Her şeyin, hatta kitapların ve romanların bile çok hızlı bir şekilde tüketildiği bir çağda, tüm zamanların en iyi roman yazarları arasında gösterilebilecek isimler halen varsa, bu onların çağlar üstü olduğunu gösterir kuşkusuz. İnsan ruhunun en derin labirentlerine hâkimiyetiyle ve bunu ifade kabiliyetiyle Fyodor Mihayloviç Dostoyevski de bu zamanlar, uluslar, sınırlar, nesiller üstü ölümsüz şahsiyetler arasında.
Birkaç yazıdan oluşmasını planladığım bu seride, Dostoyevski’ye, yetiştiği döneme, düşünce dünyasına ve başta “Suç ve Ceza” ile “Karamazov Kardeşler” olmak üzere bazı devasa eserlerine yakından bakmayı planlıyorum.
Zaman, zemin ve sahne
1821 kışında Moskova’da dünyaya gelen Dostoyevski, yoksullar hastanesinde görevli çok çocuklu bir tabibin oğullarından biri olarak, hayata pek de dezavantajlı başlamamıştı. Sivil rütbesi yükseldikçe soylu statüsü de kazanan babası, ilerleyen yıllarda taşrada mülk/çiftlik alacak kadar maddi durumunu düzeltmişti. Yedi kardeş içindeki dört oğlandan biri olan Fyodor kendisinden bir yaş büyük ağabeyi (ve kendisini en yakın hissettiği dostu) Mihail’le birlikte başkent St. Petersburg’da mühendislik akademisi sınavlarına girdi; sadece Fyodor bu sınavı geçebildi ama o da burs kazanamadı.
Babasının desteğiyle 1843’te teğmen rütbesiyle mezun olduğu okul çağları bittiğinde, babası da hayatını kaybedecek, geleceğin büyük yazarı da istihkâm subayı olarak orduya katılacaktı. Babasının hangi koşullar altında öldüğü belirsiz kaldı (felç geçirme veya çiftlikteki köylülerce dövülme), ancak bunun Fyodor üzerinde büyük bir etki bırakmadığı kaydedilir.
Çocukluğunda Fransızcayı iyi derecede öğrenen Dostoyevski için bazı biyografistleri [örneğin Orest F. Miller (1833-1889)] onun çok eğitimli olduğunu söylerken, yine kendisini hayattayken tanımış olan eleştirmenlerden Yevgeni Solovyov [1866-1905] bu rivayeti abartılı bulur: “Çok okumuş olduğu şüphe götürmez, ama eğitimli denince bilimle yakından ilgilendiği konusu şüphelidir. Kişisel mektuplarından birinde bile onca şüphesi içinde bilimle ilgili olan bir şüphesine rastlanmaz. Hatta Rus halk ve toplumsal tarihini bildiği de şüphelidir… Sistemsiz ama çokça okurdu, eline geçen roman veya şiir, her şeyi okudu. Schiller, Dickens, Walter Scott, George Sand, Shakespeare, Hugo, Karamzin, Jukovski, Puşkin…”[1]
Solovyov ondaki bu sürekli okuma ama perspektiften yoksun ilerleme tutkusunun yeteneğini geliştirdiğini, ancak bunun hümanizme yönelişle birlikte derin bir fantezi dünyasına savrulmasına yol açtığını; hatta yalnızca hayal gücünü önemseyerek yaşama tarzının Dostoyevski’yi çok yıprattığını ve ruhsal krizlere sürüklediğini savunur. Bilhassa büyük romanlarından başlayarak sıklıkla yapılan bir tespiti de henüz 1890’ların başı gibi erken bir tarihte tartışıp çözüme kavuşturur: “Bir bilim dalı olarak psikopati ve psikiyatri ile hiç ilgilenmemiştir, eğer buna rağmen psikopatologların en büyüklerinden biri olduğu kabul ediliyorsa bu iyi eğitimli olduğundan değil, dâhiliği sayesindedir” (s. 31).
