tanrı ve din olgusu
Dostoyevski’nin ilk dönem biyografistlerinden Yevgeni Solovyov 1891’de yayınlanan portresinde; “Karamazov Kardeşler”in bir nevi yazarın vasiyeti olduğunu, yazar olarak kişiliğinin büyük ölçüde bu romanda belirginleştiğini, bizzat kendisinin bu romana çok büyük önem verdiğini, hatta son on yılında bu romana hazırlık yapıp üzerinde düşündüğünü kaydeder. Dostoyevski 1869-70’te Apollon Maykov’a yazdığı mektuplarda, bu kitabın kendisinin son romanı olacağını, Tolstoy’un başyapıtı “Savaş ve Barış” gibi hacimli bir eser olacağını, tüm hikâyelerin başlıca sorusunun ise kendisinin de ömür boyu bilerek veya gayri ihtiyari bilmeyerek çözmeye çabaladığı, Tanrı’nın mevcudiyeti konusu olduğunu belirtir.[4]
Dostoyevski inançlı bir adamdır ancak tahkiki iman peşindeki her müminde olduğu gibi, zaman zaman inandığı şeyleri gözden geçirmesi, derinlemesine sorgulaması ve yine yeniden dönüp ona sığınması gerekmektedir. İnancı taklitten ayırıp tahkiki seviyeye çıkaran da budur zaten, bu arayış insanı inançsız yapmaz kuşkusuz, bilakis bağlılığını daha da kuvvetlendirir ve kişiye neye niçin inandığını tefekkür etme imkânı verir. Dostoyevski içinse en zor dönemlerinde, hem bir arayış hem de sığınılacak liman olarak din ve Tanrı fikri imdadına koşar; zira 50’li yaşlarının sonunda sahip olduğu biricik oğlunu kaybetmiş, bu beklenmedik şok Dostoyevski’yi Sibirya’daki sürgün günlerinden beri bir başka yeni keder döngüsü içine sokmuştur. Bu kederin içinde çocukluk inancından medet umması, bu inanca öncekinden büyük bir kararlılıkla dönmeye çalışması (Bird, s. 168) doğal bir yönelimdi elbette.
Dostoyevski henüz 1850’lerin ortalarından itibaren, yani Sibirya’daki sürgün ve hapis dönemlerinden beri, ulusal yenilenmenin kaynağı ve Rusya’nın dünyaya hediyesi saydığı geleneksel Ortodoksluğa sadakat yemini edecek ve ömrünün sonuna kadar da bu yaklaşımını koruyacaktı. Şu satırlar, “Karamazov Kardeşler”deki inanmış adamın, mümin Dostoyevski’nin 1870’te yazdığı gerçek bir mektupta da dilinden dökülür: “Rusya’nın bütün kaderi Ortodoksluktur; Doğu’dan yükselen ışık, İsa’yı kaybeden Batı’nın kör insanlığına akacak. Avrupa’nın tüm talihsizlikleri –istisnasız hepsi- Katolik Kilisesi’yle birlikte İsa’yı kaybetmelerinden ve sonra İsa’sız da idare edebileceklerine kara vermelerinden ileri geldi” (Bird, s. 169).
Dostoyevski, “Karamazov Kardeşler”in belki de en kayda değer bölümlerinden “Büyük Engizisyoncu” sahnesinde tam da bu görüşlerini mektuptan on sene sonra detaylandırarak okuyucuya sunar.[5] İvan Karamazov’un ağzından dökülen bu hikâye; kilisenin, devletin ve otoritenin, insanları “özgürlük” yükünde kurtarmak için Hz. İsa’ya nasıl ihanet ettiğini anlatır. Dostoyevski burada özgür iradenin trajik bir ağırlığını taşır, lakin bir yandan da alttan alta İsa karşısında ondan bağımsızlaşıp ayrı bir baş çeken Katoliklik’ten farklı olarak Ortodokslukta, özellikle Rus Ortodoksluğundaki İsa sevgisini ve bozulmamış mayayı Staretz Zosima ve Alyoşa’nın şahsında resmeder.
Karamazovlarda dikkat çeken bir başka dini boyut ise şüphe ile inancın sürekli bir çatışmasıdır ki bilhassa İvan ile kardeşi Alyoşa arasındaki söz düelloları Büyük Usta’nın bizzat kendi içindeki inançla şüpheciliğin doğrudan çatışmasını yansıtır. Burada çok daha mantıklı ve derinlemesine argümanlarla tartışmaya giren İvan, Dostoyevski’nin muhtemelen daha fazla kendini bulduğu şüpheci / rasyonel yönünü çok iyi yansıtırken, Alyoşa genellikle boyun eğen mümin ve dindar bir genç olarak karşımıza çıkar. Bu satırları okurken okuyucu Dostoyevski’nin kendisini hangisine daha yakın hissettiğini anlayamaz, karakterinin iki farklı boyutudur iki figür de ve tam da bu yüzden bu çok sesli koro muazzam bir edebi eser olarak, onun yaratıcısı da tüm zamanların en iyi ediplerinin yolbaşçılarından biri olarak karşımızda durmaktadır.
