Modern Türk şiiri içinde Melih Cevdet Anday, zamanı geçmişten geleceğe doğru ilerleyen çizgisel bir süreklilik şeklinde kavrayan ve şiir anlayışının sınırlarını aşarak, tarih ile bilinç, mit ile gündelik hayat, hafıza ile varoluş arasında çok katmanlı bir poetik alan kuran ender şairlerden biridir. Anday’ın şiirinde,zaman, çizgisel ilerleyen durağan bir süre olmaktan uzaklaşır; geçmişin, şimdi’nin ve çok eski çağların birbirine karıştığı katmanlı bir atmosfer içindedir. Özellikle geç dönem şiirlerinde Anday, antik çağın mitsel imgeleriyle modern insanın kırılmış ruh hâlini birbirine değdiren bir poetik evren kurar;Homeros’tan kalan bir izlek, bir liman sessizliği ya da taşların içinden gelen kadim bir çağrı, ansızın modern bireyin yabancılaşmış bilinciyle temas kurar. Anday’ın şiirinde zaman, doğrusal bir ilerleyiş duygusu vermez; fakat geçmişin tortusu sürekli şimdiki zamanın içine sızar. Bu doğrultuda Anday’da mitolojik unsurlar salt dekoratif göndermeler değildir; şiirin düşünsel omurgasını kuran ontolojik izlerdir. Şair, gündelik gerçekliğin yüzeyini sürekli çatlatır ve o yüzeyin altında saklı duran arkaik zamanı görünür kılar; bundandır ki onun poetikası, modern insanın tarihle kurduğu kopuk ilişkiye karşı hafızayı yeniden derinleştiren bir düşünme pratiği üretir. Anday şiirinde zaman kimi an bir deniz tortusu, kimi an taşların belleği, kimi an ise insanın kendi varoluşuna geç kalmışlığını duyumsadığı metafizik bir boşluk hâline gelir; bu sebeple onun şiiri yalnızca estetik bir dil kurmaya yönelik değildir, tabir caizse aynı anda zamanın tortulaşmış katmanlarını açan poetik bir arkeolojik alan oluşturur.
Oysa İthaca’yı hiç görmemiştim
Penelopeia yoktu, Telemakhos da,
Ama İthaca kafamda onlardan kurulu idi.
Tanrıçaların en tanrısalı
Kirke’nin bile söyleyemediği
Bu yolu bulup geçeceğim;
Ama ne denli güç olursa olsun
Bilerek varmak istiyorum şimdi
Sirenlerin ezgilerini dinleyeceğim
Dedim ve büyük bir mum peteğini
Tunç hançer ucu ile ezdim çabucak
Tıkadım kürekçilerin kulaklarını bir bir
Orta direğe bağlattım kendimi. [1]
Kör bir ozan anlattı bunları,
Atların da ruhu vardı Troya önünde,
Ta Hades’ten duyulurdu kişnemeleri,
Atsız bu bu kişneme ölüleri ürpertir,
Köpeği deliye çevirirdi.
