Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’ye ve eserlerine dair yazı serisinin ilk üç bölümünde daha ziyade Büyük Usta’nın portresini çıkarmış ve hem iç hem de dış şartların yazar üzerindeki yansımalarını ele almıştım.
Bu yazıda ise Dostoyevski’nin en önemli bulduğum iki eserinden “Suç ve Ceza”yı mercek altına alarak, dikkatimi çeken bölümler, karakterler ve yazar-metin etkileşimleri üzerinden bir harita çıkarmaya gayret edeceğim. Bir sonraki yazıda da “Karamazov Kardeşler” için benzer bir çaba içine gireceğim.
“Suç ve Ceza”nın edebiyat tarihindeki yeri
Dostoyevski’nin Sibirya’daki sürgününden döndükten ve St. Petersburg’a yeniden yerleştikten sonra kaleme aldığı ilk eserler; “Ezilenler” (1861), “Ölüler Evinden Anılar” (1862) ve “Yeraltından Notlar” (1864) olurken, 1866’da yayınladığı “Suç ve Ceza” kendisinin sürgün sonrası adeta ikinci doğuşunu müjdeliyordu. Dönemin eleştirmenleri böyle diyor; lakin gerçekten müjdeliyor muydu, gerçekten bir ikinci doğuşa yol açacak mıydı? Nitekim bu yeni dönemde Büyük Usta sürgünden dönmüş, yayınladığı romanları kendisini tatmin edecek düzeyde bir gelir getirmediği gibi yazarlıkla geçinebileceğine dair umutlarını da kıracak bir sonuç üretmişti.
Bunun için hem kendini edebiyat çevrelerine yeniden kabul ettirmesi hem de kalemiyle hayatını kazanabilmesi icap ediyordu. Çokça yazmalı, bunu yaparken belli bir çizgiyi sürdürebilmeli, büyük bir romancı olarak adını inşa edebilmeli, bunu da sürekli kılabilmeliydi.
“Suç ve Ceza” tam da böyle bir atmosferde, edebi kalite tutkusu ile hayatın somut realiteleri –açıkça belirtmekte beis yok; parasızlık ve borçluluk- arasına sıkışmış bir adam tarafından kaleme alındı. Bu yönüyle, Tolstoy ve Turgenyev gibi üst sınıfa mensup ve çağdaşı olan yazarların kendi “fildişi kulelerinde ve rahat bir ortamda üretebilme” konforundan tamamen yoksundu Dostoyevski.
Ancak ortaya çıkan netice muazzamdı; modern roman türünün yönünü tamamen değiştirecek, psikolojik ve varoluşsal edebiyatı bir daha geri dönülmeyecek şekilde dönüştüren tektonik bir kırılma yaratacaktı. Hatta o kadar ki kendisinden sonra gelecek binlerce yazar; somut olay örgüsü takip eden derinlikli öyküler kalıbındaki romancılık anlayışı yerine, derinlemesine psikolojik tahlillerle, iç ve dış çatışmaları arasında a’râfta kalmış karakterleri bazen yerip bazen temize çıkararak, doğrudan insana ve onun çelişkilerine yönelecekti. Belirtmekte sanırım beis yok: Bu yolun yolbaşçısı, belki de sadece tek bir abidevi romanıyla Dostoyevski’dir ve “Suç ve Ceza” bu yolun tüm yolcularının az veya çok altından başını çıkardığı “Gogol’un paltosu”dur.
“Suç ve Ceza”nın genel kurgusunda hemen herkesin bildiği üzere; bir tefeci yaşlı kadının, genç ve parasız bir öğrenci tarafından baltayla öldürülmesi sahnesi olayın kurgu yönünü zihinlere nakşeder ama arka planda Dostoyevski daha büyük ve derinlemesine bir sorgulamaya, ikrara, itiraflara, kimi zaman meşrulaştırmaya kimi zaman dindarca cezalandırmalara girişmektedir. Figes’in de belirttiği gibi, Sibirya’daki çalışma kampında yakından gözlemleyip tanıdığı sıradan insanlar ve insan aklının bu karanlık görünümü, “Suç ve Ceza”dan itibaren Dotoyevski’nin romanlarının katil ve hırsızlarına ilham kaynağı olacaktır.
