1980’lerde İran ve Irak savaşı sekiz yıl sürdü. Savaş boyunca birbirlerinin petrol tankerlerine saldırdılar. O dönemde adeta bir “tankerler savaşı” da yaşandı. Ancak Hürmüz’de deniz trafiği aksamadı. Amerika Birleşik Devletleri ticari gemilere refakat ediyor, mayın temizleme operasyonları sürdürüyordu. Fransız, İngiliz ve Sovyet donanmaları da bölgedeydi.
***
Ama artık durum çok farklı… Drone’lar savaş biçimini değiştirdi. Örneğin, Avrupa ve Amerikan donanması, 2023’te İran destekli küçük bir isyancı grubunun sadece birkaç insansız hava aracı ve roketatar kullanarak gemilere saldırmasından bu yana, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’nı güvence altına alamadı. İsyancılar o zamandan beri dört gemiyi batırdılar ve yüzlerce gemiyi daha uzun ve daha pahalı olan bir yolu seçip Afrika’nın alt tarafından dolaşarak Ümit Burnu’ndan geçmeye zorladılar.
***
En son olarak da donanması büyük ölçüde yok edilmiş İran, savaşı deniz cephesine kaydırarak, Washington’a geri adım attırmayı başardı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına alması, Amerika’nın denizlerdeki hegemonyasının da sonunu getirmiş gözüküyor. Hürmüz Boğazı krizi sadece küresel ticaretin kırılganlığını göstermekle kalmadı, dünya denizlerindeki seyrüsefer özgürlüğünün de topallamaya başladığını gösterdi. Denizlerin güvenliğinin parçalanması, daha az güvenli ve daha militarize bir denizcilik alanının ortaya çıkışı, ticari gemi taşımacılığının risklerini ve dolayısıyla maliyetlerini artırıyor.
***
Aynı zamanda, şaşırtıcı sayıda gemi uluslararası denizcilik hukukunun sınırları dışında faaliyet gösteriyor. Petrol tankerlerinin yaklaşık beşte birinin sahte kimliklerle denizlerde seyrettiği ve yaptırımlardan kaçınma konusunda uzmanlaşmış, kimliği belirli olmayan sahiplere ait gemilerden oluşan hayalet filolara ait olduğu söyleniyor.
***
Çin donanmasının yükselişi nedeniyle de ABD artık denizlerin tek “polisi” değil. Hatta kimi gözlemciler Trump’ın seyrüsefer özgürlüğünü sağlamanın maliyetini, küreselleşmeden elde ettikleri faydalara kıyasla çok yüksek bulmuş olabileceğini bile söylemekte…
Halbuki Seyrüsefer Özgürlüğü insanlığın çok uzun yollardan gelerek ancak 1982 yılında çözebildiği bir temel mesele. 1982 yılındaki Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, kökeni 17. yüzyıla uzanan eski “denizlerin serbestliği” kavramının yerini aldı.
***
“Denizlerin serbestliği” anlayışına göre ulusal haklar, bir devletin kıyılarından itibaren uzanan belirli bir su kuşağıyla sınırlıymış. Hollandalı hukukçu Cornelius van Bynkershoek tarafından geliştirilen “top atışı” kuralına göre bu kuşak genellikle 3 deniz mili olarak kabul edilmekteymiş. Ulusal sınırların ötesindeki tüm sular uluslararası sular sayılırmış. Buna göre uluslararası sular, Hugo Grotius’un ileri sürdüğü “mare liberum” (denizlerin serbestliği) ilkesine uygun olarak tüm devletlerin kullanımına açık, ancak hiçbirine ait olmayan sular olarak kabul edilmiş.
***
17. yüzyılın başlarında bazı devletler, maden kaynaklarını değerlendirmek, balık stoklarını korumak ve kirlilik denetimlerini uygulayabilmek amacıyla ulusal sularını genişletme arzusunu dile getirmişler. Milletler Cemiyeti 1930’da Lahey’de bir konferans toplamış ancak herhangi bir anlaşmaya varılamamış. Bir devletin doğal kaynaklarını koruma hakkına ilişkin teamül hukuku ilkesine dayanarak Harry S. Truman, 1945’te Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolünü kıta sahanlığındaki tüm doğal kaynakları kapsayacak şekilde genişletmiş. Diğer devletler de kısa sürede bunu izlemiş.
1946 ile 1950 yılları arasında Şili, Peru ve Ekvador, Humboldt Akıntısı balıkçılık sahalarını kapsamak üzere haklarını 200 deniz miline kadar genişletmişler. Diğer devletler de karasularını 12 deniz miline çıkarmışlar. 1967 yılına gelindiğinde yalnızca 25 devlet hala eski “3 deniz mili” sınırını kullanırken, 66 devlet 12 deniz milini karasularının sınırı olarak belirlemiş ve sekiz devlet de 200 deniz milini sınır kabul etmiş.
***
Deniz Hukuku Sözleşmesi veya Deniz Hukuku Antlaşması ise 10 Aralık 1982 tarihinde Jamaika’nın Montego Bay kentinde imzalanmış. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi -UNCLOS-, tüm denizler ve denizcilik faaliyetleri için hukuki bir çerçeve oluşturan uluslararası bir antlaşma. Seyrüsefer özgürlüğü “Okyanusların Anayasası” olarak da kabul ediliyor. Sözleşmenin kesin kuralları, 1973–1982 yılları arasında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Üçüncü Konferansı’nda -UNCLOS III- belirlenmiş. UNCLOS, Guyana’nın antlaşmayı onaylayan 60. ülke olmasından bir yıl sonra, 1994’te, gerekli olan 60 ülkelik onay kotasının uluslararası düzeyde tamamlanmasıyla resmen yürürlüğe girmiş.
***
Ekim 2024 itibarıyla Antlaşmaya 169 egemen devlet ve Avrupa Birliği taraf olmuş durumda.
Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkeler bu anlaşmaya imza atmamış. Buna karşın bu ülkeler dışında bulunan ülkeler bu sözleşmenin imzacısı ve tarafı olmuşlar. Sözleşmeye taraf devletlerin toplantılarına ise Birleşmiş Milletler destek sağlıyor. Buna karşılık, Birleşmiş Milletler Sekretaryası’nın sözleşmenin uygulanmasında doğrudan bir operasyonel rolü yok. Belki biraz da bu nedenle denizlerdeki seyrüsefer özgürlüğü daha da kırılganlaşıyor.
***
17. yüzyılın kırılganlıkları denizleri de mi sarıyor? 17. yüzyıldan 1982 Antlaşmasına… Hürmüz’den Seyrüsefer Özgürlüğüne… “Üç tarafı denizlerle çevrili” Türkiye’nin hiç ilgilenmediği konular bunlar… Tamamen kendi içimize kapanmış bir halde dünyadan kopuk yaşıyoruz gibi görünüyor.

