Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’ye ve eserlerine dair yazı serisinin ilk beş bölümünde Dostoyevski’nin farklı yönlerine odaklanmış ve Büyük Usta’nın iki abidevî eserinden hareketle zihni ve düşünsel haritasını çıkarmıştım.
Serinin bu son yazısında ise, yine Dostoyevski’yi odağa alarak, bu sefer dönemin bir başka büyük dehâsı Lev Nikolayeviç Tolstoy ile aynı düzlemde ama farklı yönlerden ve birlikte ele alacak, bunu yaparken de kültür çevrelerinde sıkça sorulan o soruya kendimce bir çerçeve çizmeye gayret edeceğim: Tolstoy mu, Dostoyevski mi?
Rusların büyük 19. yüzyılı
Türkçeye de çevrilmiş olan 1959 basımı meşhur “Tolstoy mu Dostoyevski mi” kitabının yazarı George Steiner, “Bana Dostoyevskici mi yoksa Tolstoycu mu olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” derken gerçekten haklı mıydı? İki büyük adam hakikaten de birbirinden tamamen farklı değerleri mi temsil ediyor? Uzun bir zaman ben de böyle olduğunu düşündüm, bu yazıyı yazmaya başlarken de kafamda tarafım net aslında ama üzerinde uzun uzun düşünülmüş veya testten geçirilmiş bir hüküm değil benimki; yine de yazının sonunda fikrimin değişeceğini pek düşünmüyorum doğrusu.
Açıkçası bu yazıyı yazana kadar Tolstoy’un yaşça daha büyük olduğunu varsayıyordum; muhtemelen Lev Nikolayeviç’in daha “ağır abi” olmasının zihnime yaptığı bir oyun bu. Hâlbuki Fyodor Mihayloviç, yüzyılın diğer büyük dehası Tolstoy’dan 7 yaş büyük. Hercümerçlerle ve altüst oluşlarla dolu 19. yüzyılın mahsulü olan bu iki dev isimden Dostoyevski 1821 doğumlu, Tolstoy ise 1828.
Elbette Rus edebiyatının ve dünya edebiyat tarihinin bu zirve döneminde, 19. yüzyılda bu ikili yalnız değildir; Vasili Jukovski, Aleksandr Puşkin, Anton Çehov, İvan Turgenyev, İvan Gonçarov, Nikolay Gogol, Mihail Lermontov gibi büyük şair ve yazarlar hep bu efsanevi dönemin ürünleridir ki hem Tolstoy hem de Dostoyevski’nin birer büyük yazar olarak ortaya çıkmasında bu iklimin rolü yadsınamaz.
Peki aynı dönemde yaşamalarına rağmen hiç karşılaşmamış ve yüz yüze hiç tanışmamış olan bu iki büyük yazarı hangi kriterlere göre değerlendirip mukayese etmek lazım? Kültür tarihinde farklı zamanlarda farklı zaviyelerden yapılmış olan bu değerlendirmeyi ben de kendi perspektifimden şu şekilde yapabilirim:
Varlıkla yokluk arasında iki dehânın gelişimi
Her şeyden önce, Tolstoy soylu sınıflara mensup, zengin bir aristokrat ve konttur. Moskova’ya 200 km kadar mesafedeki Yasnaya Polyana bölgesinde geniş toprakları yöneten bir ailede dünyaya gelmiş, maddi kaygılardan azade, konfor içinde yazan ve üreten bir yazardır Tolstoy. Ağır ağır yazabilmekte –bu lükse sahiptir- yayıncılar peşinden koşmakta, kendisini sıkıştıran herhangi bir dış dinamik olmadan eser verebilmektedir. Tolstoy’un en önemli biyografistlerinden Bartlett, bu konuda ilginç bazı detaylar verir: Örneğin, “Savaş ve Barış” romanını yazması altı yıl sürmüş, başta Napolyon’la savaşın yaşandığı Borodino olmak üzere savaş alanlarında yıllarca süren araştırmalarda bulunabilmiş, birkaç kere başa dönüp romanı yeniden yazabilecek bir rahatlıkla hareket edebilmiştir.