Kitapta belki de en fazla göze çarpan husus budur: İnsan aklının karanlık yanları, düşüşleri, zaafları, yükselişleri, az da olsa kurtulma gayreti ve çabalamaları, çoğunlukla boşvermişliğive akışına bırakmaları; kimi zaman yüce görünen ideallerin ardına saklanan vahşetler, kutsal değerlerle iç içe geçebilen çılgınlıklar, basit bir şeyden kopan fırtınalar, yoksulluk ve sefaletin rayından çıkardığı zihinler, yok oluşa sürükleyen basit yaşamsal ihtiyaçlar… Ve dine, metafizik olana sığınarak bu kuyudan çıkma azmi, itirafla ruhunu temizleme, dervişçe bir sabırla çileye katlanma, bunu göze alma ve şikâyet etmeme, dayanamadığı o nadir zayıflık anlarında ise şikâyetini kendi ruhundan başkasına duyurmama, arınma için o çileyi çekmeye talip olma…
İşte Raskolnikov’un kişisel hikâyesinde beni en çok etkileyen yön bu; yoksa Dostoyevski’den çok daha iyi polisiye yazarları, psikolojik romancılar, toplumsal hiciv edipleri çokça var ama insan ruhuna bu denli dokunabilen ve onu böylesine derinlemesine tahlil edebilen yazar gerçekten çok az.
“Katil kim?” sorusu yerine “Neden öldürdü?”ye mi odaklanmalı?
“Suç ve Ceza”da okuyucu olarak en fazla dikkatimi çeken şeylerden biri; ortada bir cinayet olması, basit gibi görünen, herhangi bir sofistike tarafı olmayan düz bir cinayetin tasviri ama odağın o cinayet etrafında şekillenmemesi. Yani okuyucuya basitçe bir bulmaca verip onu çözmesini istemiyor Dostoyevski, “Katil kim, ipuçları neler, suçu dedektif nasıl çözecek?” soruları veya suçun gizemi değil buradaki temel mesele. Dostoyevski açıktır ki bu şablonu tamamen yıktı ve bunu ilk olarak o yaptı. Daha ilk sayfalardan itibaren katili görürüz, tanırız, cinayeti hangi baltayla ve nasıl işlediğini an an çizilen tasvirlerle biliriz zaten.
Ancak yazar bu noktada dikkati ve odağı cinayetten tamamen alır ve bambaşka bir yere çeker dikkati: Katilin iç dünyasındaki psikolojik cehennem! Dedektif Porfiri Petroviç de katil Roman Radyonoviç Raskolnikov’un peşine elde etmiş olduğu fiziksel kanıtlarla ve tanık ifadeleriyle düşmez, onun felsefi bir makalesi ve suçluluk psikolojisi üzerinden ilerleyerek katili sıkıştırır; üstelik bunu gözaltına alıp tutuklamadan yapar, sadece gözlemleyerek, içindeki çelişkileri görerek ve kendi psikolojik cehennemindeki yarılmaları takip ederek. Bu türün edebiyatta müstakil bir adı var mı bilmiyorum ama Dostoyevski’nin burada izlediği yola hayran olmamak elde değil.
Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”da başardığı bir başka şey de kendisinden önce büyük ölçüde yazarın ahlaki ve ideolojik diktası altında olan roman türüne –örneğin Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ındaki ağır ahlakçılık gibi- çok sesli bir boyut katmış olması. Örneğin Dostoyevski bir yazar olarak romanda kimsenin “ tarafını tutmaz”, herkesin kendi içinde bir şekilde haklı olduğu ve sözleriyle eylemlerinin az veya çok meşru görüldüğü, katmanlı bir senfoni ortaya koyar. Tefeci kocakarıyı öldüren Raskolnikov da yüzde yüz suçlu değildir, tefeci kadının kendisi de aslında tümüyle suçlanmaz, nihilist Lebezyatnikov da ahlaksız Svidrigaylov da kendi bağımsız sesleriyle haklılıklarını müdafaa edebilir, adeta her bir karakter olimpiyatlara katılmış ayrı bir takımın bayraktarı gibi hareket eder. 19. yüzyılın Rus toplumu ve kültürel hayatı açısından da şaşırtıcıdır bu çok seslilik.
Peki Raskolnikov gibi bir karakter neden öldürür?
Raskolnikov özünde beyefendi ve centilmen bir karakterdir romanda, bunalım anlarının zirveleri dışında, nezaket sahibi ve toplumsal kurallara riayet eden biridir; arayış içindedir ama anarşist olarak tanımlanamaz, itiraz vardır elbette ama bunu şiddete başvurarak yapmışlığı yoktur, zaten yirmilerinin henüz başlarında bir öğrencidir. Peki bu kadar vahşice bir cinayeti, üstelik bir kişiyi de değil, iki kadını baltayla öldürmesini nereye koymak gerekir?
