Otokratın El Kitabı – Latin Amerika Perspektifi

2026 yılı, uluslararası siyasette dikkat çekici gelişmelere sahne oldu. Ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD tarafından yürütülen bir operasyonla kaçırılmasına tanıklık ettik. Sonraki aylarda ise İran; ABD ve İsrail’in saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Venezuela ve İran birbirlerinden çok farklı özelliklere ve dinamiklere sahip olsalar da, bu iki ülkenin en bariz ortak özelliği muhtemelen despot yönetimlere sahip olmaları. Otokratik yönetim modeli, bu ülkelere müdahalenin sebebi değil belki ama dışarıdan yapılan bu müdahalelerin başarılı olmasında otokrasinin payı da yadsınamaz.

Otokrasi, iktidarın bir kişi ya da zümre tarafından mutlak biçimde kullanıldığı yönetim biçimi olarak tanımlanıyor. Yunancada autos (kendi) ve kratos (kuvvet) kelimelerinden türetilmiş bir kavram. Çoğu zaman diktatörlük ile birlikte anıldığı için, bu iki kavram birbirlerinin yerine de kullanılmakta. Otokrat, maiyetindeki bireylerin hürriyetleri üzerinde tam, mutlak ve koşulsuz bir denetim yetkisini haiz olduğundan, bireylerin kağıt üzerinde sahip oldukları hak ve hürriyetleri ne zaman ve hangi şartlar altında kullanabileceklerini de belirleyen kişi(ler)dir.

Otokratın tüm yetkileri kendi elinde topladığı bir sistemi inşa etmek amacıyla başvurduğu klasik yöntemler bu metnin konusu olmakla birlikte, bu meseleye geçmeden evvel rejim tasnifine yönelik kısa bir değerlendirme yapmak gerekir. Çünkü bu değerlendirme, hem bu rejimlerin ortaya çıkış dinamiklerini anlamamızı sağlayacak hem de ortaya çıkışlarını ve pekişmelerini belirleyen unsurları daha açık biçimde görmemize yardımcı olacaktır.

Halihazırda yer küre üzerindeki rejimlerin çok azı iyi işleyen / tam demokrasi olarak tanımlanmakta. Demokrasi ve otokrasiyi bir spektrum olarak ele aldığımızda, aslında rejimlerin çok büyük bir kısmının bu iki uç noktanın arasında bir yere tekabül ettiğini gözlemlemekteyiz. Bu rejimler, hem demokrasinin hem de otokrasinin özelliklerini barındırdığından, literatürde hibrit rejimler yahut gri rejimler olarak adlandırılmaktadır.

Ancak hibrit rejimler, demokrasi ve otokrasi skalasında sabit bir noktaya tekabül etmiyor. Rahmetli anayasa hukuku duayenimiz Ergun Özbudun’un ifadesiyle “grinin de çok farklı tonları olduğu” gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Peki, bu ne anlama geliyor? Hibrit rejimlerden demokratik niteliği otokratik niteliğine galabe çalan rejimler “sınıflı demokrasiler” olarak adlandırılıyor. Yani sıfat, demokrasinin önüne getiriliyor. Kırılgan demokrasi ve askerî vesayet demokrasileri bu rejim türlerine örnek gösterilebilir. Diğer yandan, spektrumda otokrasiye yakın olan, yani despotik nitelikleri demokratik özelliklerinin önüne geçen rejimlerde ise sıfat, bu kez otokrasiye ekleniyor. Seçimli otoriterizm ve rekabetçi otoriter rejimler bu ikinci gruba örnek gösterilebilir.

Rejim tasnifine yönelik çizdiğimiz bu genel şablon bize otokratın mutlak bir rejim tesis edebilmesinde katalizör görevi ifa eden yahut mutlak rejim tesisinin kurulmasında fren vazifesi gören faktörleri tespit edebilmemizde ve yine “otokratın el kitabında” hangi taktik ve stratejilerin ne ölçüde başarılı ya da başarısız olduğunu anlayabilmemizde yol gösterici bir rol oynayacak.

