Edebiyat tarihinin en büyük isimlerinden Fyodor Mihayloviç Dostoyevski üzerine kaleme almakta olduğum yazı serisinin ilk bölümünde; Dostoyevski’nin ilk yıllarına odaklanmış, bir dâhiyi ortaya çıkaran kişisel koşullara değinerek portresini yazmıştım. İkinci yazıda ise Dostoyevski’nin kariyerindeki yükseliş ve düşüşler üzerinden ilerlemiş, üç kez sıfırdan başlayıp zirveye yükseldiği şartları kaleme almıştım.
Serinin bu üçüncü yazısında ise Dostoyevski’yi ortaya çıkaran iç ve dış toplumsal, politik ve kültürel atmosfere değinecek, kendisini “yaşadığı zamanın çocuğu” olarak gören bu büyük ismin, bizzat içinde yaşadığı ve etkisi altında kaldığı “zamanı” ele alacağım.
Avrupa’daki durum ve Rusya’yı etkileyen şartlar
Dostoyevski’nin yaşadığı dönem [1821-1881], Rusya’nın da bir parçası olduğu Avrupa’da büyük dönüşümlerin yaşandığı, kıtanın politik ve askerî sahada büyük savaşa doğru giden yollarının döşendiği bir vakte denk gelmektedir. Bu dönemde sadece siyasal sahnede değil, kültürel ve sosyolojik sahada da büyük değişim ve dönüşümler göze çarpmaktadır.
1789 Fransız Devrimi’nin açtığı yolda milliyetçiliklerin yükseldiği, sekülerleşme trendleri ve pozitivist görüşlerin toplumları derinden etkilediği bu yüzyıldaki temel dönüm noktalarını şu şekilde sıralayabiliriz:
Radikal demokratik ihtilaller olarak da nitelendirilebilecek, domino etkisiyle birbirini takip eden 1848 Devrimleri, 1789 Fransız Devrimi’nin açtığı yoldaki temel dönüşüm süreçlerinin başında gelmekteydi. Tüm Avrupa’yı (Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya başta olmak üzere) sarsan liberal ve işçi devrimleri dalgası, mutlakiyetçi krallıkların tahtlarını sarsmış ve o sıralarda Karl Marx’ın “Komünist Manifesto”yu yayımlamasıyla sosyalizm bütünlüklü bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştı. 1848 Devrimleri’nin imparatorluklar üzerindeki etkisi derin olurken, Rus Çarlığı da bunun istisnası değildi.
Bu atmosferin damga vurduğu dönemin genel bir değerlendirmesini yapan Dostoyevski’nin ilk dönem biyografistlerinden Yevgeni Solovyov; Dostoyevski’nin kafasında bir doktrin olmadığını veya bir doktrini benimsediğinin söylenemeyeceğini, ancak dönemin paranoyak ve baskıcı atmosferi ve etrafında gördüğü ezilen kitlelerin onda çaresizlikle birlikte kızgınlık yarattığını kaydeder. Dostoyevski’nin 1849’da sosyalist çevreye mensup Petraşevski Grubu’na katılımı nedeniyle idam mangasının önüne çıkarılması süreci de bu dönemde Çar’ın Avrupa’daki bu ihtilal yangınının Rusya’ya sıçramasını önleme arzusudur. Bu yönüyle Dostoyevski çok gönüllü ve ateşli bir sosyalist devrimci olmasa da, sonradan büyük bağlılık duyacağı hükümdarına gençlik yanılsamasıyla itaatsizlik eder görünmüş, Avrupa politikasının yarattığı küresel bir anti-sosyalist ve anti-liberal dalganın kurbanı olmuş gibidir.