Kimi de Troya önünde nal sesleri gezinirdi,
Gömülmemiş bir atın erinçsiz ruhundan. [2]
Delice zeytin yerdi atamız Homeros
Biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki. [3]
Anday’ın şiirinde mitolojik göndermelerin yoğunluğu, yüzeysel bir kültürel referans üretme arzusundan ya da klasik estetik mirasa bağlılık göstermekten çok daha derin bir poetik ve ontolojik işleve sahiptir; mit, Anday’ın şiir evreninde insanlığın bastırılmış hafızasını, tarih öncesinden bugüne taşınan bilinç tortularını ve modern insanın kaybettiği kozmik aidiyet duygusunu içinde saklayan simgesel bir hafıza deposudur. Özellikle geç dönem şiirlerinde karşımıza çıkan antik figürler, tanrılar, deniz yolculukları, harabeler, taşlar ve arkaik mekânlar tarihsel dekor işlevi taşımaz; bunlar modern bireyin parçalanmış iç dünyasını, yönsüzlüğünü, yabancılaşmasını ve zaman karşısındaki kırılganlığını anlamlandırmaya çalışan düşünsel araçlar hâlindedir. Anday, miti geçmişe ait donmuş bir anlatı gibi kurmaz; mit, onun şiirinde insan bilincinin derinliklerinde yaşamayı sürdüren diri bir hafıza alanına dönüşür. Söz gelimi Troya, bu poetik evrende tarihsel bir kent olmanın ötesinde, belleğin ve insanlığın süreklilik arzusunun simgesidir. Akdeniz imgesi de coğrafi bir sınır fikri olarak işlev görmez; uygarlıkların üst üste biriktiği kadim bir bilinç haritası şeklinde belirir. Taş, şiirin içinde cansızlığını yitirir ve zamanı bünyesinde saklayan sessiz bir tanığa dönüşür. Deniz ise durmaksızın devinen fakat hiçbir izi bütünüyle yok etmeyen kolektif hafızanın akışkan biçimi hâlini alır. Gökyüzü, harabe, liman ya da eski uygarlıklardan kalan izler, şiirde imgesel yoğunluk üretmenin ötesinde, insanlığın unutulmuş bilinç katmanlarını yeniden görünür kılan poetik tortular gibi işler. Haliyle Anday’ın şiiri, modern insanın parçalanmış tarih duygusuna karşı mit aracılığıyla derin bir hafıza hattı açar; geçmiş ile şimdi arasındaki sınırları belirsizleştirerek zamanı tek bir uygarlık bilinci içinde yeniden dolaşıma sokar.
Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kirpileriyle sabah
Denedim bütün sabahları.
Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini.
Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri.
Sana ayrılığın yayını bıraktım al
Bir de adını bilmediğim gökyüzünü
Lamalar gibi koşar bozkırda.
Oysa ölümsüzlük şuracıkta, kar
Güneşi gibi doldurmuş odayı, basit,
Anlamsız ve tek başına.
Ayaklarım hayvan, üstüm başım bitki
Denedim bütün vakitleri al
Başka türlü geçmeyen bir vakitti. [4]
Modernite, zamanı hızlandırarak insanın geçmişle kurduğu ontolojik bağı aşındıran büyük bir kopuş üretmiştir; teknolojik ilerleme, kentleşme, üretim ritimlerinin mekanikleşmesi ve gündelik hayatın sürekli hızlanan dolaşımı, insan deneyimini derinlikten uzaklaştırarak parçalı ve geçici bir algı rejimi yaratmıştır. Bu yeni çağda hafıza, artık süreklilik duygusu taşıyan yaşamsal bir bilinç alanı olmaktan uzaklaşmış; hızın, tüketimin ve sürekli yenilenme baskısının içinde silikleşen kırılgan bir tortuya dönüşmüştür. Anday’ın poetik hattı, böylesi bir tarihsel çözülme anında kurulur, dolayısıyla Anday, modern insanın kopmuş tarih bilincine karşı şiiri diri bir hafıza alanına dönüştürmeye çalışan nadir poetik seslerden biridir diyebiliriz. Onun dizelerinde zaman, ileriye doğru kesintisiz biçimde akan çizgisel bir süreç görünümü taşımaz; geçmiş sürekli geri döner, şimdiyle iç içe geçer ve geleceğin içine sızarak çok katmanlı bir bilinç hareketi oluşturur. Bu nedenle Anday şiirinde bir antik limanın yankısı modern bir yalnızlığın içine karışabilir, taşların sessizliği çağdaş insanın ruhsal parçalanmışlığını açığa çıkarabilir ya da mitolojik bir figür bugünün yabancılaşmış öznesiyle aynı şiirsel düzlemde buluşabilir. Böylelikle şiir, kronolojik düzeni askıya alan ve zamanı tek yönlü ilerleyen bir çizgi olmaktan çıkaran düşünsel bir alana dönüşür. Anday’ın poetik evreninde tarih, başlangıcı ve sonu kesin sınırlarla çizilmiş doğrusal bir akış görünümü taşımaz; uygarlıkların, unutulmuş seslerin, bastırılmış imgelerin ve insanlığın kolektif bilinç tortularının üst üste biriktiği katmanlı bir hafıza alanına dönüşür. Bu yüzden onun şiiri, estetik bir yapı kurmanın ötesine geçerek modernitenin aşındırdığı belleği yeniden derinleştiren poetik bir direnç hattı açar.