Dikta Rejiminin Kuruluş Stratejileri

Venezuela örneğine bakalım. Hugo Chávez 1999’da iktidara gelmeden önce, ülkede kâğıt üzerinde işleyen bir demokrasi vardı. Adam Przeworski, demokrasiyi “iktidarın seçimleri kaybedebildiği rejim” olarak tanımlar. Gerçekten de seçimlerin kaybedilebildiği ve seçmen iradesi doğrultusunda yeni aktörlerin yönetime gelebildiği sistemlere demokrasi diyoruz. Ancak Venezuela’da 1958 sonrasında iktidar ve ana muhalefet partileri bir araya gelerek Punto Fijo Paktı’nı imzaladı. Bu mutabakata göre seçimleri kim kazanırsa kazansın, siyasal elitler ülkeyi birlikte yönetmeye devam edecekti.

Bu düzen zamanla seçmen iradesini anlamsızlaştırdı; sandık, iktidarı gerçekten değiştirebilen bir mekanizma olmaktan çıktı. Takdir edersiniz ki iktidarın seçim yoluyla el değiştirmediği bir sistemde yöneticilerin halkın çıkarları doğrultusunda hareket etmesi için motivasyonları kalmaz.

Ekonomik krizler ve büyük yolsuzluklar bu yarı kapalı dönemin belirgin sorunlarıydı. İşte tam da böyle bir zeminde Chávez, 90’ların sonunda yozlaşmış düzeni yıkma iddiasıyla “halkın sesi” olarak sahneye çıktı. Yüksek bir oy oranıyla iktidara geldi ve arkasına aldığı güçlü toplumsal destek sayesinde mevcut rejimi, geleneksel siyasi partileri ve devlet içindeki yerleşik güç odaklarını kısa sürede tasfiye etmeyi başardı.

Otokratların önemli bir kısmı aynı zamanda popülisttir. Popülist liderler, toplumun tamamının desteğini almanın imkânsız olduğunun farkındadır; bu nedenle çoğunluğun desteğini yeterli görür ve kutuplaştırma siyasetini bilinçli bir strateji olarak kullanırlar. Onların anlatısında; bir tarafta temiz, vatansever, ahlaklı ve gerçek halkı temsil eden sessiz yığınlar; diğer tarafta ise bu yığınların iyi niyetini suistimal eden elitler ve statükodan maddi menfaat sağlayan dar bir azınlık vardır.

Toplumu siyah ve beyaz olarak iki karşıt kampa ayıran bu çerçevede yüzde 50 + 1 oy, siyasal ve ahlaki üstünlük iddiası için yeterlidir. Bu anlayışın doğal sonucu olarak sandık her şeydir. Bu yönüyle sandık, çoğulcu demokrasinin değil, çoğunlukçu yönetim anlayışının aracı haline gelir. Böylece lider, kendisine yöneltilen her eleştiriyi “milli iradeye karşı çıkmakla” suçlayarak bertaraf eder ve demokratik denge-denetleme mekanizmalarını da aynı çoğunluk kartıyla etkisizleştirir.

Şimdi, otokratın iktidarı ele geçirdikten sonra despotik bir rejim kurmasında ve bu rejimi konsolide etmesinde etkin rol oynayan stratejilere bakabiliriz.

  1. Muhalefetin Gayrimeşru ve Gayrimilli İlan Edilmesi

İlk adım, muhalefeti “halktan kopuk”, “eski düzenin temsilcisi” ve “ülke çıkarlarına aykırı” göstermektir. Böylece siyasi rekabet bir politika yarışı olmaktan çıkar, ahlaki bir savaşa dönüşür. Muhalefete oy verenler bile dolaylı biçimde şüpheli konuma itilir.

Muhalefetin geçmişten bugüne taşıdığı bagajları, otokratın projelerini hayata geçirmesini kolaylaştırır. Populist lider, önceki rejimin yanlışlarını seçmenine sıkça hatırlatarak, iktidarı kaybetmeleri karşısında o kara günlere dönüleceği konusunda seçmenini uyarır/tehdit eder. Bu taktik, özellikle muhalefetin özeleştiri yapmaya cesaret edemediği yahut yaptığı özeleştirinin toplumda karşılık bulmadığı senaryoda çoğu zaman işe yarar.