Dostoyevski ise bambaşka bir aile arka planından gelmektedir; alt-orta sınıfa mensup bir hekimin oğlu olarak dünyaya gelmiş, babası –kuvvetle muhtemel hastalarıyla yaşanan bir ihtilaftan dolayı- öldürülmüş, Raskolnikov benzeri ağır borçlar içinde yaşamak zorunda kalmış, yoksulluk ve hayatta kalabilme endişeleri peşini hiç bırakmamıştı. Üstelik yazarken de sürekli bir baskı altındaydı, mütemadiyen bir şeyleri “yetiştirmesi” gerekiyordu, bunu yaparken de belli bir edebi kalitenin altına düşmemeye çabalıyor, yeteneklerinin farkında bir yazar olarak zaman baskısıyla nitelik tutkusu arasında o abidevi eserleri yazmaya çabalıyordu. “Ah, keşke bir romanımı Turgenyevler veya Tolstoyların yazdığı şartlarda yazabilseydim” diyen bir adamın feryadını bugün dahi acıyla hatırlamamak mümkün mü?
Editör Mihail Katkov, hem Tolstoy’un “Savaş ve “Barış”ını hem de Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını, yani tarihin belki de en iyi iki romanını 1866’da Russkiy Vestnik dergisinin sayfalarında birlikte tefrika ederken nasıl önemli bir iş yaptığının muhtemelen farkında değildi. Bartlett, Dostoyevski’nin birlikte çalışması kolay bir yazar olmadığını, buna rağmen Tolstoy’a nazaran çok daha yumuşak başlı olduğunu vurgular; nitekim söz verdiği gibi 1866 Aralık’ında romanını tamamlamıştı (s. 175). Tamamlamak zorunda kalmıştı, çünkü bu seride daha önce de vurguladığım gibi, yazmak zorundaydı, ayakta kalmak ve kendini yeniden kitlelere duyurmak için buna mecburdu. Tolstoy ise bu mecburiyeti hiç hissetmedi, 1868 yılı geldiğinde halen “harıl harıl yazmakta ve romanı bitirmeye çalışmaktaydı” (s. 179).
Çok basite indirgenmiş bir tespit olabilir ama Tolstoy, maddi konforun getirdiği bir rahatlık içinde daha panoramik gözlemler yapabilmeye vakit ayırabiliyor, meselelere daha “yukarıdan” bakabiliyordu. Dostoyevski ise bundan mahrumdu; bütün hayatı gibi romanları da klostrofobik bir sahneye hapsolmuş gibidir, yatay bir gelişimden ziyade derinlemesine sondaj intibaı verir. Bunda şüphesiz içinde yetiştikleri koşulların etkisi büyüktür.
Karakter yapısına yansıyan varlık-yokluk arka planı
Tolstoy’la Dostoyevski arasındaki bu varlık-yokluk arka planı kişisel hayatlarına, karakter yapılarına ve hayatlarındaki kırılma noktalarına da yansır. Tolstoy sahip olduğu maddi imkânlar sayesinde sağlıklı bir adamdır, bedensel güce inanır, bunu kişisel hayatında tecrübe edip kullanır. Subay olarak Kırım Savaşı’nda bulunmuş (1854-55 yıllarındaki meşhur Sivastopol Kuşatması’na katılmıştı), ancak boyun eğmez bir karakter olarak eşi Sofya’yla büyük sorunlar yaşamış ve nihayetinde evi terk ederek 80’lerinde bir tren istasyonunda noktalanan radikal bir yaşam sürmüştü. Aynı kadınla kırk yıldan fazla bir evlilik sürdüren Tolstoy 13 çocuk sahibi oldu, ancak ironik bir şekilde, son dönem eserlerinde aileyi ve tensel arzuyu sert bir şekilde yerer; nitekim ömrünün sonlarında ailesini arkasında bırakarak bütün hayatını terk etmeye yönelir.
Dostoyevski ise daha zayıf bir sağlık durumuna sahipti, hayatı boyunca mücadele ettiği epilepsi krizleri (çok sevdiği oğlu Aleksey/Alyoşa da babasından miras alacağı bu rahatsızlık nedeniyle bebek yaşta ölecekti) peşini bir türlü bırakmaz. Tolstoy da ömrünün ilerleyen yıllarında devletle karşı karşıya gelecek olsa da Dostoyevski’ye kader daha erken yaşta kötü bir sürpriz yapacak, Petraşevski Grubu’na dâhil olma ve devlete karşı faaliyetler ithamıyla mahkûm edilip idam mangası önüne çıkarılacaktı. Sağlığı ve kişiliği üzerinde büyük iz bırakacak olan bu idam sahnesi ve ardından affedilip Sibirya’ya sürgüne gönderilmesi, ölümü de acıyı da bizzat biyolojik olarak teneffüs etmesi anlamına gelecek, bu durum karakter yapısını da romanlarının o efsanevi kahramanlarının ruhsal sağlıklarını da etkileyecekti. Fırtınalı ve zorlu aşklar yaşayan Dostoyevski, Tolstoy’un aksine sonunda sevgi dolu bir aile babası olabilmeyi başarır. Eserlerinin en temel mihenk taşı da “çocukların yaşadığı ıstırap” olacaktır ki “Karamazov Kardeşler”deki Alyoşa ve özellikle İlyuşka’nın ıstırapları bunun en somut yansımalarıdır.