Kayıkçı, sağ ol,
getirdin beni kentim Uruk’a,
dilerim kendi yerine esenlikle dönesin,
çekmediğim acı kalmadı,
bilmez misin,
yürüyen yıldız gibi insan,
gökyüzü bitmez ki,
ölümsüzlüğü aramışım, lâf,
nasıl yaşardım aramasam,
o ölümsüz denen yaşıyor mu sanki.
ardışık günleri zaman sanmışım,
gök gürültüsü şimşekten sonra gelmez ki,
odanın içiyle dışarısı bir.
sen duvarıma bak,
pişmiş tuğladan değil mi?
temelin bulunduğu seti incele biraz da,
üçte biri kent,
üçte biri bahçe,
üçte biri Tanrıça İştar’ın kendisi sayılan alandır,
sonra da bağlar,
tarlalar başlar,
kırmızı kuşlar,
zakkumların içinde saçını tarayan sabah,
çiçeksiz arpanın hışırtısı gelir sürekli,
kış günlerine yol gösteren ay şurda dinlenir,
unutulmuş arabalar sel yaşmaklı çayırda,
Ömrün en mavi göğünü aralık ayı boyar.[5]
Dolayısıyla Anday şiirinde “arkeoloji” kavramı yalnızca şiirsel bir metafor ya da estetik bir çağrışım alanı oluşturmaz; şair, sözcükleri adeta bir kazı aracına dönüştürerek insanlığın derin bilinç katmanlarını açığa çıkaran düşünsel bir poetika kurar. Anday’ın şiirinde her imge, geçmişten bugüne ulaşmayı başarmış kırık bir hafıza parçası gibi işlev görür; taş, harabe, deniz, gölge, liman ya da eski uygarlık izleri yalnızca fiziksel nesneleri işaret etmez, zamanın içinden süzülerek gelen tarihsel bilinç tortularını görünür kılar. Özellikle taş imgesi, onda sessiz fakat unutkan olmayan bir varlık biçimine dönüşür; taş, insanlığın unuttuğu zamanları içinde saklayan kadim bir tanık görünümü kazanır. Harabe ise yalnızca çöküşün veya yıkımın simgesi değildir; geçmişin hâlâ konuşmayı sürdürdüğünü, tarihin bütünüyle susmadığını gösteren şiirsel bir eşiktir. Çünkü Anday’ın poetik düşüncesinde yıkılmış olan tamamen yok olmaz; biçim değiştirir, tortulaşır, gömülür ve başka bir zamansallık içinde yeniden ortaya çıkar. Bu nedenle onun şiirindeki harabeler ölü mekânlar değil, zamanın hâlâ nabız attığı bilinç alanlarıdır. Deniz imgesi de benzer biçimde sürekli akan ama hiçbir izi bütünüyle silmeyen kolektif hafızanın akışkan formuna dönüşür; gölge ise kaybolmuş olanın geride bıraktığı ontolojik yankıyı taşır. Bundandır ki Anday’ın şiiri, modern ilerleme düşüncesine yöneltilmiş derin ve örtük bir eleştiri içerir. Modernitenin ilerleme ideolojisi geçmişi aşılması gereken ilkel bir evre, geride bırakılması gereken bir yük ya da unutulması gereken bir tortu şeklinde yorumlarken, Anday şiiri geçmişin hiçbir zaman bütünüyle kaybolmadığını; insanın bilincinde, mekânlarda, taşlarda, denizlerde ve dilin derin yapısında yaşamayı sürdürdüğünü gösterir. Böylece onun poetikası, zamanı yalnızca geleceğe doğru akan bir hareket şeklinde kavramaz; geçmişin sürekli geri döndüğü, şimdinin içine sızdığı ve insanlığın hafızasında dolaşmayı sürdürdüğü katmanlı bir süreklilik alanı kurar.
