Machiavelli’den Yüz Yıl Önce Devlet Teorisi Yazan Bir Kadın: Christine de Pisan

Christine de Pisan Avrupa’nın, henüz kadınları düşüncenin öznesi olarak kabul etmediği bir çağda, sarayların gölgesinde oturarak devlet teorileri yazan bir kadındı. 14. yüzyılın sonu ile 15. yüzyılın başında yaşayan bu sıra dışı zihin, yalnızca şiirler kaleme alan romantik bir saray yazarı değildi. Fransa kraliyet çevresinde yetişmiş, Latince öğrenmiş, felsefe ve tarih okumuş, eşini kaybettikten sonra üç çocuğunu geçindirebilmek için yazarlığı meslek hâline getirmişti.

Tüm bu bilgiler sıradan ayrıntılar sayılmaz aslında. Zira o çağda bir kadının yazması dahi istisnayken, siyasetin, devletin, iktidarın ve ahlakın mahiyeti üzerine fikir yürütmesi neredeyse akıl dışı görülüyordu. Tam da bu yüzden Christine de Pisan’ın varlığını birkaç “öncü kadın” listesine iliştirilecek sembolik bir isim olarak sayamayız. O, erkek aklının doğal otorite kabul edildiği bir dünyanın ortasında, düşünmenin cinsiyetsiz olabileceğini fiilen kanıtlayan ilk büyük kırılmalardan birisi olmuştur. Daha da önemlisi tüm bu değişimi mağduriyet diline yaslanmadan entelektüel ağırlığıyla yaptı. Kendisine yer açılmasını beklemedi. Bu nedenle en büyük cesareti, birçok erkeğin dahi yaklaşamadığı bir dönemde iktidarın ruhunu teşrih etmeye kalkışmış olmasıdır.

Timaş Akademi tarafından yakın zamanda yayımlanan Politik Bir Beden Olarak Devlet’i, Machiavelli’nin Prens’inden yaklaşık bir asır önce yazılmış olmasına rağmen bugün hâlâ canlılığını koruyan güçlü bir siyasal ve etik muhasebe metni gibi okudum. Kitabı bitirdiğimde beni asıl etkileyen, tarihsel ağırlığından çok zihinsel berraklığı oldu.

Christine de Pisan’ın derdi yalnızca hükümdara öğüt vermek değildi. İnsan tabiatıyla iktidar arasındaki o tehlikeli yakınlığı anlamaya çalışıyordu. Gücün insan ruhunda açtığı çatlakları, korkunun yöneten kişiyi nasıl dönüştürdüğünü, adalet duygusundaki aşınmanın bir devleti içeriden nasıl tükettiğini olağanüstü bir dikkatle anlatıyordu. Altı yüz yıl öncesinden konuşan bir metnin bugünün siyasal dilinden daha ölçülü ve daha insanî gelmesi biraz da bundan kaynaklanıyor sanırım.

Bugün siyaset düşüncesinin tarihi anlatılırken sahne çoğu zaman aynı isimlere bırakılıyor. Güçten, savaştan ve iktidardan söz eden erkekler daima merkezde konuşlandırılmış. Oysa Pisan, Avrupa’nın skolastik dünyanın ağır gölgesi altında yaşadığı bir dönemde, iktidarı yalnız kuvvet üzerinden tarif etmenin büyük bir körlük olduğunu söylüyordu ve devleti yaşayan bir beden gibi düşünüyordu. Prens baştı, soylular kollardı, halk ise o bedenin damarlarına kadar yayılan canlı yapısıydı. Bu yüzden bedenin herhangi bir yerindeki bozulma yalnızca tek bir parçayı hasta etmezdi. Yayılırdı. Adaletsizlik önce vicdanı aşındırır, ardından düzenin kendisini içeriden çökertirdi. Christine’in metni tam da bu yüzden salt bir siyasetname gibi okunmamalı. Aynı zamanda iktidarın insan ruhuyla kurduğu ilişkiye dair erken bir ahlak teşrihi olarak değerlendirilmesi gerekir.

Kitabı okurken ister istemez bugünü düşünüyor insan. Devletin yurttaşına yabancılaştığı anları… Halkın yalnız seçim dönemlerinde hatırlandığı o soğuk siyasal dili… Kendini büyük sloganlarla kutsayan ama aynı anda toplumun ruhunu yoran yönetim biçimlerini… Çünkü Christine’in sezdiği şey çok temel bir hakikatti: Korku üzerine kurulan düzenler uzun süre ayakta kalsa bile içten içe çözülmeye başlar.