Dönemin Rusya’sını ve Dostoyevski’yi asıl etkileyen çerçeve, Avrupa’daki vahşi kapitalizmle iç içe geçmiş olan Sanayi Devrimi ve altüst olan toplumsal dengelerdir kuşkusuz. Sanayi Devrimi’nin zirveye ulaştığı, Paris ve Londra gibi Avrupa şehirlerinin devasa birer endüstriyel komplekse dönüştüğü bu dönemde işçi sınıfının içinde yaşadığı korkunç sefalete eşlik eden, paranın tek kutsal değer haline gelmesi ve Hristiyan ahlakının çöküş sürecine girmesi dönemin şartlarını anlamak açısından kayda değerdir. 10’ar yıllık dalgalar halinde Batı Avrupa’dan Doğu Avrupa’ya doğru ilerleyen endüstrileşme dalgası, Rusya’yı da çok geçmeden etkisi altına alacak, Dostoyevski’nin 1860’ların başındaki Avrupa seyahatlerinde fark edip dehşete düştüğü bu toplumsal dönüşüm, çok geçmeden Rus toplumunu da pençeleri arasına alacaktır. Dostoyevski’nin özellikle son dönem eserlerinde bu dehşete dair çokça örnek bulmak mümkündür. Karamazov Kardeşler’in sefihliğe düşen karakterlerinin yanında, Raskolnikov’un cinayeti parayla rasyonalize etme çabası, sonradan vicdanının sesine uysa da materyal koşulların etkisinde bu cinayete yönelmesi, bu şok edici etkilerin romanlara akseden gölgeleri olarak görülebilir.
Dönemin Avrupa’sından başlayarak Rusya’yı ve Rus toplumunu da etkisi altına alan bir başka dinamik ise pozitivizm ve bilimsel determinizm olarak karşımıza çıkar ki bunun Nietzsche ile daha ziyade tecessüm eden yansıması ise “Tanrı’nın ölümü”dür. Bu yıllarda Auguste Comte’un Pozitivizmi ile Darwin’in “Türlerin Kökeni” başlıklı eseri ve Evrim nazariyesinin sürüklediği bilimsel materyalizm düşüncesi metafizik olan her şeyi tahtından indirmekle kalmadı; dinin toplumdaki yerinden Tanrı düşünesine kadar pek çok hâkim parametrenin de zeminini aşındırdı.
Dostoyevski ise özellikle ömrünün son dönemlerinde inançlı bir mümin olarak, bu hâkim paradigmaya karşı çıkacak, materyalizme de bilimsel determinizme de hem makalelerinde hem de romanlarında meydan okuyacaktı. “Suç ve Ceza”dan “Karamazov Kardeşler”e kadar pek çok abidevi eserinde giriştiği derinlemesine sorgulamalar, “Büyük Engizisyoncu”dan Staretz Zosima’ya kadar pek çok karakteri şerh ederken yaptığı sofistike açıklamalar aslında kendi bireysel sorgulamalarının ve dönemin hakim düşünce yapısına direnişinin de birer yansıması mahiyetindedir. Dostoyevski aslında Nietzsche’den de önce Avrupa nihilizminin nereye gideceğini görmüş gibidir; bilhassa Ivan Karamazov’un sorgulamalarının ve Zosima’nın vaazlarının alt metninde kendini gösteren kesif dindarane bakış, yaklaşan bir çöküşe karşı uyarı niteliğindedir. Bu noktada Dostoyevski’nin, dönemin bir başka Rus mümini Tolstoy’la benzeşip kesiştiğini söylemek mümkündür.
Jeopolitik denklem, Napolyon ve Osmanlı’yla savaşlar
Yine bu dönemde iki realiteyi özellikle zikretmek gerekir ki sözkonusu 19. yüzyıla Rus toplumu açısından damgasını vurduğunu söylemek mümkündür. Bunların ilki 1812’de Napolyon’un Rusya işgalinin yarattığı travma, diğeri ise 19. yüzyıldaki uzun Osmanlı-Rus savaşları olarak karşımıza çıkar.