Dostoyevski bu sorunun cevabını, o dönemin toplumsal hercümerci içinde ve bozulan sosyo-ekonomik şartlar çerçevesinde, felsefi bir sorgulamaya girişerek verir. Öldürme fikri romanın yüzüncü sayfasına kadar ortada yoktur, ancak yokluk içindeki parasız Raskolnikov bir akşam meyhanede yan masada konuşan ateşi bir öğrenci ile subayın tartışmasını dinledikten sonra kafasında oluşmaya başlar. “Bir yanda budala, anlamsız, önemsiz, ters, hastalıklı, kimseye yararı olmayan, tam tersine herkese zararı dokunan, niçin yaşadığını kendisi de bilmeyen, yarın nasıl olsa kendiliğinden ölecek bir kocakarı var… Öte yanda da yardım görmediklerinden boş yere ziyan olan genç, körpe güçler var. Kocakarının manastıra adadığı parayla yapılması ve düzeltilmesi elde olan yüzlerce, binlerce iş ve teşebbüs var. Kocakarıyıöldür, parasını al, sonra da bu parayı bütün insanlığın, herkesin yararına harca! Ne dersin, yapacağın binlerce hayırlı işle bu küçük cinayet unutturulamaz mı? Bir hayata karşı, fena yola dökülmekten, mahvolmaktan kurtarılmış binlerce hayat...” Bu düşünceler Raskolnikov’unkafasında döne döne meşrulaştırılır ve sonunda cinayet işlenir.
“Suç ve Ceza”da en fazla ilgimi çeken bölümlerse yüzleşme ve itiraf sahneleri. Örneğin, Raskolnikov ve onun entelektüel genç arkadaşı Razumihin’in, Raskolnikov’un kız kardeşi Avdotya (Dunya) ile evlenmek üzere türlü dalavereler çeviren toprak ağası Lujin’le olan yüzleşmesi ve burada içindeki tüm öfkeyi, Lujin’in kendisini vazgeçilmez bir nimet zanneden yüzüne karşı haykırışı (ss. 192-205). Bir başka yüzleşme sahnesi, kırsal kesimdeki evlerini bırakıp St. Petersburg’a gelen annesi Pulheriya ile kız kardeşi Dunya’nın Raskolnikov’u ilk kez gördükleri ve tanıyamadıkları, Raskolnikov’un onları sertçe reddettiği gurur nöbeti (ss. 252-256). Kitabın ana kurgusunu oluşturan, Raskolnikov’la savcı/detektif Porfiri Petroviçarasındaki akıl oyunları içeren, “ya itiraf et ya acı çekmeye devam et” bölümü de Raskolnikov’un iç çatışmalarını nazara veren fevkalade kritik bir sahne (ss. 421-456). Ve elbette kitabın en etkileyici bölümlerinden biri olan Sonya ile Raskolnikov’un karşılaşmaları, çatışmaları, Sonya’nın teslimiyetçiliği ile Raskolnikov’un içindeki itiraf buzlarının ilk kez erimeye başladığı, İncil’den pasajlarla tezyin edilmiş, o abidevi sinematografik sahne (ss. 400-421).
Karakterler, olaylar, detaylar… Raskolnikov’a bakıp Dostoyevski’yi görmek
“Suç ve Ceza”nın karakterleri, Dostoyevski’nin hayatını şekillendirmiş insanların bir hülasası gibi görünür, yine de bazı yönleri itibariyle eşsiz kişilikler sunar. Örneğin Raskolnikovdoğrudan Dostoyevski olmayabilir, ama onu andırır, bununla birlikte sanki Razumihin daha Dostoyevski gibi göze görünür; hâlbuki ikisi de ayrı ayrı Büyük Usta’nın farklı yönlerini çağrıştırır. Raskolnikov’daki dikkat çeken yönlerden biri, insanları “olağan kişiler” ve “olağanüstü kişiler” olarak ikiye ayırmasıdır. Bu noktadan sahereketle, sanki adeta kendi teorilerini test etmek ve bir ölçüde de yoksulluktan kurtulmak için tefeci kocakarıyı öldürmüş gibidir; bununla birlikte cinayetten sonra yaşadığı ağır vicdan azabı ve topluma yabancılaşma onun için asıl ceza olmuştur.
