Türkiye’de İsrail’e yönelik sert açıklamalar kamuoyunda doğal karşılanıyor. Gazze’de yaşanan insanlık dramı karşısında öfke duymamak mümkün değil. Ancak bu söylemlerin en çok kimin işine yaradığını da sormak gerekir. Bana göre bugün İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun en çok ihtiyaç duyduğu şey, İsrail’in her taraftan kuşatıldığı ve varoluşsal bir tehdit altında bulunduğu algısını canlı tutmaktır. Türkiye’nin de bu algıyı istemeden beslemesi, Netanyahu’nun siyasi hesaplarına hizmet etmekten başka bir sonuç doğurmaz.
Orta Doğu’da savaş, çatışma ve gerilim sanki hiç bitmeyecek. Hatta bazıları bunun bitmesini istemiyor. Bunların başında da Netanyahu geliyor.
Oysa 7 Ekim 2023 saldırısından yalnızca sekiz gün önce ABD Başkanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Orta Doğu’yu son yirmi yılın en “sessiz” dönemini yaşayan bölge olarak tanımlamıştı. Tarihe geçen talihsiz değerlendirmelerden biri oldu. Hamas’ın saldırısıyla başlayan süreç, yalnızca Gazze’yi değil bütün bölgeyi içine alan yeni bir istikrarsızlık dönemini başlattı.
Donald Trump ikinci kez başkan olduktan sonra başlangıçta yeni savaşlardan kaçınacağı beklentisi vardı. İlk başkanlık döneminde Afganistan’dan çekilme sürecini başlatmış, Amerika’nın “sonu gelmeyen savaşlarını” eleştirmişti. Ancak bugün ortaya çıkan tablo farklıdır. ABD, giderek Netanyahu’nun önceliklerinin peşinden sürüklenen bir görüntü vermektedir.
Netanyahu ise bu gelişmelerden siyasi olarak yararlanmayı başardı. Yolsuzluk davaları, koalisyon krizleri ve büyük protestolar nedeniyle siyasi geleceğinin tartışıldığı bir dönemde Hamas saldırısı gerçekleşti. Saldırıya ilişkin güvenlik zaaflarının nasıl ortaya çıktığı elbette ayrı bir tartışma konusudur. Ancak tartışılmaz olan, Netanyahu’nun bu saldırının ardından oluşan savaş ortamını kendi siyasi geleceği açısından kullanmayı başarmış olmasıdır.
İsrail tarihinde benzeri görülmemiş bu saldırıda yaklaşık 1.200 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi de rehin alındı. İsrail buna karşılık verdi. Ancak verilen karşılığın boyutu, uluslararası kamuoyunun desteğini hızla aşındırdı. Gazze’de on binlerce sivil hayatını kaybetti. Hamas saldırısı nedeniyle bir zamanlar İsrail’e duyulan uluslararası sempati yerini giderek artan eleştirilere bıraktı. Özellikle Avrupa’da ve hatta uzun yıllardır İsrail’in en güçlü destekçisi olan ABD’de bile kamuoyu önemli ölçüde değişmeye başladı.
Bu değişimin sembolik örneklerinden biri, geçen yıl İsrail’in Kanal 12 televizyonunda yayımlanan kayıtlar oldu. 7 Ekim günü askeri istihbaratın başındaki General Aharon Haliva’nın, öldürülen her İsrailliye karşılık elli Filistinlinin ölmesi gerektiğini ve “çocuk olup olmadıklarının artık önemli olmadığını” söylediğinin ortaya çıkması, savaşın nasıl bir zihniyetle yürütüldüğünü göstermesi bakımından son derece çarpıcıydı.
Hamas’ın büyük ölçüde etkisiz hale getirilmesi, Hizbullah’ın ağır darbe alması ve Suriye’de Esat rejiminin çökmesiyle birlikte İsrail, uzun yıllardır sahip olmadığı ölçüde elverişli bir güvenlik ortamına kavuşmuştu. Üstelik İran’ın nükleer programı da ABD’nin desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda ciddi şekilde geriletilmişti. Normal şartlarda bu gelişmeler İsrail açısından önemli bir stratejik başarı olarak değerlendirilebilirdi.