1821 Moskova doğumlu olan Dostoyevski’nin çocukluğu ve gençliği, ülkesinin Napolyon’un bu büyük emperyalist işgaline direndiği bu kahramanlık iklimine denk gelmiş, dönemin kültür hayatından edebiyatına kadar pek çok alana yansıyan Napolyon karşıtlığı ve epik kahramanlık öyküleri, Rus toplumunu birleştiren bir unsur olarak ön plana çıkmıştı. Tolstoy’un meşhur “Savaş ve Barış” romanına da ilham veren bu büyük direniş ve Napolyon imgesi aslen bir subay olan Dostoyevski’de de karşılık bulur. Rusya, Napolyon’u askerî bir dehayla değil, halkın topyekûn direnişi, çetin kış şartları (“General Kış”) ve gerekirse her şeyi feda etme (Moskova’yı ateşe verme dâhil) iradesiyle yenebilmişti.
Dostoyevski bu zaferi, rasyonel Batı aklına (Napolyon’un askerî kampanyası) karşı rasyonel olmayan ama mistik bir güce sahip Rus kolektif ruhunun ve ortak inancın zaferi olarak yorumlar. Raskolnikov ise kendi sorgulamalarında açıkça şunu sorar: “Napolyon inlerce insanı öldürürken vicdan azabı çekti mi? Hayır, çünkü o, yasanın üstündeydi.” Hatta bu hal sadece Raskolnikov’la da sınırlı kalmaz; Stefan Zweig’ın deyimiyle, “Kahramanlarının hepsi doyumsuzdur, her biri bir dünya fatihi, bir devrimci, bir anarşist ve aynı zamanda tirandır. Hepsinde bir Napolyon mizacı ve Napolyonvari bir çılgınlık vardır.”
Dostoyevski’de zaman zaman kesif bir Pan-Slavist ve Pan-Ortodoks damar kendini hissettirir, hatta Fyodor Mihayloviç zaman zaman doğrudan metne girip karakterlerin ağzından kendi tiratlarını okuyucuya zerk eder. Bunun kaynağı nedir? Şüphesiz 19. yüzyılda Rus milliyetçiliği ve Ortodoks yayılma planlarının “öteki”si olan Osmanlı/Türk kimliği ve bu yüzyıla damgasını vuran Osmanlı-Rus savaşlarıdır.
Rusya’nın Osmanlı’ya saldırmasıyla başlayan Kırım Savaşı’nda (1853-1856) İngiltere ve Fransa (Batı Dünyası), bir Müslüman imparatorluğun yanında saf tutarak Rusya’ya karşı savaşmış, bu durum da Rus aydınlarda “Batı tarafından ihanete uğrama” travmasını tetiklemişti; nitekim bu atmosfer Avrupa’dan gelen tüm etkilere kuşkuyla yaklaşan Rus entelijansiyasının zihinsel kodlarını şekillendiren bir çerçeve oluşturmuştu. O abidevi “Büyük Engizisyoncu” bölümünde Katolik Kilisesi’nin Hz. İsa Mesih’e ihanet ettiği temasının sert argümanlarla işlenmesi tam olarak bu atmosferin ürünüdür. Dostoyevski’nin buna yanıtı ise Staretz Zosima ve onun yanındaki köylü –ve eğitimsiz ama halk adamı- rahip Amfim’dir; Batı’nın materyalizmiyle kirlenmemiş olan saf Rus köylüsünde ve Doğu Ortodoksluğunda İsa Mesih’e layık bir ümmet arayışındadır Dostoyevski.
Dostoyevski’nin olgunluk dönemine, özellikle de hayatının son yıllarına damgasını vuran gelişme ise, ölümünden birkaç sene önce yaşanan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’dır (93 Harbi). Bilhassa bu yıllara ait “Bir Yazarın Günlüğü” tefrikasında adeta bir savaş çığırtkanı olarak karşımıza çıkar Büyük Usta. Dostoyevski’nin Pan-Slavist perspektifine göre; Osmanlı İmparatorluğu’na tabi olarak yaşayan Balkan Slavlarının (Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve diğerleri) maruz kaldığı baskılar Rusya’ya tarihi ve ilahi bir misyon yüklemektedir. Rusya sadece toprak kazanmak için değil, aynı zamanda Slavlık ve Ortodoksluğun koruyucusu olarak da harekete geçmelidir. Bu aynı zamanda toplumsal düzeyde bir ahlaki temizlenmenin de yolu olarak karşımıza çıkar.