Dostoyevski biyografilerinde basit bir geri hizmet sayılabilecek istihkâm teğmenliği görevinden sıkılarak istifa ettiği kaydedilir. Hâlbuki onu sadece bir senede istifa ettirecek can sıkıntısının ne olduğu net değildir, hele henüz 23 yaşında ve işe yeni başlamış bir genç neyden sıkılmış olabilir? Robert Bird, Çar’ın huzurunda yapılan geçit törenlerinden ve teşrifat gösterilerinden usandığını yazar.[2] Bunu doğru kabul edebiliriz, aradan yıllar geçtikten sonra “Suç ve Ceza”daki Raskolnikov da tam bu yaşta çabuk usanan ve birçok şeyi yarıda bırakan bir karakter olarak belirecektir nitekim. Ancak o sırada yaptığı bir kale projesinde binaya ön kapı koymayı dalgınlıkla unutması ve bundan dolayı üstlerinin (özellikle Çar’ın) tepki oklarına hedef olması söylentisi de dolaşıma sokulmuştu (Bird, s. 26) ki bu da ileride eserlerini istila edecek olan klostrofobik hapis imgelerini çağrıştıracak şekilde bir başka istifa / kovulma senaryosu üretecektir.
İlk eserler, erken başarılar
Bu bunalım günlerinde acele ve yanlış bir karar verir; babasının mirasından kendisine düşen paydan az miktarda peşin bir para karşılığında (beş yüz ruble nakit, beş yüz ruble taksitle olmak üzere toplam sadece bin ruble) vazgeçer [yine Raskolnikov’da izlerine rastlanan aceleci bir davranış türü]. Ömrünün sonraki uzun yıllarını bu kaybı telafi etmekle ve çok daha fazla çalışarak geçirmek zorunda kalacaktır. Sonraki yıllarda, 16 yaşından beri yazarlık kariyeri yapmaya karar verdiğini söyler, ancak bu yola memuriyetten istifadan sonra zorunlu olarak sapmış olma ihtimali daha yüksek görünür.
Bu dönemde edebiyata yönelir, elinde az bir miktar para vardır hayatını sürdürmesi için ama yazmaya başlar. Dostoyevski’yi kitlelere tanıtacak ilk romanı “İnsancıklar” bu istifadan sadece iki sene sonra, 1846’da yayınlanır. En başından itibaren kendine güveni tamdır, mektuplarını da yazdıklarını da roman ve makalelerini de tam adıyla imzalamaktan çekinmez, müstear kullanmadan kendini doğrudan bir yazar olarak inşa etmeye başlar.
“İnsancıklar” edebi çevrelerde ses getirir. Dönemin büyük şair ve yazarlarından Nikolay Nekrasov, eserin elyazmasını okuduktan sonra gecenin bir vakti bir başka yazar D. V. Grigoroviç ile birlikte geleceğin bu büyük yazarıyla buluşup tebrik etmek için evine gider. Bir başka edebiyat eleştirmeni ve tanınan yazar Visarion Belinski de bu coşkuyu paylaşır: “Siz kendiniz ne yazdığınızın farkında mısınız? Bu yeteneğinize değer verin, ona sadık kalın, ileride büyük bir yazar olacaksınız” (Solovyov, s. 45). Dönemin büyük yazarlarından Turgenyev’in de dikkatini çeker bu önemli metin.
Ancak ilginçtir, Nekrasov ile Belinski’nin ilk romanda duydukları bu coşku ve hayranlık, 1847’de yayınlanan ikinci romanı “Öteki” çıktığında neredeyse hüsrana döner. Sonraki novellaları bu hüsranı daha da derinleştirir; “Bay Proharçin” (1846), “Ev Sahibesi” (1847), “Beyaz Geceler” (1848) ve “Netoçka Nezvanova” (1849) gibi günümüzde değer gören eserleri, ilk yayınlandıklarında hemen hiç ilgi görmez. Adeta “İnsancıklar”ın gölgesinde kalmış intibaı verirler. Hatta şöhreti yakaladığını, Rusya’da bir numaralı edip ve Gogol’dan bile yüksek bir yazar olduğunu sanmaya başlayan genç Dostoyevski için oldukça hüzün vericidir bu yeni eserlerinin karşılaştığı ilgisizlik.