  1. Yargının Bağımsızlığının Aşındırılması

Mevcut hâkimler erken emekliliğe zorlanır, yüksek yargının yapısı değiştirilir ve kritik pozisyonlara sadık isimler atanır. Amaç açıktır: İktidarı sınırlayabilecek bir yargı denetiminin önünü kesmek ve hukuku, siyasi projenin aracı haline getirmek. Eğer yargı, kamuoyunda “eski rejimin borazanı” ve  “statükonun koruyucusu” olarak etiketlenmişse ve bunun sonucunda toplumda yargı kararlarının hukuki değil ideolojik olduğu yönünde algı oluşmuşsa, yargıya müdahale daha da kolaylaşır.

Başka bir ifadeyle, tıpkı bir önceki maddede ifade ettiğimiz “muhalefetin bagaj sorunu” yargı için de geçerliyse, yargının “hizaya getirilmesi” projesine toplumun koşulsuz destek vermesi pek de şaşırtıcı değildir. Güçlü halk desteğine sahip ve seçimleri arka arkaya kazanan bir iktidar karşısında, yüksek yargının direncini uzun süre koruyabilmesi neredeyse imkânsız hale gelir. Yargıya yönelik tasfiyeler ve yapısal değişiklikler böylece “milli iradenin önündeki vesayetin kaldırılması” söylemiyle meşrulaştırılır.

  1. Medyanın Bağımsızlığının Zayıflatılması

Medya; “taraflı”, “manipülatif” ve “vesayetçi” ilan edilir. İktidar yanlısı iş insanları aracılığıyla medya sahipliği el değiştirir, eleştirel gazeteciler baskı altına alınır. Sonuçta medya çoğulcu bir alan olmaktan çıkar, tek sesli bir yankı odasına dönüşür.

Önceki maddelerde yargı ve muhalefet için yaptığımız tespit burada da geçerlidir: Eğer medya zaten halk nezdinde meşruluğunu yitirmiş, statükonun çıkarlarını koruyan bir yapı olarak algılanıyorsa, iktidarın onu yeniden dizayn etmesi çok daha kolaylaşır. Örneğin, Ekvador’da Rafael Correa iktidara gelmeden önce, “yozlaşmış medyayı temizleme” vaadiyle kampanya yürütmüş ve bu söylem toplumda karşılık bulmuştu.

Correa öncesi dönemde bazı büyük medya gruplarının devlet başkanlarına baskı yapabilecek, hatta istedikleri ekonomik ayrıcalıkları alamadıklarında, manşetlerin gücüyle siyasi kriz üretebilecek bir güce ulaştığı yönünde yaygın bir kanaat vardı. Medya patronlarının farklı sektörlerde geniş ekonomik çıkar ağlarına sahip olmaları ve köşe yazarları (kalemşörleri) aracılığıyla bu çıkarları önceleyen “habercilik anlayışına”(!) sahip olmaları, kamuoyunda ciddi bir tepki doğurmuştu. Böyle bir atmosferde, popülist bir liderin “medyayı hizaya getirme” amacıyla harekete geçmesi ve bu yönde attığı adımlar için güçlü bir halk desteği bulması yine şaşırtıcı değildir.

  1. Kamu Yayıncılığının Siyasallaştırılması

Eğer güçlü bir kamu yayıncılığı geleneği varsa, bu alan hızla kontrol altına alınır ve hükümetin iletişim aygıtına dönüştürülür. Bu süreçte devlet ile hükümet arasındaki ayrım giderek bulanıklaşır. Hükümet politikaları, “devletin bekası” ile özdeşleştirilir; iktidara yöneltilen eleştiriler ise “şanlı ve yüce devlete saldırı” olarak çerçevelenir.

Böylece meşru siyasal eleştiri, gayrimeşru bir eylem gibi sunulur. Bunun doğal sonucu olarak muhalefet, uluslararası aktörlere başvurduğunda ya da dış kamuoyuna seslendiğinde, kendi devletini (hükümeti değil) dış güçlere şikâyet etmekle suçlanır. Eleştiri, demokratik denetimin bir unsuru olmaktan çıkarılır; ihanetle eşdeğer bir davranış gibi kodlanır. Kamu yayıncılığı da bu anlatının taşıyıcısı haline gelerek çoğulcu kamusal alanı olabildiğince daraltır.

  1. İnternet Üzerinde Sıkı Denetim Kurulması

Ahlak, güvenlik ya da terörle mücadele gerekçeleriyle dijital alan regüle edilir. Ancak bu düzenlemeler çoğu zaman ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki yaratır. Sosyal medya denetimi, alternatif kamusal alanın daraltılması anlamına gelir.