Bu açıdan Tolstoy’daki o üst perdeden hayata bakış ve yaşamı ahlaki bir arayış, arınma ve sadeleşme olarak gören anlayıştan farklı olarak, Dostoyevski hayatındaki üç temel yükseliş ve çöküşler sarmalı içerisinde krizler-günahlar-kefaret üçgeninde bu yılları geçirecekti. Her iki yazarın da eserlerinin ana kahramanları da bu kişisel zaviyeyi ve hayata bakışı miras almış görünür. Stefan Zweig, Tolstoy’un sağlığına çok şey borçlu olmasına karşılık, Dostoyevski’nin ise dehâsını kendi hastalığına, “bu şeytani belaya bütünüyle borçlu olduğunu” vurgular.
Estetikten psikolojiye, sanat ve edebiyata yaklaşım
Eserlerinde epik ve panoramik bir anlatım tarzı benimseyen Tolstoy, berrak ve net bir dil kullanır, gerçekçidir. Sanatın ahlaki bir amaca hizmet etmesi ve kitleler tarafından anlaşılabilir olması gerektiği yaklaşımını önceler. Karakterler Tolstoy romanlarında zamana ve mekana yayılan organik bir gelişim içerisindedir; bunun yanında tarihsel figürleri ve sosyal tipleri kusursuz ölçüde entegre etmesiyle ön plana çıkar.
Dostoyevski’nin romanlarında ise yüksek derecede bir gerçekçilik, sert ve soğuk hakikatlerin yanında, polifonik ve çok sesli bir roman yapısı dikkat çeker. Kaotik, hummalı ve neredeyse melodramik bir anlatım dili, romanlarının çok katmanlı yapısını tamamlar. Bazı yorumcular onun dilinin, sanatın insanın en karanlık labirentlerine sızma aracı olduğunu vurgular. Dönemin büyük fikirlerinin ete tırnağa bürünmüş hali olan roman karakterleriyle, marjinal sınırlarda gezen, adeta bir “cinnet mustatili” içinde dolanan uç tipler yaratabilmiştir.
Bir nevi gece-gündüz gibi karşıttır ikisinin romanları; doğayı ve insanı dışarıdan içeriye doğru ve tüm nesnelliğiyle kuran Tolstoy’a karşılık, Dostoyevski’nin romanları insan ruhunu içeriden dışarıya doğru tüm zaafları ve boşluklarıyla bir nevi patlatarak ilerlemektedir. Bir tarafta toplumsal resimler çizen bir ressam vardır, öte yanda ise yarattığı ilgi çekici karakterlerle felsefi ve psikolojik otopsiler yapan bir cerrah titizliğiyle okuyucuya tamamen farklı bir toplumsal tablo çizen bir gözlemci var karşımızda.
Devlet, toplum, din, Rusluk, Slavlık…
Tolstoy’u sanat ve edebiyatın ötesinde ömrünün son çeyreğinde tartışmalı bir isim haline getiren yönü, kurumsal Hristiyanlığı ve Ortodoks Kilisesi’ni tamamen reddetmesi, kutsal kitapları mucizelerden arındırarak rasyonelleştirme çabası ve materyal ögelerden arındırılmış, ahlak odaklı bir Hristiyanlık geliştirme tasavvurudur şüphesiz. O dönem Rus toplumu ve devletinin temel bir rüknü olan Rus-Ortodoks Kilisesi’nin Hz. İsa’nın öğretisi diye tanındığını, ancak İsa’yla kesinlikle alakası olmadığını savunur, bireysel düzlemdeki eleştirileri taraftar buldukça toplumsal bir soruna dönüşür; bunun neticesi ise tartışmalı bir kararla aforoz edilmesidir elbette. Kilise’nin defterinden aforoz edilecek, lakin geniş kitlelerin peşinde yürüdüğü enternasyonal bir derviş/peygambere dönüşecektir artık. Spinoza ve Castellio da benzer bir kaderi yaşamamış mıydı?