Metinde beni en fazla sarsan yerlerden biri, yöneticinin önce kendi nefsini terbiye etmesi gerektiği düşüncesi oldu. Bugün kulağa eski zaman nasihati gibi gelse de tarihin tam tersini söylediği de bir vakıa. Kendini yönetemeyen insanların yönettiği ülkeler öfkenin, kibrin ve intikamın sahnesine dönüşüyor. Modern çağın büyük krizlerinden biri tam da burada başlıyor aslında. Güç sahibi insanlara karakterlerinden bağımsız biçimde hayranlık duyuluyor. Servet başarı sanılıyor. Gürültü liderlik yerine geçiyor, sertlik “karizma” diye pazarlanıyor.

Christine de Pisan bu zehirli büyüyü oldukça erken dönemde fark etmiş, fark etmekle kalmamış yazabilmiş bir kadın. Yazdıklarında hükümdar asaleti sarayının ihtişamında aranmaz. Aranan hikmet, öfkesini dizginleyebilmesinde, hakikati duyabilmesinde ve dalkavuklardan korunabilmesindedir. Bu anlamda metnin birçok yerinde kötü danışmanlardan söz etmesi boşuna değil. Sarayların en büyük felaketinin dışarıdaki düşmanlardan çok içerideki yağcılar olduğunu söylemesi bugün de ürpertici ölçüde güncel duruyor. Etrafını tek görevi alkışlamak olan insanlarla dolduran iktidarları düşününce, insan ister istemez bu zamansız öngörüler karşısında durup düşünüyor.

Christine’in sıra dışılığı yalnız kadın oluşundan kaynaklanmıyor elbette. Asıl mesele çağının çok ötesinde duran bir siyasal ahlak kurabilmesi. O dönemde kadınların ekserisi eğitim hakkına dahi ulaşamazken devlet teorisi yazması başlı başına tarihsel bir yarılma. Fakat asıl etkilendiğim başka bir yer oldu. Kadınların uğradığı haksızlıkları anlatırken dahi meseleyi yalnız kadın meselesine hapsetmiyor, daha geniş bir çürüme parantezi içinde insanlığın ahlaki aşınmasına bakıyordu. Gücün insanı nasıl dönüştürdüğünü, zulmün nasıl sıradanlaştığını, insanın kendi tahakkümünü hangi hikâyelerle meşrulaştırdığını anlamaya çalışıyordu.

Belki de tam bu yüzden insanın aklı ister istemez Machiavelli’ye gidiyor. Çünkü siyaset düşüncesi anlatılırken modern çağın kurucu gerçekçiliği çoğu zaman Prens üzerinden okunur. İktidarın korunması, korkunun kullanımı, düzenin devamı, gücün sürdürülebilirliği… Oysa Christine de Pisan, Machiavelli’den yaklaşık bir asır önce bambaşka bir yerden konuşuyordu. Onun meselesi yönetmek kadar yönetenin neye dönüşeceğiydi. Machiavelli daha çok iktidarın nasıl korunacağıyla ilgilenirken Christine yöneticinin hangi ahlaki ölçüyle yaşayacağı üzerine kafa yoruyordu. Biri düzenin devamını önceleyen bir gerçekçilik kuruyor, diğeri insan ruhundaki kararmayı hesaba katan bir etik alan açıyordu. Bu yüzden Christine’in metni bugüne ister istemez daha sert temas ediyor. Çünkü çağımız tam anlamıyla siyasal etik yoksunluğu içinde savruluyor.

Bugün dünyanın birçok yerinde devletler teknik olarak güçlü görünüyor. Ordular büyük, güvenlik aygıtları devasa, propaganda mekanizmaları kusursuz işliyor. Fakat toplumların ruhunda büyük bir yorgunluk var. İnsanlar kendilerini korunmuş hissetmiyor. Çünkü adalet duygusu aşındığında hiçbir ihtişam güven üretmiyor. Christine’in “beden” metaforu burada yeniden anlam kazanıyor. Baş büyürken beden zayıflarsa organizma yaşayamaz.

Bu yüzden Christine de Pisan’ın metni bugün insana yalnızca tarih anlatmıyor. Daha rahatsız edici bir şey yapıyor. Güç karşısında ne kadar kolay büyülendiğimizi gösteriyor. Gürültülü liderleri “karizmatik”, sertliği “dirayet”, kibri “özgüven” sanmaya ne kadar yatkın olduğumuzu yüzümüze vuruyor. Belki de bu yüzden altı yüz yıl önce yazılmış bir kadın sesi hâlâ bugünün siyasetinden daha dikkatli geliyor kulağa. Çünkü o metinde iktidarı ele geçirmekten çok, insan kalabilmenin endişesi var.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Gannuşi’ye Ne Oldu? (3)

Ahmet Taşgetiren’in dikkat çektiği yer tam olarak burasıdır. Taşgetiren’e verilecek cevap, Gannuşi ile İmamoğlu’nun farklı insanlar olduğunu söylemekten ibaret...