  1. Sivil Toplumun Baskı Altına Alınması

STK’lar ve üniversiteler; “elitist”, “yabancı fonlu” ya da “siyasi ajandalı” olmakla suçlanır. Akademik özerklik zayıflatılır, eleştirel düşünce marjinalleştirilir. Böylece toplumun örgütlü direnç kapasitesi düşürülür. Elitist ve “yabancılarca fonlanan” sivil toplum kuruluşlarına ve üniversitelere karşı iktidar kendi sivil toplumunu ve akademisini yaratır.

  1. İş Dünyasının Hizaya Getirilmesi

Muhalefete finansal destek sunan iş insanları; vergi denetimleri, idari soruşturmalar ya da kamu ihalelerinden dışlanma tehdidiyle karşılaşır. Mesaj nettir: Tarafını seç ya da bedelini öde.

Latin Amerika siyasetini anlatırken sıkça başvurulan bir ifade vardır: “dostlarım için her şey, düşmanlarım için hukuk.” Bu söz, yasaların evrensel ve tarafsız kurallar bütünü olmaktan çıkıp seçici biçimde uygulanmasını anlatır. İktidara yakın çevreler için mevzuat esnektir. Hatalar tolere edilebilirdir. Muhalifler için ise en küçük açık dahi soruşturma gerekçesine dönüşebilir. Böyle bir düzende hukuk, eşitlik sağlayan bir zemin olmaktan çıkar; muhaliflerin başı üzerinde sürekli sallanan Demokles’in Kılıcı halini alır. Bu, sadece cezalandırma değil, aynı zamanda caydırma mekanizmasıdır: Herkes potansiyel riskin farkındadır ve çoğu zaman açık baskıya gerek kalmadan otosansür devreye girer.

Bu durum, hukuk devleti ile kanun devleti ya da anayasal devlet ile anayasalı devletin aynı şey olmadığını açık biçimde gösterir. Kanunlar ve anayasalar var olabilir, ancak taraflı uygulandıklarında demokratik koruma ve eşitlik işlevini kaybeder; yalnızca iktidar lehine işleyen araçlar haline gelir.

  1. Yandaş Sermaye Sınıfının Yaratılması

Kamu ihaleleri, krediler, teşvik mekanizmaları ve kamu kaynaklarına erişim, siyasal iktidara sadık iş çevrelerine yönlendirilerek ekonomik yapının yeniden şekillendirilmesi hedeflenir. Bu süreçte ekonomik fırsatlar, piyasa rekabetinden ziyade siyasi bağlılık üzerinden dağıtılır ve iktidara ekonomik olarak bağımlı yeni bir “elit” ve “yandaş sermaye” sınıfı yaratılır. Böylece siyasi sadakat ekonomik ayrıcalıkla ödüllendirilirken, ekonomik güç de siyasal iktidarın sürekliliğini destekleyen bir araca dönüşür.

Bu yaklaşım, özellikle Hugo Chávez tarafından teorik çerçevesi oluşturulan ve daha sonra Latin Amerika’da farklı yönetimler tarafından benimsenen “21.Yüzyıl Sosyalizmi” anlayışıyla ilişkilendirilen uygulamalar bağlamında da tartışılmıştır. Bolivya’da Evo Morales ve Ekvador’da Rafael Correa gibi liderler, on yıllar boyunca ihmal edildiği ve refahtan yeterince pay alamadığı iddia edilen toplumsal kesimlerin ekonomik olarak güçlendirilmesini amaçlayan “yeniden dağıtımcı ekonomi politikalarını” hayata geçirmeye çalışmışlardır.

Ancak geniş ölçekli sosyal transfer programları, altyapı yatırımları ve devasa kalkınma projeleri ciddi mali kaynak gerektirir. Popülist otoriter yönetimler açısından bu politikaların sürdürülebilmesi için yalnızca mevcut ekonomik düzenle çalışmak yeterli görülmez. Bu nedenle, geleneksel ekonomik statükoya alternatif oluşturabilecek, iktidarla eşgüdüm içinde hareket eden yeni bir sermaye sınıfının ortaya çıkarılması stratejik bir araç olarak değerlendirilir. Sermaye sınıfının kısmen el değiştirmesi veya yeniden yapılandırılması, hem 21. Yüzyıl Sosyalizm ideolojisi kapsamında siyasal vaatlerin yerine getirilmesi hem de ekonomik kaynakların merkezi biçimde mobilize edilebilmesi açısından gerekli bir adımdır.