Kara yakındı önce, hem çok yakın,
Elimi uzatsam tutardı.
Yıldızsız teknemdi inip çıkan gece,
Kurumuş gece, kum, kömür, arduvaz…
Kara yakındı önce, hem çok yakın,
Denizleyin inip çıkan önümde
Bir tanrının atardamarı.
Açtım, yorgundum ama uykum yoktu.
Günlerce yekesiz yelkensiz
Ne de çok kuş takılmıştı ardımıza,
Ne çok harman gördüm köpükten beyaz…
Açtım, yorgundum ama uykum yoktu.
Güneşler hala sağımda solumda,
Sürer gibiydi açık deniz.
Deniz en ince hayvanı belleğin
Nerden kalktım, o rıhtım, o çan…
Bilmiyorum o gök kıyı nereye gitti!
Bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz.
Deniz en ince hayvanı belleğin
bir kuşluk vakti tanrının sevdiği
Görünür zaman yaratan. [6]
Melih Cevdet Anday şiirlerinde belirgin biçimde hissedilen mitik zaman anlayışı, yalnızca geçmiş uygarlıklara yönelik estetik bir ilgi üretmez; aynı zamanda modern çağın doğrusal ilerleme fikrine karşı döngüsel bir evren tasavvurunu da görünür kılar. Antik düşüncede zaman, başlangıçtan sona doğru kesintisiz ilerleyen mekanik bir çizgi şeklinde kavranmaz; tekrarlar, geri dönüşler, mevsimsel devinimler ve varoluşun sürekliliği üzerinden düşünülür. Anday’ın şiirlerinde de insan kaderi, doğa, tarih ve hafıza arasında benzer bir döngüsellik duygusu sürekli hissedilir. Deniz, onun şiirinde yalnızca coğrafi bir unsur görünümü taşımaz; sürekli geri dönen, hiçbir şeyi bütünüyle unutmayan kadim bir hafıza hareketine dönüşür. Taş imgesi, zamanın akışı karşısında sessiz kalan fakat bütün çağları içinde saklayan ontolojik bir tanık gibi belirir. Gökyüzü ise insanlık tarihinin savaşlarını, yıkımlarını, göçlerini, yalnızlıklarını ve uygarlıklarını aynı dinginlik içinde izleyen kozmik bir bilinç alanı görünümü kazanır. Bu imgeler aracılığıyla şiir, bireysel deneyimin sınırlarını aşarak kolektif hafızanın derin katmanlarına ulaşır; insanın kişisel yalnızlığı, antik dünyanın ortak belleğiyle aynı şiirsel düzlem içinde birleşir. Bundandır ki Anday’ın poetikası, modern bireyin parçalanmış ve yönsüz bilincini, insanlığın kadim hafızasıyla yeniden temas ettiren eşsiz bir düşünsel yapı kurar. Onun şiirinde zaman, geçmişin kapanıp kaybolduğu bir süreç değildir; sürekli geri dönen, biçim değiştirerek yaşayan ve insan bilincinin derinliklerinde dolaşmayı sürdüren kozmik bir süreklilik alanıdır. Böylece Anday şiiri, modern çağın hız ve kopuş duygusuna karşı hafızayı, sürekliliği ve insanlığın ortak zamansallığını yeniden kuran şiirsel bir direnç biçimine dönüşür.
Mevsimidir büyüyen taşın, arada bir öten
Badem ağacının, büyülerle uyutulmuş toprakta.
Ah elin ve gökyüzünün çaresizliği…
Çok çekti gönlüm, gönlüm, ayrılıktan küçük bir kuş,
Uzakların kırağı düşmüş camı,
Sevdaya düşen yorulmaz derler.
