Umut kavramının olumlu anlamından ziyade daha zayıf bir tarafa düşen tavrı var. Sanki her şeyin bittiği ve fizikî, somut şartların yanında en son tercih olarak çalınan kapı, beklenen ama gelmesi pek de umulmayan bir misafir gibi. Umudun gündelik hayata tekabül eden haliyle, politik ve sosyal hayata düşen tarafıyla ilgili bir ayrım da söz konusuysa eğer, sanırım umudun en hafiflediği zemin olarak siyaseti ve politikayı varsayabiliriz.
Aslında bu yazının menşeî, iki isim üzerinden karşılaştırmalı olarak yazılan ve Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı arasındaki ilişkinin iki farklı coğrafya-düşünce ekseninde nasıl görüleceği ile ilgili bir kitaba dayanıyor (Barış Aydın, Sosyalizmin Definesini Aramak Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din,Kültür ve Gelenek, İletişim Yayınları 2026). Doğrudan bu kitap ve sol düşüncenin dışlanan bu iki ismini anlatmaktan ziyade, buradan açılan ama farklı bir adrese, benim daha aşina olduğum bir hisse geçen referansla hareket edeceğim. Umudu elbette, Türkiye şartlarında ve bence yaşıtlarıma göre erken keşfetmem, sağ fikirli bir ailede ama özellikle de çokça da okunan, düşünülen sağ fikirli bir ailede büyümüş olmamla ilgisi var. Özellikle yetmişlerde üniversite okumuş ve dönemin fikir ayrılıklarından nasibini almış bir anne babanın, gelecekle ve gelecekteki Türkiye, din ve özgürlükler konusunda endişeli olmaları, bu yöndeki literatürün evimizde kuvvetli bir biçimde baskın olmasını sağladı. Hepimiz aslında kendi yetiştiğimiz çevrelerin ürünüyüzdür, özgür irade ya da bir fikrin insandaki gelişim evrelerinde bu özgür iradenin tesirini detaylıca yazmak gerekli ama bana göre Türkiye ortalamasında birçoğumuz ancak kendi zemininde açabilmiş çiçekleriz. Fikri de, düşünceyi de ve inancı da tanıdık, bildik bir yerden yakalar, çok azımız kendi dışına taşma cesareti gösteririz. Özellikle hizipleşmenin ve kırılmaların kendinden menkul bir değere sahip olduğu ülkemizde, düşünmek eyleminin aidiyeti çoğunlukla fikrin kendisinden de önemli bir durumdadır. Lea Ypi’nin ‘’Özgür’’ romanı, kişinin ait olduğu fikirden, daha doğrusu empoze edilen bir kimlikten sıyrılma sancısını anlatması açısından bana bu yüzden çok aşina gelmiştir. Arnavutluk’un da siyasi ve politik macerasının, en az Türkiye kadar yapılandırmacı bir yerden ilerlemesi ve fikre göre insan yetiştirmesi enteresandır. Ne yazık ki bu ve benzer ülkelerdeki insanlar için düşünce, serbest bir eylem olmaktan daha çok kalıp ve sınırlara dayanan hazır bir eylemden öteye de pek geçemez. Benim kendi sınırlarıma bakan tarafıyla yakaladığım umut etme halini, çok sonra ve biraz da şaşkınlıkla aslında hepimiz ve herkes için geçerli bir hal olduğunu anlamam bu yüzden bir kırılma halini de ifade eder.
Elbette istisnaları ve gerçekten fikrî düzeydeki mesaisini sağa sola çarpmadan ya da çarptıktan sonra bu ayrımı ortadan kaldırarak ana kaynağa gidenler de vakidir. Bana göre cesur ve aslında insan özgürlüğünün zirvesini oluşturan bu tavır, en çok da kişinin tuttuğu dalı bırakması ile mümkün olan bir şeydir. Düzenin dayattığı kalıplara ve normalin cirit attığı sisteme dayanmadan kendi yolunu bulma halinin Türkiye’deki macerası, bu yüzden engellere takılır ve bir yerde kimilerince de boğdurulur. Ben bir tarihçi olarak metaforları genellikle rekabet üzerinden kurma eğilimine sahibim ama okuyucunun dilediği yerden anlama hakkına da saygı duyarak boğulma eyleminin bir karşı savunma, kasıtlı bir hamleyi kast ettiğini eklemek isterim. Zira fikir ve düşüncenin kapı bekçileri, çoğunlukla bize neyi nasıl anlayacağımızla ilgili zamansal bir sınır çizer. Bu sınır, bizim çekirdek ailemizle beraber ait olduğumuz sosyal ve ekonomik çevrenin de belirleyicisidir ve çok azımız gelecekte bunu aşma imkânı bulacaktır. Zamanın gereği, siyasetin gereği ve dönemin şartları olarak tahakkuk eden bu sınırlar, size bir düşüncenin nerede durması gerektiği ile ilgili aslında farkında olmadığınız bir zemin hazırlar. Bizler burada durur ve genellikle de buradan bakarız.