Raskolnikov’un öykündüğü “olağanüstüler” de keza ilgi çekicidir. Örneğin Likürg’den Solon’a, Muhammed Peygamber’den Napolyon’a kadar bir çizgide sürüp giden, “İnsanlığın bütün kurucu ve yasa yapıcılarını, hiç olmazsa yeni bir yasa yaparken toplumun kutsal saydığı eski, babadan kalma yasaları çiğnedikleri için, istisnasız şekilde birer suçlu” olarak addedildiklerini vurgular (s. 333). Ancak bu öncüleri olumsuz bir şekilde kodlamaz, onlar olmasa toplumların eski kalıplar içinde sıkışıp kalacaklarını, fakat onların da yeni düzeni koyarken kan döktüklerini, bunun mecburi olduğunu savunur. Buradan da Rusların 19. yüzyılda gerekirse kan dökerek Avrupa’da düzeni zorla sağlama misyonuna doğru bir yol açılır mı? Emin değilim; “Suç ve Ceza”da bunu doğrudan belirtmiyor ama makalelerinde ve mektuplarında bunu açıkça kaydettiğine göre, demek ki düşünce yapısının önemli ölçüde bu şekilde işlediği anlaşılıyor.
Bu “olağanüstüler” meselesinin metne yansıması ise Raskolnikov’un kendi kendinde adeta bir “seçilmiş insan” misyonu vehmetmesi ve toplumun genel iyiliği için yerleşik ahlaki ve hukuki kalıplara meydan okuyarak, toplumsal adaleti kendi kendine tesis etmek istemesi. Kamusal iyinin sağlanması için tefeci kadının öldürülmesi tam da bu misyona uygun düşer; bunu kendine bile değil, Sonya’ya yaptığı işin mantığını anlatırken şu sözlerle Napolyon’la arasındaki bağı vurgular: “Bir gün kendime şu soruyu sordum. Mesela benim yerimde Napolyon olsaydı ve kariyerine başlamak için elinde henüz ne Toulon ne Mısır ne de Mont-Blanc’dan geçiş olmasaydı da bütün bu güzel ve tarihsel şeyler yerine düpedüz gülünç ve öldürülmesi gereken bir kocakarı olsaydı, başka çıkar yol da olmadığına göre, bu işi yine de yapar mıydı?” (s. 523)
Bu retorik soruya kendisi yanıt verir: “Şüphesiz… Hem de bir çırpıda kadını boğuverirdi.” Napolyon’a hayranlığı burada bitmez, tarihe mal olmuş o etkileyici cümleyi bir de kendisi kurar bir noktada eylemlerini meşrulaştırmaya çalışırken: “O zaman anladım ki Sonya, iktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. İş, cesaret etmekten ibaretti. Bütün mesele yalnız bu idi (s. 527).
Sonya ise bu ileri derecedeki ruh hastalığı performansı karşısında dehşet içinde kalır, nutku tutulur, pişmanlığa ve tövbeye çağırır onu. Sonya’nın da ittirmesiyle yazar, ruhu temiz kalabilmiş bir fahişenin ağzından, insanlığı ateşe verebilecek bu düşünsel histeriye karşı isyan eder. Dostoyevski de kitabın sonuna kadar bu ayrımı muhafaza eder ve sonunda o bütün teorik delilikleri, kendinde misyon vehmeden zavallılıkları vs bir kenara koyar, Sonya’nınzihnine düşürdüğü pişmanlık kıvılcımını büyütür ve Raskolnikov’a itiraf ettirir; sonu Sibirya’da kürek mahkumiyeti olacaktır ama ruhunu kurtarır bu itirafla. Sonya’yı da gittiği her yerde onun peşine takarak bu günahın ağırlığından kurtarır Raskolnikov’u. Kendi kişisel hayatı da büyük ölçüde bu patikayı izleyecektir zaten.
Dostoyevski bu izleği diğer eserlerinde de takip edecek, “Suç ve Ceza”ya yoğun şekilde yansıttığı Hristiyan çileciliği anlayışını (s. 571, 650-51), “Karamazov Kardeşler”de de sürdürecek, Ivan Karamazov’u da itirafla ve çile yoluyla arındırmaya çalışacaktır. Metnin en can alıcı yerlerinden biri de buna dairdir: Raskolnikov, cinayet itirafı sonrası sırtlandığı kendi çilesiyle, İsa Mesih’in ceza olarak üzerine gerileceği çarmıhı sırtında taşıması sahnesi arasında paralellik kurar. Sonya’ya son sözlerini söylerken kadın hiçbir şey demeden bir kutudan iki tane haç çıkarır; biri servi ağacından öteki de bakırdandır. Önce kendisi istavroz çıkarır, sonra da aynı şeyi Raskolnikov’un üzerinde tekrarlar ve servi ağacından olanını Raskolnikov’un boynuna takar. Bu etkileyici sahnede delikanlı dile gelir: “Bu benim acıyı yüklenişimin sembolüdür, sanki şimdiye kadar çektiğim çileler azmış gibi. Servi ağacından yapılmış olanını halktan olanlar taşır, bakırdan olanı da Lizavetta’nın. Bunu da kendine alıyorsun demek…” (s. 653). İsa Mesih’in çilesini sırtlanacak kimsesi yoktur yanında, ama Raskolnikov’un vardır, bakır haçı kendine saklayan Sonya’sı bütün bu çileli yolculuğunda ona eşlik edecektir. Enfes bir alegoriyle okuyucuyu büyüler bu sahnede Dostoyevski.