  1. Bürokrasi ve Güvenlik Aygıtının Siyasallaştırılması

İktidara sadık olmayan kadrolar tasfiye edilir. Devletin istihbarat ve güvenlik kurumları muhalefete karşı araçsallaştırılır. Devlet, parti devleti haline evrilmeye başlar. Populist liderler aynı zamanda pragmatist olduklarından, onlar için ezeli ve ebedi dostluk/düşmanlık söz konusu değildir. Hainler, doğru yolu buldukları takdirde muktedir tarafından dağıtılan nimetlerden yeniden istifade edebilirler. Aynı şekilde nankör dostlar ise, dünün düşmanlarının yerini çabucak alabilirler. Tasfiyeler de o anki dost ve düşman algısına göre yapılır.

  1. Seçim Kurallarının İktidar Lehine Yeniden Tasarlanması

Seçim çevreleri yeniden çizilir, barajlar ve teknik düzenlemeler muhalefetin işini zorlaştıracak şekilde değiştirilir. Seçimler devam eder, ama rekabet eşit ve adil olmaktan çıkar. Bu sürecin en bilinen örneklerinden biri “gerrymandering” olarak adlandırılan uygulamadır. Terim, ABD Başkan Yardımcısı Elbridge Gerry’nin soyadı ile, 1812 yılında çizilen seçim bölgelerinden birinin bir karikatürde semendere (salamander) benzetilmesinden doğmuştur. Bu yöntemde seçim bölgeleri, coğrafi veya toplumsal bütünlükten ziyade iktidarın en fazla sandalyeyi kazanmasını sağlayacak biçimde, kimi zaman oldukça absürt sınırlar çizilerek yeniden düzenlenir. Böylece oy oranı büyük ölçüde değişmese bile, temsil dağılımı iktidar lehine sistematik biçimde şekillendirilir. Oy bölgeleri üzerindeki mühendislik müdahaleleri ile muktedir, seçmenini kendisi belirler.

  1. Seçim Yönetiminin Kontrol Altına Alınması

Seçim kurulları ve denetim mekanizmaları iktidar etkisine açılır. Böylece “rekabetçi otoriterlik” kurumsallaşır: Seçimler vardır ama sonuçları iktidar açısından yüksek risk taşımaz.

  1. Döngünün Sürekli Tekrarı ve Korku İkliminin Derinleştirilmesi

Son aşama ise tüm bu aşamaların tekrarını kapsar. Bu adımlar bir kez uygulanıp bırakılmaz; aksine sürekli tekrarlanır, kurumsallaştırılır ve zamanla sertleştirilir. Böylece muhalefet etmek giderek maliyetli, eleştirmek ise riskli hale gelir. Açık baskının yerini çoğu zaman içselleştirilmiş korku, oto-sansür ve siyasal yılgınlık alır. Direnç kapasitesi zayıfladıkça hegemonya sıradanlaşır ve yeni siyasal düzen “normal” kabul edilmeye başlanır.

Bununla birlikte, bu adımların her ülkede aynı sırayla gerçekleşmediğini özellikle vurgulamak gerekir. Stratejik öncelikler, liderlerin karşılaştığı kurumsal engellere göre değişebilir. Örneğin, Ekvador’da Rafael Correa açısından medya ve yargı en büyük siyasal direnç alanlarını oluşturduğundan, Correa iktidarının erken döneminde kapsamlı anayasa değişikliği paketi aracılığıyla öncelikle bu iki kurumu yeniden yapılandırmayı hedeflemiş ve 2008 anayasa referandumu ile bunu büyük ölçüde başarmıştır.

Bu tür stratejileri “otokratın 12 adımlık el kitabı” ismiyle sistematik hale getiren Larry Diamond’un tespitleri önemli bir analitik çerçeve sunmakla birlikte, Latin Amerika deneyimi açısından pazıldaki bazı kritik parçaların eksik kaldığı söylenebilir. Bu eksik parçaların başında referandumlar aracılığıyla anayasal düzenin tersyüz edilmesi gelir. Latin Amerika’da birçok popülist lider, yüksek halk desteğiyle iktidara geldikten hemen sonra referandum mekanizmasını kullanarak anayasal sistemi yeniden kurma yoluna gitmiştir.