Yedi türlü çiçek vardı başında
Dökmüş ince bele tel karmakarış.
Akşamdan soyunup girdim koynuna
Seher yıldızını gördüm, ülkeri gördüm,
Garipçe garipçe öten ibibik uyandırdı beni
Tekir’ e gidecektim, ağır yağmurla yanyana,
Suyu dalgalı köprüden geçip. [7]
Bu katmanlı poetik yapı içinde Anday’ın, şiirinde bellek, yalnızca geçmişi anımsama yetisi şeklinde işleyen psikolojik bir mekanizma değildir; aynı zamanda insanın zamana, unutuluşa ve modern çağın aşındırıcı hızına karşı geliştirdiği varoluşsal bir direnç biçimidir. Modernitenin sürekli yenilenme baskısı altında geçmiş silikleşirken, deneyimler yüzeyselleşirken ve insan kendi tarihsel derinliğinden koparken, Anday’ın şiiri kaybolanı koruyan son bilinç alanlarından biri hâline gelir. Dolayısıyla Anday’ın dili sade bir anlatım zemini kurmaz; yoğun, katmanlı, tortulaşmış ve zamanın farklı düzlemlerini aynı anda taşıyan çok katmanlı bir yapı oluşturur. Bir dizede antik çağın yankısı duyulurken aynı anda modern bireyin yalnızlığı, yabancılaşması ve içsel parçalanmışlığı hissedilebilir; böylelikle şiir, geçmiş ile şimdi arasında sürekli titreşen ontolojik bir bilinç alanı üretir. Anday’ın poetik evreninde sözcükler yalnızca anlam taşıyan dilsel araçlar değildir; insanlığın unutulmuş hafızasını saklayan şiirsel tortularıdır. Bu sebeple onun şiirinde mitolojik figürler, taşlar, harabeler, denizler ve gölgeler yalnızca imgesel yoğunluk yaratmaz; aynı zamanda tarihin silinmiş katmanlarını bugünün içine taşıyan hafıza taşıyıcıları gibi işlev görür. Şair, geçmişi kapanmış bir zaman dilimi şeklinde kavramaz; geçmiş, onda hâlâ yaşayan, insan bilincinin derinliklerinde dolaşmayı sürdüren canlı bir zamansallık görünümü taşır. Dolayısıyla Anday şiiri, modern Türk edebiyatında zamanın en derin ve en katmanlı biçimde düşünüldüğü poetik evrenlerden birini kurar. Anday şiirlerinde mit, yalnızca estetik bir unsur değildir; belleğin ontolojik taşıyıcısına dönüşür. Zaman ise ölçülen, hesaplanan ve ileriye doğru akan mekanik bir süreç olmaktan çıkarak insanlığın bilinç tortularını içinde saklayan devasa bir hafıza katmanı hâline gelir. Buradan hareketle Anday’ın şiiri, geçmişi anlatan bir şiir olmaktan çok, geçmişin insanın iç dünyasında yaşamayı sürdürdüğü ontolojik bir hafıza alanı şeklinde değerlendirilebilir.
Kaynakça
[1] M. Cevdet Anday. Kolları Bağlı Odysseus. İstanbul: Adam Yayınları, 1985, s. 45.
[2] Melih Cevdet Anday, Yağmurun Altında. İstanbul: Adam Yayınları, 1989, s. 22.
[3] Melih Cevdet Anday.Teknenin Ölümü. İstanbul: Sander Yayınları, 1975, s. 121.
[4] M. Cevdet Anday. Bütün Şiirleri: Sözcükler. İstanbul: Everest Yayınları, 2018, s. 225.
[5] Melih Cevdet Anday. Ölümsüzlük Ardında Gılgamış. Toplu Şiirleri II. İstanbul: Adam Yayınları,
1987, s. 90.
[6] Melih Cevdet Anday.Teknenin Ölümü. İstanbul: Sander Yayınları, 1975, s. 44.
[7] Melih Cevdet Anday. Seçme Şiirler. İstanbul: Adam Yayınları, 1985, s. 44.