Gannuşi’ye Ne Oldu? (2)

Said’in bu şekilde yükselişini ilk başta birçok insan demokrasiye yönelmiş bir tehdit olarak görmedi. Aksine mevcut sistemin üretemediği...

Gannuşi’ye Ne Oldu?

Raşid Gannuşi son yarım yüzyılda Arap dünyasında İslam ile demokrasi arasında bir uzlaşma zemini arayan en etkili düşünürlerden...

Bilge Karasu Ya Da Kendine Karşı Dürüst Olmanın Edebiyatı

Bilge Karasu şüphesiz Türk edebiyatındaki en sevdiğim yazarlardandır. Bu sebeple onun hem iç dünyamdaki hem de Türkçedeki yerini...

‘Butlan’ Gölgesinde Siyaset

Dünkü “mutlak butlan” kararıyla birlikte Türkiye siyaseti yine garip bir zaman kırılmasının içine girdi. Aylar önce yapılmış bir...

Kabil’in Kayıp Şarkıları

Fondan bir müzik yükseliyor; birkaç saniye sonra araya Ahmed Zahir’in sesi karışıyor. İnsanın içine aynı anda hem gurbeti...

Sadakatin Sessizliği: Osmanlı’dan Modern Bürokrasiye Bîzebânlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekliliğini açıklamak için kullanılan kavramların başında gelen “devlet aklı” çoğu zaman tarihsel bir bilgelik, dengeli yönetim...

Serra Pelada, Fordlândia, Soma: Sömürünün Değişmeyen Coğrafyası

Emeğin hikâyesi çoğu zaman kazananların dilinden kurulmuştur. Büyüme rakamlarının, üretim tablolarının ve kalkınma masallarının içinden konuşan bir sestir...

Türk Sinemasında Dindar Figürün Serüveni

İnanç, insanla birlikte varlık sahnesine çıkan en eski tecrübelerden biri olarak kabul edilir. Mağara duvarlarına çizilen ilk işaretlerden...

Menderes Dönemi İmar Faaliyetleri ve İstanbul’un Mekânsal Kırılması

İstanbul’da, 1956 yazında Aksaray’dan Topkapı’ya doğru uzanan hat boyunca iş makineleri ilerlerken yalnızca yeni bir yol açılmıyordu; şehrin...

Bakışın Coğrafyası: Floransa ile Bağdat Arasında Perspektif

Sanat tarihinin perspektife ilişkin yerleşik anlatıları kavramı çoğunlukla Rönesans Floransası’nda ortaya çıkan teknik bir yenilik olarak ele alır...

Orta Doğu’nun Bitmeyen Eksilişi: Kaabor, Rahbani, Fakhr…

“Orta Doğu” dediğimiz coğrafya, haritalarda çizilmiş sınırların ötesinde, her biri başka bir kırılmanın, başka bir müdahalenin ve çoğu...

Kendine Gelmenin Ahlakı: Atasoy Müftüoğlu’nun Açtığı Ufuk

Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy...

Şehrin Kaybı, Flanörün İmkânsızlığı

1859’da, Modernliğin henüz kendini adlandırmakta tereddüt ettiği eşikte Charles Baudelaire “Modern Yaşamın Ressamı” başlıklı, sanatın yönünü kökten değiştirecek...

Hikmet ile Mücadele Arasında: Garaudy ve Şeriati

Son zamanlarda Ali Şeriati hakkında sosyal medyada yeniden alevlenen bir tartışma var. Kimileri onu Müslüman gençliği modern ideolojilerin...

Liberal Düzenin Ahlaki Krizi

1990’larda gazeteci ve siyaset bilimci Fareed Zakaria siyaset literatürüne kısa sürede çok tartışılacak bir kavram kazandırdı: “illiberal demokrasi.” Zakaria’nın...

Düşünce Tarihinin Kırık Meleği: Walter Benjamin

Geçen hafta The New Yorker’da Anahid Nersessian’ın kaleme aldığı “What Walter Benjamin Knew” başlıklı yazıya rastladığımda, Walter Benjamin...

Kültürel Jeopolitik Gücün Sanat ve Hafıza Üzerinden Kuruluşu

Güç modern siyasal tahayyülde uzun süre askerî kapasite ve ekonomik hacim üzerinden ölçüldü. Devletlerin birbirini tarttığı zemin silah...

Zirveye Bakıp Yol Yapamamak: Mustafa Akkad ve Sonrası

Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç...

Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin...

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK… Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve...

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...