Döneminin en büyük edebiyatçısı ve “modern zamanlar dervişi” artık şedit bir devlet ve kurumsal din düşmanına dönüşmek üzeredir. Radikal bir Hristiyan anarşizmiyle, devleti, orduyu ve mahkemeleri gayrimeşru ilan etmeye kadar vardıracaktır bu karşıtlığını; pasifizm ve şiddete karşı direnmeyi felsefesinin temeline yerleştirir ki buradan da evrensel bir komün idealine kadar uzanacaktır. Bu noktada Rusluktan, Slavlıktan ve basit bir etnik/dini aidiyetten sıyrılarak, daha beynelmilel bir figür olmaya yönelecektir Lev Nikolayeviç.
Dostoyevski’de ise, Tyutçev’in Rusya’yı akılla kavranır olmaktan çıkaran meşhur özdeyişine benzer şekilde, Tanrı’nın akılla kavranmasının imkânsızlığı, imanın ancak şüphe ve acı potasından geçerek kazanılabileceği fikrine bağlılık ön plandadır. Bilhassa “Büyük Engizisyoncu” bölümünde bu kanaati daha da netleşir ki Karamazovlar’ın ve Raskolnikov’la Razumihin’in şüphecilik ve arayışlarında hep bu fikirlerin yansımaları dikkat çeker. Tolstoy’un aksine Dostoyevski’de ise Slavofillik ve dönemin uluslararası ikliminin Rusluk/Slavlık kimliğini daha da pekiştirmesi ön plandadır; Rus toprağına bağlılık, Batı rasyonalizmine ve sosyalizme düşmanlıkla birlikte, Rusya’nın tüm insanlığı kurtaracak mistik bir misyona sahip olduğuna inanış Fyodor Mihayloviç’te bir ideal –hatta Kudüs ve Ayasofya’yı dahi “kurtarmayı” salık verecek bir saplantı- haline gelmiş görünür.
Bu açıdan Tolstoy’un rasyonel, ahlakçı ve İsa’nın mistisizmini dışlayan din anlayışının karşısında, Dostoyevski’nin neredeyse irrasyonel, acıya dayalı, şüpheyle boğuşan ve mistik Hristiyanlığı daha “Rus ve Ortodoks”tur (Bartlett, s. 269). Devleti kökten reddeden, evrenselci/anarşist karakteriyle Tolstoy, 1917 Devrimi’nin büyük dehâsı Lenin’in kendisini neden “Rus Devrimi’nin aynası” olarak gördüğünü ortaya koyar. Tolstoy’un bu daha sofistike din-devlet-toplum anlayışı karşısında, Dostoyevski’nin Rus ruhunu devlet ve kilise mistisizmiyle sentezleyen milliyetçi/muhafazakar/Slavofil yaklaşımı daha “yerli ve milli” görünür göze. Daha sığ, daha yüzeysel, daha ezberci ve slogancı.
Tarih ve kader algısından arkalarında bıraktıkları mirasa
Tolstoy, tarihsel figürleri romanlarında gerçek kimlikleriyle ve sıklıkla işleyen bir yazar olarak, tarihsel determinizmi de Napolyon gibi “büyük adamların” tarihin akışına yön verdiği yaklaşımını da benimsemez; bunun yerine tarihin kitlelerin görünmez iradesiyle aktığı fikrine daha sadıktır ki “Savaş ve Barış” bu fikrin şahikasıdır. Dostoyevski ise “Suç ve Ceza” romanında döne döne altını çizdiği üzere, tarihin ve zamanın bireysel trajediler, kırılmalar ve anlık ahlaki seçimler üzerinden şekillenmesi fikrine bağlıdır; eskatolojik bir kurtuluş beklentisi içindeki Dostoyevski bu yönüyle Tolstoy’un sert rasyonalizmiyle büyük bir tezat içindedir. Bu ani ve anlık kurtuluş reçetelerine sığınma yöneliminde, zorlu bir arka plandan gelen ve hatta idam mangasının önünden canını zor kurtaran Dostoyevski’nin hep bir “kurtarıcı” arama içgüdüsünün etkisi olmuş mudur; bu soruya basitçe hayır denemez muhtemelen.
Hindistan kurtuluş mücadelesinin öncüsü Gandhi ve Amerika’da siyahların özgürlüğü için mücadele eden Martin Luther King gibi geniş kitleleri etkileyen pasif direniş felsefesi, Lev Nikolayeviç’e büyük bir medyuniyet içindedir şüphesiz. Henüz hayattayken Tolstoyculuk adı verilen uluslararası bir epistemik cemaatin “münzevi hocaefendisi” haline dönüşen Tolstoy, öldükten sonra da kitleleri bu yönüyle etkilemeyi sürdürmekte.