Dostoyevski’nin öfkesi burada da sona ermez; Rusya’nın önünde eğilmeyen kim varsa düşmandır, Deccal’dır; ona savaş açılmalıdır! Tiz savaş boruları çalmaktadır Fyodor Mihayloviç. Avusturya ayaklar altında ezilmelidir. İstanbul mu? Oradaki Ayasofya’nın hilali kopartılmalıdır (Zweig, s. 206). Türklerin elinden alınıp yeniden Ortodoksluğun merkezi haline getirilmesi gereken İstanbul’un, tarihsel ve teolojik önemi itibariyle Dostoyevski’de bir saplantıya dönüşmesi bu açıdan dikkat çekicidir.
Ve “serflik” meselesi
19. yüzyılda Rus toplumunu derinden etkileyen bir başka iç dinamik ise yüzyıllardır toplumu tesiri altına alan ve toplumsal düzeni derinden etkileyen serflik sistemiydi. Rusya’da asırlarca süren ve köylüleri toprağa bağlayan bu kölelik sistemi 1861’de bir günde 20 milyondan fazla serfi “özgür” bıraktı, ancak bu özgürlük, içi boş ve temeli olmayan bir özgürlüktü; neticede de toplumsal huzur getirmek yerine çok daha derin bir istikrarsızlık ve sefalet getirdi. Güya özgürlüğüne kavuşan milyonlarca eski serf, iş bulabilmek umuduyla St. Petersburg ve Moskova gibi büyük şehirlere akın ederken, bu durum kentlerde ani bir nüfus patlamasına, gettolaşmaya, fuhuşa, alkolizme ve korkunç bir sefalete yol açtı.
“Suç ve Ceza”yı bu reformdan beş sene sonra yazan Dostoyevski, serfliğin kaldırılmasıyla büyük şehirlere yığılan bu kitleleri Petersburg’un o karamsar atmosferinde, suç ve yoksullukla birlikte tasvir eder. Feodalizmin çöküşü, vahşi kapitalizmin toplumu çarkları arasına alarak ezmesi, serfliğin kaldırılmasıyla ortaya çıkan ortamın genel çerçevesine rengini verir. Dostoyevski’nin de vurguladığı üzere; gelenekle bağların çözülmesi ve serfliğin bu şekilde hazırlıksız ve bir anda kaldırılması, Rus insanını özgürleştirmekten ziyade, onu paranın kölesi haline getirmiş durumdadır.
***
Peki “Suç ve Ceza” nasıl bir romandı, tüm edebiyat tarihinin en önemli birkaç romanından biri olan bu abidevi metin insan ruhundaki hangi dehlizlere ışık tutmaktaydı?
Bir sonraki yazıda bu büyük metni daha yakından incelemeyi ve Raskolnikov’la Razumihin’in satır aralarından Dostoyevski’ye bakmaya gayret edeceğim.
Kaynakça
- Dostoyevski’nin yaşadığı 19. yüzyılda (bilhassa 1789-1914 yılları arasında), Avrupa’da din, mukaddes değerler, milliyetçilikler, bilimsel anlayış, kültür, sanat, etik, estetik vd alanlarda yaşanan büyük dönüşümlere panoramik bir bakış için, bu sene içinde çevirdiğim ve yakında Türkçesi de yayımlanacak olan bu serinin 5. cildine bakılabilir: Peter T. Struck & Sophia Rosenfeld (Ed.). (2022). A Cultural History of Ideas (Cilt 1-6). Bloomsbury Academic.
- Yevgeni Solovyov (1891), Dostoyevski & Bir Rus Dâhinin Entelektüel Portresi, (Çev. Şefika Hüseyin), Ankara: Paspartu Yayınları, 2024.
- Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1866), Suç ve Ceza, (çev. Hasan Âli Ediz), İstanbul: Yordam Kitap, s. 523.
- Stefan Zweig (1919), Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, (çev. Nafer Ermiş), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (10. baskı, 2011), s. 58, 142.
- Robert Bird (2021). Fyodor Dostoyevski, (çev. Elif Ersavcı), İstanbul: Runik Kitap; s. 180-181.