Hugo Chávez, Rafael Correa ve Evo Morales örneklerinde görüldüğü üzere yeni anayasalar çoğunlukla kurucu meclisler aracılığıyla hazırlanmış; bu süreçte yürütme organının, özellikle de devlet başkanının yetkilerinin genişletilmesine özel önem verilmiştir.

Bu üç ülkede anayasal değişimler çoğu zaman devlet başkanının görev süresi sınırlamalarını ortadan kaldırmış ya da fiilen esnetmiştir. Venezuela’da başkanlık süre sınırlamaları komple kaldırılırken, Bolivya ve Ekvador’da liderlerin üçüncü hatta dördüncü kez aday olabilmelerinin önü açılmıştır. Ancak mesele yalnızca başkanın görev süresinin uzatılması değildir. Kapsamlı ve tartışmalı anayasa referandumları aracılığıyla yerleşik kurumsal denge mekanizmaları aşındırılmış, siyasal sistemin tarihsel ve kurumsal kültürü önemli ölçüde zedelenmiştir. Bu süreç, “tersine kurumsallaşma” olarak adlandırılan bir sonucu doğurmuştur: kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürürken, fiili güç dengesi yürütme lehine yoğunlaşır. Uzun vadede bu dönüşümün maliyeti özellikle Venezuela örneğinde ağır olmuştur.

Kurumsal Çöküşün Anatomisi: Venezuela

Kurumsal kültürün aşındırılması ve devlet yapısının siyasal iktidarın kısa vadeli hedeflerine göre yeniden tasarlanması, başlangıçta popülist otokrat açısından işlevsel ve hatta başarılı görünebilir. Kurumların dengeleyici rolü ortadan kaldırıldığında karar alma hızlanır, muhalefet zayıflar ve liderin vaatlerini hayata geçirme kapasitesi artmış izlenimi doğar. Ancak kurumsallaşma, çoğu zaman onlarca yılın — hatta kimi ülkelerde yüzyılların — krizleri, darbeleri ve toplumsal çatışmaları aşarak oluşmuş bir birikimdir. Bu birikim bir gecede tersyüz edildiğinde, ortaya çıkan boşluk uzun vadede devletin kendisini savunma kapasitesini aşındırır.

Venezuela deneyimi bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biridir. Hugo Chávez döneminde başlayan anayasal dönüşüm yalnızca siyasal sistemi değil, devletin güvenlik mimarisini de yeniden şekillendirdi. 1999 Anayasası ile ordunun “apolitik” karakterini vurgulayan önceki anayasal anlayış terk edildi; ordu giderek siyasal projenin bir unsuru haline getirildi. Profesyonel ve devlete hizmet eden bir kurum olarak tasarlanan silahlı kuvvetler, Bolivarcı Silahlı Kuvvetler ve milis yapıları aracılığıyla doğrudan devlet başkanına bağlı bir siyasal aygıta dönüştürüldü. Ek olarak, askerî kadroların kamu yönetiminde kritik pozisyonlara yerleştirilmesiyle devlet yapısı giderek militarize edildi ve kurumsal sadakat yerini kişisel sadakate bıraktı.

Bu dönüşüm, kısa vadede iktidarın kontrol kapasitesini artırmış görünse de, uzun vadede devletin kurumsal reflekslerini zayıflattı. Devlete değil, lidere bağlı hale getirilen bir ordunun kurumsal kimliği aşındıkça, devlet egemenliğini koruyacak kolektif irade de erozyona uğradı. Nitekim 2026 yılının başında, ABD güçlerinin Karakas’ta düzenlediği operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun konutuna girilerek yakalanması ve ülke dışına çıkarılması, bu kurumsal çözülmenin dramatik bir göstergesi oldu.

Daha dikkat çekici olan ise devletin temel güvenlik kurumu olması beklenen ordunun bu süreçte belirleyici bir direnç sergileyememiş olmasıdır. Devleti korumak üzere kurumsallaşmış bir ordunun yerini siyasal liderliğe bağlılaştırılmış bir yapı aldığında, kriz anlarında ortaya çıkan sonuç paradoksaldır: lider, güçlendirdiğini düşündüğü aygıt tarafından korunamaz hale gelir. Kurumsal kimliği zayıflatılmış bir ordu, ne devleti savunacak özerk kapasiteyi sergileyebilir ne de egemenlik ihlallerine karşı kolektif refleks üretebilir.