Medeniyet katarına ki bu tabirin ne çağrıştırdığına sonradan değineceğim, geç binmiş bir toplumun, umut ve gelecekle ilgili çaba ve hayallerini bu memlekette herkesin kendi hizasından okuması bu sebepten doğal ama artık bir yerde yorucu bir gerçek. Tartışacağım ve biraz geç girdiğim umut fikrinin de neden garip bir fukaralığa sahip olduğunu ben bu yerden okuyorum. Bediüzzaman’ın ‘medeniyet şimendiferine’ binmiş Osmanlı Devleti için dönemin kavramları ve bu kavramların doğru anlaşılmaları ile ilgili verdiği mücadele, çoğunlukla umutlu bir yerdendir ve kendi kara kışına üzülse de gelecek olan ve muhakkak gelecek olan baharın müjdesini ısrarla devam ettirir. Elbette bir savaşın nihayetinde ve yeni bir devletin bidayetinde, kişinin çılgın bir çabayla eski hal ile yeni hal arasında en doğruyu bulma umudu taşıması olağandır. Bediüzzaman’ın umutla kurduğu ilişki, istibdat, anayasa, meşruiyet ve medeniyet gibi kavramların kimi artık çıkarmamız gereken bir elbiseyken kimisi de giyip de kendimize yakıştıramadıklarımızı anlatmakla ilişkilidir bu yüzden. Münazarat’ın 1910’da Kürt aşiretlerine anlatmaya çalıştığı bu yeni meselelerin bütün zemini umutla beslenir çünkü zaten yorgun ve bu uzak yerlerde İstanbul’dan gelen seslere karşı bir yabancılık söz konusudur. Belki de, siz ve İstanbul arasındaki mesafe ile sizinle ehl-i meşruiyet arasındaki mesafe arasındaki uçurum, imparatorluğun geniş coğrafyasında dalga dalga yayılan bu nevzuhur meseleleri umutla derler toplar. Derin ve dik uçurumlardan geçip de buralara gelecek olan meşruiyeti, yeise değil de umuda teslim etmek ister. Çünkü yeis (umutsuzluk) acizlikten gelirken umutsuzluğa çabuk düşen hamiyet de, hamiyet değildir.
Benim için böylesi bir heves ve henüz çok erken yaşta tanıştığım umut meselesinin geçmişle gelecek arasında bırakılan bir sese muhatap olmakla da ilgisi var. Ben bu tanıma göre gelmesi beklenen baharın bir şahidiydim ve henüz bunun gerçekten bir bahar olup olmadığına karar vermiş de değildim. Zira hapishaneler ve çeşitli zulümler altında kendi ülkesi ve inancı adına bitip tükenmek bilmeyen umudu taşıyan bir insana karşı da kendimi mahçup hissediyordum açıkçası. Türkiye’de umut etmenin türlü türlü halini yaşamışların, gelecekle ilgili öngörülerinde yanıldılar mı acaba ve yoksa hepsi birer hayalperest miydi endişesiyle bakıyor olmaktan dolayı da üzgündüm. Çünkü çocuksu bir sevincin bir fikre yakışmayacağını ima eden bu üzüntü, sizin idealize ettiğiniz bir tavrı sallayan ve gerçekle arasına mesafe koyan bir yerden yaşanmaktadır. Elbette insan yaşadıkça anlar çünkü Türkiye, eğer yeteri kadar zamanınız olursa, size geçmişle şimdi arasında sıkıştırır. Kendini tekrar eden siyasal ve düşünsel çark, yüz sene öncesini alır kucağınıza bırakır ve umutla yeis arasında hangi yola sapacaksınız diye bekler. Bugün hepimizin fecr-i âtiye karşı, acabalar ve muhtemel senaryolar arasında, ısrarlı mutmain umutlular ve mütereddid karamsarlar olarak politik umudun gerçeklerle olan ilişkisi üzerine yeniden düşünmek zorunda kaldık, biliyorum. Hepimiz için çocuksu bir hevesle, yeniden umut etmek ve beklemek arasında, kazanacak olanın ve kaderin hükmünü icra etmesini beklemekle mükellefiz.
Bu umudun bir diğer bekçisi, Ernst Bloch’un diğer tarafta tuttuğu nöbeti de haftaya konuşalım.