Türklük, Müslümanlık, Slavlık, Yahudiler ve “öteki”ler
Serinin bir önceki yazısında Dostoyevski’yi ortaya çıkaran iç ve dış şartlara değinmiş, bilhassa 19. yüzyıldaki Osmanlı-Rus savaşlarının zihnini şekillendirdiğinin, Avrupa’dan algıladığı siyasi ve toplumsal ihanetler karşısında “Rus ruhu” olarak tanımladığı şeye ve Ortodoksluğa daha çok yöneldiğini vurgulamıştım. Sibirya sürgünü ve 1853-56 Kırım Savaşı sonrası dine daha yakın durduğu dönemde yazdığı “Suç ve Ceza”da da bu yönelimin izleri görülür. Örneğin ağır alkolik Marmeladov’un aristokrat kökenli ama veremli karısı Katerinaİvanovna’nın çocuklarıyla birlikte kendini mahvoluşa sürüklediği bölümde sokaktaki bir sahneyi tasvir ederken; “Çocuklarını sokak şarkıcılarının maskara kılığına sokmaya çalışmıştı. Küçük oğlana kırmızı-beyaz sarık takarak onu Türk kılığına sokmak istemişti” der (s. 539).
Şüphesiz bu sahneyi çok başka şekillerde tasvir edebilirdi ama dönemin şartları ve hisleri Büyük Usta’ya, satır aralarına da değil, doğrudan metne bu nefreti dercettirir. Elbette bu romanların tefrika edildiği gazetelerin okuyucularının nabzını tutma hissiyatı da bunda rol oynamıştır, lakin Dostoyevski’de bazı nefretler açıkça görülebilir. Örneğin Svidrigaylov’uncanına kıydığı otel de Petersburg’un izbelerinde, mezbelelik gibi bir yerde, içinde farelerin cirit attığı bir yerdedir. Otelin adı nedir peki? Edirne! Bir süre sonra Rus ve Türk ordularının, uğruna büyük bir kıyıma girişeceği Edirne; Rus kamuoyunda Bulgarların Türk boyunduruğundan kurtulması propagandasının yapıldığı ve bunun için Rus entelijansiyanınRus devletine misyon biçtiği Bulgarların yaşadığı önemli şehirlerden biri olan Edirne.
Fakat okuyucu müsterih olabilir, Dostoyevski’nin düşmanlığı sadece Türk ve Müslümanlara yönelik değildir neyse ki. Polonyalılar da Yahudiler de Rus toplumunun o dönemki tüm “öteki”leri de bu kalem darbelerinden nasibini alacaktır. Misal Svidrigaylov “Ülkeyi istila eden Yahudiler paraları silip süpürüyor, geri kalanların hepsi de çılgın bir zevk ve eğlence dünyasında yaşıyor” diyerek (s. 603), uzun bir tiradın ortasında Yahudilere nefretini kusmaktan geri kalmaz. Rastgele metne sokuşturulmuş bir “öteki” değildir Yahudi imgesi; hemen birkaç sayfa sonra “… Bu hırsızlardan biri bir şey çalmış, üstelik çaldığını da hemen orada peyda oluveren bir Yahudi’ye satmak fırsatını bulmuştu” (s. 625). Bu tür metinlerin 19. yüzyıl şartlarında kamuoyunu şekillendirmedeki rollerini düşününce, 1880’lerde Yahudilere yönelik büyük pogromlarda Dostoyevski gibi yazarların da rolleri var mıydı? Bu soruya kolayca hayır diyebilmek zor görünüyor.
***
Bir sonraki yazıda “Karamazov Kardeşler”den hareketle, son dönemine dair bir başka Dostoyevski portresi çıkarmaya gayret edeceğim. Serinin altıncı ve son yazısında ise bir sürpriz olacak.
1-Orlando Figes (2002), Nataşa’nın Dansı & Rusya’nın Kültürel Tarihi, (çev. Figen Dereli), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.
2-Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1866), Suç ve Ceza, (çev. Hasan Âli Ediz), İstanbul: Yordam Kitap, s. 103-104.