Venezuela örneği bu nedenle yalnızca bir rejim dönüşümünün değil, kurumsal çöküşün anatomisini de ortaya koyar. Kurumların kişiselleştirilmesi, kısa vadede iktidarı tahkim edebilir; fakat uzun vadede devletin dayanıklılığını ortadan kaldırır. Sonunda bedeli sadece liderler değil, toplum da öder: çünkü kurumlar çöktüğünde, devlet artık kendisini koruyabilecek omurgadan yoksun kalır.

Sonuç:

Rejimin demokrasi–tam otoriter rejim skalasında nereye evrileceğini, muktedirin 12 adımlık el kitabı olarak zikrettiğimiz aşamaları ne ölçüde başarılı bir şekilde uyguladığı belirler. Bu aşamaları kısmen uygulamayı başaran iktidarlar, genelde ülkelerini rekabetçi otoriter rejim kategorisine dahil ederler. Morales ve Correa döneminde Bolivya ve Ekvador’da bunu gözlemlemekteyiz. Bu ülkelere nazaran, otokratın el kitabındaki tüm aşamaları sorunsuz şekilde hayata geçirmeyi başaran (!) ülkelerde ise rejimin tam otoriter, kapalı bir sisteme dönüştüğünü görüyoruz. Chávez ve halefi Maduro dönemi Venezuela’sı kapalı rejime örnek gösterilebilir.

Başladığımız noktaya döndük. Demokrasi, birileri istediği yahut dayattığı için değil, yahut emperyal güçler ülkeye zorla “demokrasi” getirmeye kalkışır endişesi nedeniyle değil; hem halkın refahı ve mutluluğu için hem de olası dış müdahaleler söz konusu olduğunda — yani devletin bekası tehdit altındayken — halk kenetlenebilsin ve bu tehdidi bertaraf edebilsin diye gereklidir. Venezuela’da müdahale öncesinde, despot yönetim altında bıkmış ve usanmış bir kitlenin dış müdahaleyi destekleyecek noktaya gelmesi de bu yönüyle tesadüf değil. İçeride birlik ve dirliği sağlayamamış toplumların dış müdahaleler söz konusu olduğunda ayakta durmasının çok daha zor olduğunu Venezuela halkı acı bir şekilde tecrübe etti.

İran’da ise süreç farklı bir seyir izledi. Dış müdahale tehdidiyle karşı karşıya kaldıklarında, rejim karşıtı kesimlerin otomatik olarak dış müdahaleyi destekleyeceği yönünde genelleyici bir çıkarım yapmak güçtür. Nitekim ABD ve İsrail saldırıları karşısında, rejime yönelik ciddi eleştirileri bulunan geniş toplumsal kesimler dahi dış tehdidi önceleyen bir refleks geliştirerek ulusal birlik etrafında kenetlenebildi. Bu durum, dış müdahalenin her zaman iç muhalefeti rejim karşıtı bir hatta konsolide etmediğini; aksine bazı koşullarda millî dayanışma duygusunu güçlendirebildiğini göstermektedir.

Bununla birlikte, Saddam dönemi Irak’ı ve Maduro yönetimindeki Venezuela başta olmak üzere çok sayıda örnek, otoriter rejimlerin dış müdahaleler karşısında toplumsal düzeyde güçlü bir kenetlenme üretmekte çoğu zaman zorlandığına işaret etmektedir. Bu çerçevede İran örneği, genel eğilimi bütünüyle geçersiz kılan bir karşı örnekten ziyade, farklı tarihsel, toplumsal ve jeopolitik dinamiklerin etkisiyle ortaya çıkmış istisnai bir vaka olarak değerlendirilebilir. İran’ın bu konuda istisna teşkil etmesinde, rejimin kendi söylemiyle “Büyük Şeytan” ve “Küçük Şeytan”a karşı yürüttüğü  mücadelenin önemli bir rol oynadığı söylenebilir.