Ancak Netanyahu için bunlar yeterli olmadı. Çünkü savaş ortamı sona erdiği anda ülke yeniden iç siyasete, yolsuzluk davalarına ve hükümetin performansına odaklanacaktı. Bu nedenle çatışmanın sürekli yeni cephelere taşınması, onun siyasi çıkarlarına daha uygun görünmektedir.
Netanyahu Başkan Trump’ı bu kez İran’da rejim değişikliğine ikna etti. 28 Şubat’taki ortak saldırı ile İran karar alıcılarının belli başlı üyeleri öldürüldü. Ancak durum beklendiği gibi gelişmedi. Yakında beş ayı dolacak olan Trump’un askeri operasyon dediği ama esasında ortaya çıkan savaşın ne zaman biteceği belli değil.
ABD’nin gereksiz bir savaşa sürüklendiği, ABD çıkarlarından ziyade İsrail çıkarlarının ön planda olduğu sesleri iyice yükselmeye başladı. Nitekim İran’a yönelik son operasyonlardan sonra beklenen hızlı sonuç alınamadı. Rejim çökmek yerine daha fazla kenetlendi. Bölgesel gerilim azalmadığı gibi yeni boyutlar kazandı. ABD de giderek istemediği bir çatışmanın içine çekilmiş görüntüsü vermeye başladı.
Bunun sonucu olarak Vaşington’da da önemli bir değişim yaşanıyor. Demokratlar arasında zaten yükselen İsrail eleştirilerine artık Cumhuriyetçi çevrelerden de benzer sesler eklenmeye başladı. İlk kez hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi tabanda İsrail’e verilen koşulsuz desteğin sorgulanması, Amerikan siyasetinde önemli bir kırılmaya işaret etmektedir.
Bugün Netanyahu’nun en büyük siyasi sermayesi, İsrail’in sürekli tehdit altında olduğu algısını canlı tutabilmesidir. Bu nedenle bölgedeki her yeni kriz, her sert açıklama ve her yeni cephe onun siyasi söylemini güçlendirmektedir.
İşte Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken nokta da budur. Son dönemde bazı İsrailli çevrelerde Türkiye’nin İran’dan bile daha büyük bir tehdit olduğu yönündeki söylemler giderek artmaktadır. Buna karşılık Türkiye’den zaman zaman dile getirilen aşırı sert ifadeler ve gereksiz polemikler, Netanyahu’nun ihtiyaç duyduğu anlatıyı beslemektedir.
Oysa Türkiye’nin sorunu İsrail halkıyla değil, mevcut İsrail hükümetinin politikalarıyladır. Eleştirilerimizin hedefi de uluslararası hukuku ihlal eden bu politikalar olmalıdır. Türkiye’nin güvenlik anlayışı saldırgan değil, caydırıcı ve savunma odaklıdır. Bu gerçeği her fırsatta vurgulamak, hem Türkiye’nin çıkarlarına hem de bölgedeki istikrar arayışına hizmet edecektir.
Netanyahu’nun en büyük siyasi başarısı, İsrail toplumunu sürekli bir kuşatma psikolojisi içinde tutabilmesidir. Türkiye’nin yapması gereken ise bu psikolojiyi beslemek değil, tam tersine İsrail halkı ile Netanyahu hükümeti arasındaki ayrımı özenle vurgulamaktır. Soğukkanlı, ilkeli ve uluslararası hukuka dayanan bir söylem yalnızca Türkiye’nin itibarını güçlendirmekle kalmaz; aynı zamanda Netanyahu’nun ihtiyaç duyduğu çatışma siyasetini de boşa çıkarır. En etkili tepki, onun kurduğu oyunun bir parçası olmamaktır.