Sürgün ve sonrasında gelen yaratıcılık
Bu sıralarda büyük sahnede bambaşka bir dönüşüm yaşanmaktadır. Avrupa’daki monarşileri derinden sarsan 1848 Devrimleri Rus toplumunda da etkilerini göstermekte gecikmez. Ancak dönem Çar I. Nikola’nın otoriter dönemidir; aydınlar ve yazarların sindirildiği, sansür ve otokrasinin kol kola gittiği bu dönemde amaç Avrupa’daki “yıkıcı ve tehlikeli” etkilerin ülkeye girmesinin önlenmesidir.
Dostoyevski bir devrimci miydi? Muhtemelen değildi, ancak gençlik yıllarında içine girdiği kültürel çevrelerde devrimci düşüncelerle tanıştığı ve bundan bir ölçüde etkilendiğini kabul etmek gerekir. 1847 yılı başlarında dâhil olduğu bir kültürel çevre, bu sohbetlere evsahipliği yapan kişiye atfen Petraşevski Grubu olarak anılmaktaydı ki Mihail Butaşeviç Petraşevski [1821-1866], o dönemde Rusya’da yasaklı kitapları, bilhassa Avrupalı sosyalistlerin yazdıklarını topluyor ve başta serflik sistemi olmak üzere Rusya’daki toplumsal düzeni sorguluyordu. Bu gruba, Dostoyevski’nin yanısıra, ileride Rus kültür hayatında iz bırakacak isimlerden filozof Nikolay Danilevski, hiciv üstadı Mihail Saltıkov-Şçedrin, şair Aleksey Pleşçeev gibi pek çok genç isim de dâhildi [Bird, s. 44]. Petraşevski Grubu üzerinde en etkili düşünür ise ütopyacı sosyalizmin önemli isimlerinden Charles Fourier olarak göze çarpar.
Solovyov, Dostoyevski’nin fanatik ve doktriner birisi olan Petraşevski’yi “hiç beğenmediğini” ancak etrafında gördüğü zorbalık ve keyfi yönetimin Dostoyevski’yi isyana sürüklediğini kaydeder [Solovyov, s. 57-58]. Sonuçta devlet aleyhinde komplolar içinde olmak suçlamasıyla Nisan 1849’da derdest edilen Dostoyevski, Petro ve Pavel Kalesi’nde tek kişilik bir hücreye konur, sekiz aylık tutukluluk süresinin ardından birkaç arkadaşıyla birlikte idama mahkûm edilir. Hücrede de metanetini korumaya çalışır ve yazmaya devam eder, “Küçük Kahraman” veya “Bir Çocuk Masalı” olarak yayınlanacak metin idamı beklediği bu hücre günlerine aittir.
Sonra o meşhur sahne yaşanır: Kurşuna dizilmek üzere beklemekteyken Çar’ın af fermanı gelir. Hayatları bağışlanmış ve sekiz yıllığına Sibirya’ya sürgüne çevrilmiştir cezası; dört yıl kürek mahkûmu olarak, dört yıl da adi mahkûm olarak bu cezayı çekecektir. Cezasını çekmek üzere Sibirya’daki Omsk Cezaevi’ne gönderilir. Cezasının ardından 1859’da serbest bırakılır ve St. Petersburg’a yeniden yerleşmesine izin verilir.
Bundan sonra Dostoyevski’nin hayatında başka bir sahne açılacaktır. Artık 38 yaşında ama iyice yıpranmış, devlet aleyhinde komploya karışmakla damgalı, borç içinde, sabit bir gelirden mahrum, yeni evli ve mutsuz bir adam, erken yaşta ihtiyarlamaya başlayacak bir eski yazar, eski devrimci, eski bohem vardır karşımızda.
[1] Yevgeni Solovyov (1891), Dostoyevski & Bir Rus Dâhinin Entelektüel Portresi, (Çev. Şefika Hüseyin), Ankara: Paspartu Yayınları, 2024); ss. 30-31.
[2] Robert Bird (2021). Fyodor Dostoyevski, (Çev. Elif Ersavcı), İstanbul: Runik Kitap; s. 26).