Bir toplumsal çürüme fenomeni olarak “Karamazovlaşma” ve Dostoyevski’nin buna yaklaşımı
“Karamazov Kardeşler” de bir diğer başyapıtı “Suç ve Cez a” gibi korkunç bir cinayet sahnesiyle zihinlere kazınır ki Büyük Usta’nın buradaki alegorisi bana dönemin Rus toplumunun yaşadığı çöküş ve ahlaki anarşiyle birlikte düşününce, büyük resimde farklı bir imgeyi çağrıştırır. Dostoyevski babayı oğluna öldürterek hem onyıllar sonra Freud’un 1928’de kaleme alacağı meşhur “Dostoyevski ve Baba Katili” yazısındaki Oedipus Kompleksi’ni (babadan nefret etme ve onun ölümünü arzulama) ondan uzun zaman önce tüm yalınlığıyla ortaya koyar, hem de dönemin Rus toplumunda Çarlık otoritesi ve geleneksel toplumsal değerlerin çöküşünü sembolize eder.
Dostoyevski’nin “Karamazovlaşma” olarak sembolize ettiği bu kavram, Rus toplumunun uçlarda yaşayan karakterini de tanımlar. Karamazov ruhu, aynı anda hem en süfli günahlara (şehvete, paraya tamaha, alkolizme) batabilen, hem de en yüce idealler (Tanrı, merhamet, fedakârlık) için gözyaşı dökebilen ölçüsüz, dizginsiz ve fırtınalı Rus karakterini yansıtmaktadır. Uçlarda yaşama ve çatışmalı ruh hali, dönemin bir başka entelektüeli, şair ve diplomat Fyodor Tyutçev’in (1803-1873) “Rusya akılla anlaşılmaz, arşınla da ölçülmez, Rusya’ya sadece inanılabilir” sözünde en özlü ifadesini bulan bir şaşkınlık yaratır ki Dostoyevski bu dikotomiyi bilhassa “Karamazov Kardeşler” ve Suç ve Ceza”da tüm özgünlüğüyle ortaya koyar.
Bu çatışmalı ruh hallerinin en dikkati çeken örneği Zosima’dır kuşkusuz; Zosima önceki yaşamında günaha batmış biriydi. Sefihti, başkalarının kazandığı parayı savuruyor, yakınlarına el kaldırıyordu. Ama nedamet getirerek, vicdan azabı çekerek başka bir yolda ilerledi ve içine yeni bir güç doğdu, bu güç sayesinde şehveti yenip yeni birisi olmayı başardı. Bu güç sevgi ve itaat etmede idi, evet özellikle itaat etmedeydi. Zosima, manastırı seçti ama yaşamdan kopmadı, riyazeti seçmedi, kendini bulduğu huzuru diğerlerine de yaşatmaya başlamıştı (Solovyov, ss. 89-90).
Dolayısıyla Dostoyevski’nin Karamazovlaşmaya karşı önerdiği çözüm yolu, pişmanlık, itiraf, acı çekme ve arınmadır; Zosima tam da bu çözümün mücessem halidir. Dostoyevski henüz bu dindarane olgunluğa erişmeden önce, “Karamazov Kardeşler”den 14 sene önce yayımladığı “Suç ve Ceza”nın ana karakteri Raskolnikov’a da bu kez Sonya üzerinden benzer bir pişmanlık-itiraf-arınma süreci yaşatır. Suçlarının ardından gözyaşlarıyla ıslanmış yüzleriyle yeni hayatın ışığına çıktıklarında Alyoşa’yı Staretz’den, Karamazov’u Raskolnikov’dan ayırmak hemen hemen imkânsızdır.[6]
Dostoyevski’nin bütün romanlarının sonunda o büyük arınma süreci bir gökkuşağı gibi parlamakta, mümin bir yazarın gözünden ahlaki bir çıkış yolunu göstermektedir. Dönemin toplumu da bir nevi peygamberane mevkie yerleştirdiği Dostoyevski’den de Tolstoy’dan da bunu beklemektedir zaten; türlü kafa karışıklığı ve yabancı kaynaklı çözüm yolları karşısında “Rus ruhu”na yaslanan ve ondan ilham alan bir çıkış yolu göstermeleri!
Dostoyevski’nin Staretz Zosima’nın ağzından okuyucunun zihnine nakşettiği ana fikirse “Herkesin, her şeyden, herkese karşı sorumlu olması”dır. Modern insanın yalnızlığına ve çürümesine karşı Dostoyevski’nin bıraktığı son reçete işte tam da bu kolektif vicdan ve kolektif sorumluluktur.
Kaynakça
[1] Robert Bird (2021). Fyodor Dostoyevski, (Çev. Elif Ersavcı), İstanbul: Runik Kitap; s. 161.
[2] Orlando Figes (2002), Nataşa’nın Dansı & Rusya’nın Kültürel Tarihi, (çev. Figen Dereli), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018, ss. 278-280.
[3] Rosamund Bartlett (2010), Tolstoy & Bir Rus Hayatı, (Çev. Zafer Avşar), İstanbul: Everest Kitap, 2017, ss. 271-272.
[4] Yevgeni Solovyov (1891), Dostoyevski & Bir Rus Dâhinin Entelektüel Portresi, (Çev. Şefika Hüseyin), Ankara: Paspartu Yayınları, 2024, s. 87.
[5] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1880), Karamazov Kardeşler, (Çev. Leyla Soykut), İstanbul: Yordam Kitap, 3. Baskı, Cilt I, s. 417-447.
[6] Stefan Zweig (1919), Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, (Çev. Nafer Ermiş), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (10. baskı, 2011), s. 144.