Muhammet Dervis Mete
Muhammet Dervis Mete
1989 yılında Erzurum'da doğan Av. Muhammet Derviş Mete, 2008 yılında başladığı ODTÜ Ekonomi Bölümü’ndeki eğitimini bırakarak, 2014 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Üniversite giriş sınavında Türkiye genelinde ilk 10’a girerek "Başbakanlık İlk 100 Derece Bursu" ve "İş Bankası Yılın Altın Öğrenci Ödülü" gibi prestijli burs ve ödüllerin sahibi olmuştur. 2018 yılında Durham Üniversitesi’nde (İngiltere) yüksek lisans derecesini tamamlayan Mete, 2020 yılında Avrupa Komisyonu’nun sağladığı Jean Monnet Bursu ile Leiden Üniversitesi’nde (Hollanda) ikinci yüksek lisans eğitimini bitirmiştir. Halen Edinburgh Üniversitesi’nde (İskoçya) anayasa hukuku alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. 2016 yılı itibariyle Balıkesir Barosu’na kayıtlı olan Mete, İngilizce ve temel düzeyde Arapça bilmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Yeni Bir Temyiz Makamı: Sosyal Medya Mahkemeleri

Emniyetteki işlemlerinin ardından tutuklanma talebiyle adliyeye sevk edilen şüpheliler, adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı. Şüphelilerin salıverilmesinin ardından sosyal...

Malezya Olmayalım Endişesinden, Malezya Olamadık Pişmanlığına

Uzakdoğu seyahatimin ilk durağı Kuala Lumpur’dayım. Malezya’nın bizim muhafazakâr elitlerde hep önemli bir yeri olmuştur. MİT Başkanı İbrahim...

Hastalıklı Endoktrinasyon: Sevgili Askerler, Lütfen Çok Fazla Arap Öldürün

“Ağaç yaşken eğilir” düsturuyla hareket eden devletlerin, vatandaşlarını henüz çocuk yaşta belirli bir ideolojiyle eğitme ve resmi devlet...

Uluslararası Hukuk: Gerçek Mi, Yanılsama Mı?

Bugünkü yazım, iki alışılmadık özelliğe sahip. Birincisi, bu yazı bir kitap tanıtımından ibaret. Alışılmadık yanı ise, bu kitabın kendi...

Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raporu: Bulgular ve Öneriler

Giriş Dünyanın gözleri önünde, canlı yayında bir milletin soykırımına tanıklık ettiğimiz bu günlerde başka bir mesele hakkında yazıp çizmek...

Satranç ve Devlet Aklı

"Oyun bittiğinde şah da piyon da aynı kutuya konur." Alexander Puşkin'e ait olan bu sözü, itiraf edelim Kurtlar Vadisi...

“Bu Ülke” Uğruna Feda Edilmiş Gözler: Cemil Meriç

Giriş    Godfather ya da Hababam Sınıfı... Defalarca izlememize rağmen, denk geldikçe yine izleriz. Bazı filmler nasıl ki eskimez...

“Demokrasi Yolunda” Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: Ali Fuad Başgil

Giriş:           Bundan 15 sene evvel, Ankara Hukuk’taki tahsilim sırasında, haftalık okumalar yapmak maksadıyla kurmuş olduğumuz Sahaf Sever Kitap...

Yeni Dünya Düzeni: Liberal Otokrasi (Bırakınız Yapsınlar)

Giriş               İfade özgürlüğü, Ordinaryüs Profesör Ali Fuad Başgil’in ifade ettiği şekliyle, özgürlüklerin en değerlisidir ama tarih boyunca en büyük...

Batı’nın Şımarık Çocuğu İsrail ve Küresel Ölçekte Demokrasinin Erozyon...

Giriş: Eski bir Sovyet fıkrasına göre, Amerikan Anayasası ile Sovyet Anayasası arasındaki fark sorulduğunda şu yanıt verilir: Sovyet...

Müzakereci Anayasa, Bilinmezlik Perdesi ve Kurban Bayramı Üzerine Notlar

Giriş İlk bakışta birbirleriyle herhangi bir ilgisi yokmuş gibi görünen bu üç kavramın nasıl ve neden bir araya geldiğini...

California Üç İhlal Yasası (Three Strikes Law) ve Türk...

Gazetelerin üçüncü sayfaları, suç kayıtları kabarık olan kişilerin işledikleri yeni suçların haberleriyle dolu. Bir kaç örnekle başlayalım. “Ümraniye'de...