Dostoyevski’nin mirası ise Tolstoy’dan çok daha farklı bir düzlemde varlığını sürdürdü; bilhassa 20. yüzyılın dönüştürücü edebi ve felsefi akımları içerisinde Sartre ve Camus’nün Varoluşçuluğu, Freud psikanalizi ve Nietzsche üzerinde adeta bir şok etkisi yarattı. 20 ve 21. yüzyılların bunalım edebiyatının temellerinin Dostoyevski’nin insan ruhunun labirentlerinde dolaşan dehâsı sayesinde atıldığını söylemek sanırım mübalağa olmayacaktır.
Yanyana geçişler, uzaktan bakışlar
Edebiyat tarihinin en büyük ironilerinden biri Tolstoy ve Dostoyevski’nin aynı dönemde yaşamış, aynı dergide sütun ve tefrika komşusu olmuş iki büyük yazar olarak hiç yanyana gelmemiş olmaları, hatta el sıkışmamış ve mektup teatisine dahi girmemiş olmalarıdır belki de. Mart 1878’de St. Petersburg’da genç filozof Vladimir Solovyov’un “Tanrı-İnsanlık Üzerine Okumalar” başlıklı konferansında kalabalık dinleyici kitlesinin içinde Tolstoy da Solovyov’un yakın dostu Dostoyevski de bulunmaktaydı. Şöhretlerinin zirvesinde olan iki yazar, birbirlerinden haberdardı ve yanyana sürtünüp geçmişlerdi adeta ama el sıkışıp görüşmemişlerdi. Bunda Tolstoy’un, kendisini toplantıya götüren arkadaşı Nikolay Strahov’a “Beni kimseyle tanıştırma” diye kesin bir ricada bulunmasının etkisi vardı kuşkusuz. O bilindik soğukluğu ve aristokrat kibriyle Tolstoy bile isteye uzakta durmayı seçmişti. Ama sadece bu değil elbette, dünyanın dört bir yanından gelen tanımadığı kişilerin mektuplarını dahi cevaplayan Tolstoy, böylesine büyük bir yazarı neden görmezden gelmişti? Fikirlerinden dolayı olabilir mi?
Dostoyevski’nin ömrünün sonlarında bir başka yanyana gelme fırsatı da yine Tolstoy’un kaprisi yüzünden kaçmıştı. Haziran 1880’de Moskova’da gerçekleştirilen meşhur Puşkin anma töreninde Dostoyevski bütün bir ömrünün ve yazarlık kariyerinin zirvesini yaşarken, dönemin bir başka büyük yazarı Tolstoy ise toplantıya davetli olmasına rağmen katılmamıştı. Bunu rica etmek için bizzat yakın dostu Turgenyev onu ziyarete Yasnaya Polyana’ya kadar gitmesine rağmen, o dönem “Anna Karenina”yı tamamlayalı üç seneyi geride bırakmış olan Tolstoy’un edebiyattan uzaklaşma kararını geri aldıramamıştı. O sırada İncillerin düzenlenmesi ve çevirisi işiyle uğraşmakta olan Tolstoy, bu tür kutlamaların doğal olmadığına, yanış değilse bile “duygusal ihtiyaçlarını” karşılamadığına dair hisler içerisindeydi (Bartlett, s. 297). Zweig’ın deyimiyle Dostoyevski’yi ömrünün son aylarında “onu ülkesinin en büyük yazarı, peygamberi” haline getiren bu anma töreni konuşması, Tolstoy da merasime katılsa ve konuşsa muhtemelen gölgelenecekti. Burada kaderin Dostoyevski’ye ölmeden önce son kez sahnede ışıl ışıl parlama imkânı sunduğu açıktır.
Buna rağmen, her iki büyük yazar birbirlerinin değerinin ve edebiyat açısından ifade ettiği anlamın açıkça farkındadır. Puşkin anması gibi fevkalade önemli bir merasime katılmayan Tolstoy’un yokluğu üzerine Moskova’da epeyce yorum yapılmış, deliriyor olduğuna dair söylentiler ayyuka çıkmıştı. Dostoyevski bu esnada neredeyse Tolstoy’un inzivagâhı Yasnaya Polyana’ya kadar gidip onunla tanışmak fikrindeydi, ancak bundan vazgeçti. Bundan altı ay kadar sonra Dostoyevski’nin ölüm haberini aldığında Tolstoy’un, eve geç saatte döndüğü ve yemek masasında başı önünde ağladığı ve Dostoyevski’yi ne kadar çok sevdiğini ancak o zaman anladığı nakledilir (Bartlett, s. 298).
Tolstoy, Sibirya’da bir hapishanede anılarını yazan Dostoyevski’nin “Ölüler Evinden Anılar”ını yeniden okumuş, “samimiyetine, doğallığına ve Hristiyan bakış açısına” hayran olmuş, sevgi dolu tebriklerini Dostoyevski’ye iletmesini ortak dostları Strahov’dan rica etmişti. Bundan fevkalade memnun olan Dostoyevski, vakıa onun Puşkin anmasına gösterdiğini düşündüğü saygısızlıktan dolayı Tolstoy’a içerlemişti; fakat bu dönemde Lev Nikolayeviç’in içinde bulunduğu varoluşsal krizi anlayamadığını ve bunu kibre yorduğunu düşünmek mümkündür. Bartlett, Tolstoy’un Dostoyevski’ye yönelik gecikmiş takdirinin daha ziyade onun son döneminde ortaya çıkan sofuluk ve milliyetçilik karışımı yaklaşımına duyduğu tiksintiden kaynaklandığının, buna karşılık Dostoyevski’nin de onun din anlayışından dehşete düştüğünün altını çizer.
Sonsöz yerine: Tolstoy mu, Dostoyevski mi?
Altı yazılık bu seriyi burada sonlandırırken, bu son yazıda amacım, tarihin bu en büyük iki yazarını ve Rus ruhunun bu iki muazzam dehâsını birbiriyle tokuşturmak, hangisinin daha üstün olduğunu tespit etmek değil elbette. Keza, yazarlık kalibresi olarak rahatlıkla başa baş yarışabilecek iki büyük usta arasında, edebiyat zevki açısından bir tercihte de bulunmuyorum, hatta son dönemde daha yoğun şekilde okuduğum Dostoyevski’yi daha orijinal ve sıradışı bulduğumu ifade etmeliyim.
Ancak fikrî ve düşünsel olarak, Stefan Zweig ve Romain Rolland gibi ben de Tolstoy mektebine kendimi daha yakın hissediyor, Dostoyevski’nin dar ve dışlayıcı dindarlık ve milliyetçiliğinden ziyade, Tolstoy’un etnik/dini/bölgesel kimlikler üstü felsefesine kendimi daha yakın buluyorum. Keza şöhretin zirvesindeyken inzivayı tercih edişini, bütün imkânlar önüne serildiğinde eleştirel duruşunu terk etmemesini ve kamusal imkânları da elinin tersiyle itmesini fevkalade dervişçe ve müstağni bir duruş olarak görüyorum.
“Suç ve Ceza”nın karşısına “Savaş ve Barış”ı, keza “Karamazov Kardeşler”in karşısına “Anna Karenina”yı rahatlıkla koyabiliriz. Ve fakat istiğnayı, kapsayıcılığı, beynelmilel kardeşlik olgusunu yüceltmeyi, alkışlar karşısında gözünün kamaşmamasını, önüne imkanlar serildiğinde dervişçe bir kenarda durmayı güneşin altındaki herhangi bir eserle, birikimle, şöhretle yan yana koyup değerlendiremeyiz.
Yani Tolstoy ile Dostoyevski arasında –yazının girişinde yer verdiğim Steiner’ın kastettiği tarzda- edebi, kültürel, yazarlık bağlamında bir kıyaslama katiyen yapmıyorum. Belki de Dostoyevski bu açılardan daha öndedir; olabilir.
Lakin ben “Tolstoycu”yum.
George Steiner (2015), Tolstoy mu Dostoyevski mi, (Çev. Sevda Çalışkan), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları
Rosamund Bartlett (2010), Tolstoy & Bir Rus Hayatı, (Çev. Zafer Avşar), İstanbul: Everest Kitap, 2017, ss. 172-173.
Yevgeni Solovyov (1891), Dostoyevski & Bir Rus Dâhinin Entelektüel Portresi, (Çev. Şefika Hüseyin), Ankara: Paspartu Yayınları, 2024, s. 9.
Stefan Zweig (1919), Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, (Çev. Nafer Ermiş), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (10. baskı, 2011), s. 115.
Stefan Zweig (1991), Yarının Tarihi, (çev. Ahmet Cemal), İstanbul: Can Yayınları, s. 101-103.

